Ana Sayfa 1998-2012 Müzakere mi, mütareke mi?

Müzakere mi, mütareke mi?

- Reklam -

TÜRK hükûmetleri, kimi sivil toplum örgütleri ve kamuoyunun büyük gayretleri sonucunda 17 Aralık 2004 tarihindeki zirvede Avrupa Birliği, Türkiye ile giriş müzakerelerini başlatma kararı aldı. Sonuçtan herkes memnun görünüyor. Her yerde bir donanma, bir şenlik.. Konvoylarla, Kızılay’da mitinglerle ülkede tüm katmanlara yayılan bir bayram havası.. Böylesi hayatî kararlar için çok erken girilen bu iyimserlik havası, bize 30 Ekim 1918 sonrasını hatırlattı..

Büyük harbin sonuna gelinmiştir.. Savaşı sürdüremeyeceğimiz anlaşılınca 8 Ekim 1918’de istifa eden Talat Paşa Hükûmeti yerine kurulan Ahmet İzzet Paşa Hükûmeti’nin ilk icraatı mütarekeyi temin etmek olmuştur. Mütarekeyi imzalamak görevi Hüseyin Rauf Bey’e (Orbay) verilir. Müttefikler adına Mütarekeyi imzalamak için İngiliz Akdeniz filosu Başkomutanı Sir Arthur Calthrope seçilmiştir. Türk heyeti, 26 Ekim 1918 gecesi Limni adasının Mondros limanına ulaşır. İngiliz Amiral, Rauf Bey ile birlikte Türk heyetini düşman gibi değil saygın birer konuk gibi ağırlar.

Görüşmeler, ertesi gün başlar. Bu sürede centilmenliğini sürdüren İngiliz amiral, 24 maddelik bir anlaşma taslağı sunar. İngilizler ilk dört maddeyle yetinebileceklerdir. Ancak Türk heyeti bunu kestiremez. Türk heyetinin endişeleri daha çok Yunan emelleri ile ilgilidir. Bunlar da bir takım sözlü güvencelerle giderilir. Amiral Calthrope’un taslağı pek az değişiklikle kabul edilir.

- Reklam -

19 Aralık 2004’teki görüşmelerde İsveç Başbakanı Persson’un “Bizim gönlümüzdeki, Türkiye’ye herhangi bir şart koymadan, bir üyeliğin müzakere edilmesiydi. Fakat Türkiye fazla direnmedi. Biz olsaydık bu şartlı üyelik konusunu kabul etmezdik” sözleri Mondros’la bir başka benzerliği oluşturuyor.

30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi imzalanır. Mütareke, devletler hukukuna göre kesin barış antlaşması yapılıncaya kadar yürürlükte olabilecek bir belgedir.

Kesin durum ise, barış antlaşmasının imzalanması ve taraflarca onaylanmasından sonra yürürlüğe girer. Halbuki Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından hemen sonra İtilâf Devletleri, barış anlaşmasını beklemeye gerek görmeden derhal topraklarımızı işgale başlamışlardır. Mütareke maddeleri hem çok ağır hem de muğlak hükümler içermektedir. Özellikle 7. ve 24. maddeler İtilâf Devletlerinin Anadolu’da istedikleri yerleri kolayca işgal etmelerine zemin hazırlamaktaydı. Diğer taraftan mütarekenin İngilizce metninde Erzurum, Sivas, Elazığ, Van, Bitlis ve Diyarbakır, The six Armenian Vilayets (Altı Ermeni Vilâyeti), olarak tanımlanıyordu ki buralarda bir karışıklık durumunda işgal hakkı doğacaktı.

Çok ağır hükümleri içeren bu maddelere Türk heyetinin haklı itirazlarına karşı İngiliz Amirali Sir Arthur Calthrope kendilerinde gizli kalması istenen bir mektup vererek hükûmetinden bu mütarekenin ağır şartlarının uygulanmamasında aracı olacağını yazmıştır. Ancak zaman bunu doğrulamamış, mütarekenin ağır şartları yürürlüğe girmiştir.

- Reklam -

İmparatorluğumuzun ve milletimizin kaderini emperyalistlerin “iyi niyetine” teslim etmiştik… Mütarekenin ne olduğunu kavrayan tek kişi Atatürk’tür. Haklı şikâyetlerini ve uyarılarını hükûmetin başına iletir. . Endişeleri haklı çıkar. Bu mütareke, ilerde yapılacak Sevr Antlaşması’nın ön hazırlığıdır. Sevr ise Türk’ün ölüm fermanıdır.

Ancak, Türk heyetinde ve Türk kamuoyunda bugün olduğu gibi, şaşırtıcı ve aşırı bir iyimserlik ve memnuniyet vardır. İngiltere’nin Türkiye’yi feda edemeyeceği, İngiltere’de bir Türk düşmanlığının bulunmadığı, hemen herkes tarafından paylaşılır. Rauf Bey, büyük bir başarı kazanmış gibi Mondros’tan döner. 2 Kasım 1918 tarihli Tasvir-i Efkâr ve Yenigün gibi gazetelerden anlaşılacağı üzere basına Mondrosu’ bir zafer olarak sunar.

“Mütarekeyi imzalamak göreviyle, İstanbul’dan yola çıkarken bugünkü gibi övünç ve sevinçle döneceğimi hiç aklımdan geçirmiyordum. İmzaladığımız mütareke sonucunda devletimizin bağımsızlığı, saltanatın hakları tamamen kurtarılmıştır. Bu mütareke yenen ile yenilen arasında imzalanmış olan bir mütareke değil, belki savaş durumundan çıkmak isteyen iki denk kuvvet arasında imzalanabilecek, çatışmalara son veren bir belge niteliğindedir.

Sizi temin ederim ki, İstanbul’umuza tek bir düşman askeri çıkmayacaktır…Adana, eskiden olduğu gibi Osmanlı yönetiminde kalacaktır. Batum ve Kars da şimdilik boşaltılmayacaktır. Size tekrar ediyorum ki, İngilizler bize olağanüstü bir iyi niyet gösterdiler. O kadar ki, askerimizin ne kadarını terhis etmemiz gerektiğini saptamak hakkını bize bırakmışlardır. Evet, yaptığımız mütareke umudumuzun üzerindedir. Devletin bağımsızlığı, saltanatın hakları ve milletin onuru tamamen kurtarılmıştır…”

Bu iyimserlik, o zamanın Türkiye’sinde her kesimde paylaşılır. Mondros mütarekesi Türk kamuoyuna büyük bir başarı olarak tanıtılır. Osmanlı Meclisi, mütareke anlaşmasını oybirliği ile onaylar. Hattâ, Osmanlı P.T.T’si bu sözde zaferi ebedîleştirmek istercesine mütareke için anma pulları çıkartır. (Bilâl N. Şimşir, Malta Sürgünleri, Milliyet Yay., İstanbul, 1976, s. 18-19.)

Ancak, bu mutluluk fazla uzun sürmez. Nitekim çok geçmeden Mondros’un imzasından sekiz gün sonra 7 Kasım 1918’de önce Amiral Calthorpe, “Hükûmetimden emir aldığımdan, Yunan gemilerinin İstanbul’a gelmesini engelleyemeyeceğim” der, ardından 13 Kasım 1918 günü 22 İngiliz, 17 İtalyan, 12 Fransız, ve 4 Yunan gemisinden oluşan 55 parçalık bir düşman donanması, daha önce geçemedikleri Çanakkale Boğazı’ndan girip Dolmabahçe önünde demirler. Hepsinden ilginci, Yunan gemilerinin başında Balkan savaşlarında Yunan millî ruhunun temsilcisi olan ve bizim Hamidiye Zırhlısı’nın karşılığı denecek Averof Zırhlısı’nın bulunmasıdır. O sembolik bir seçimdir. Bu işte kimin kazanıp kimin kaybettiğini kafalara ve tarihe kazımak için sembol bir seçimdir. Tarihe düşülen bir derkenardır.

Bundan sonra Hamidiye kahramanı Rauf Bey, Atatürk’ün yanından ayrılmaz. Sivas ve Erzurum kongrelerinin ikinci adamıdır. Misak-ı Millî’nin çıkarılmasında büyük gayretleri olur.

Ardından İstanbul azınlıkların coşkun alkışları altında işgal edilir. Sonrası herkesçe malûm. Tutuklamalar, sürgünler, Bekirağa Bölükleri, Malta Sürgünleri v.s. Daha sonrası bitmiş bir milletin yoktan destansı varoluş mücadelesi. Emperyalistlerin oyununun bozularak, Sevr’in Gazi tarafından çöpe atılışı. Ve nihayet millî devletimizin kuruluşu.

Ortalığın toz duman olduğu, kazananla kaybedenin birbirine karıştığı dönemlerde, biz semboller yoluyla yolumuzu bulabiliriz. Belki abarttığımız düşünülebilir. O zaman, Fransız işgal kuvvetleri komutanı General Franchet d’Espérey’in neden Fatih’i taklit ederek beyaz bir at üzerinde İstanbul’a girdiğini sormak gerekir. Ya da, Mondros Mütarekesi’nin imzalandığı zırhlının neden Truva savaşlarına gönderme yapan Agamemnon adını taşıdığını da sormalıyız belki. Yine sinema tarihimiz bakımından da büyük bir öneme sahip olan Ayastefanos anıtını neden yerle bir ettiğimizi hatırlatmamız lâzım.

Bir başka dikkat çekici sembol hikâyesi de 1940 Haziranında Hitler’in Fransa’yla Compiegne Ormanı’nda yürüttüğü teslim görüşmelerinde yaşanır. Bu orman Alman İmparatorluğu’nun 1918’de Fransa’ya ve müttefiklere teslim olduğu yerdi. Ayrıca Hitler, o mütarekenin imzalandığı vagonu sergilendiği müzenin duvarlarını yıktırarak çıkartmış, yeni mütarekeyi ilkindeki galip Fransız Mareşal Foch’un oturduğu koltuğa oturarak imzalatmıştı. Ayrıca ilk mütarekeyi sembolize eden anıtı da havaya uçurtmayı ihmal etmemişti. Bu kez galip safında Almanya oturuyordu. Böyle olurdu ağaların düğünü.

Şimdi siz gelin Türk Başbakanı ve Dışişleri Bakanı’nın Avrupa Birliği anayasasına Cumhuriyetimizin kuruluş gününe denk gelen 29 Ekim 2004 tarihinde Türk düşmanı Papa X. İnnocenzio’nun heykeli önünde imzalanmasının yüzlerce yıl sonra tarihçiler için nasıl bir derkenar olabileceğine düşünün.

Avrupa Birliği müzakerelerini Atatürk’ün çağdaşlaşma hedefiyle tevil etmeye çalışanlar Atatürk ideallerini ya anlamamışlar ya da bilinçli olarak çarpıtmaktadırlar. Atatürkçülük, millîci bir kalkınma ve çağdaşlaşmayı öngörüyordu. Oysa, 1939 İngiliz ittifakı ile başlayan ve 1963 Ankara Antlaşması ile perçinlenen yeni dönemde millîci kalkınma ve çağdaşlaşma anlayışından enternasyonalist kalkınma ve Batılılaşma anlayışına dönülmüştür.

Bu konuda bir tarihçinin daha 1970’lerde Türkiye’nin geleceği için kaçınılmaz bir yazgı olarak tarif ettiği öngörü nasıl da bugünlerle örtüşüyor; “Türk işçileri Avrupa yolunu tutarken, yakın bir gelecekte Avrupalı işadamları ve Levantenler yeniden kıyı şehirlerimizi dolduracaklar, Tanzimatçı Âli Paşa’nın projesi günümüzün koşullarında gerçekleşebilecektir. Avrupa’nın ikinci sınıf saydığı sanayi ile Avrupa insanını dinlendirme ve eğlendirme sanayii ülkemizde kurulacaktır. Enternasyonalist sermayenin çok milletli şirketlerinin plânlarına göre ekonomi gelişecektir. Türkiye, Avrupa’nın bir parçası olacak, fakat Avrupa’yla eşit olamayacaktır. Bağımsızlığın yerini uyduluk alacaktır”. (Doğan Avcıoğlu, Millî Kurtuluş Tarihi, Cilt I, İstanbul, 1974, s. XV.)

AB müzakereleri sürecinin bizi götüreceği yönün ne olduğuna bakarak, yazımızın başlığında sorduğumuz Mütareke mi? Müzakere mi? sorusuna bir cevap bulabiliriz.

Bu süreçte daha önce savaş nedeni saydığımız, ve Yunanistan’la aramızda seksen yıldır devam eden Ege sorununun çözümünde uluslararası bir mahkemenin kararını kabul edeceğiz. Karar belli. Büyük olasılıkla, Yunanistan Ege’nin tam hâkimi olacak. Artık kendi adalarımıza bile Yunan karasularından geçerek gidebileceğiz.

Müzakerelerin başlaması beklenen 3 Ekim 2005 tarihine kadar Kıbrıs sorununu çözeceğiz. Çözüm muhtemelen Annan Planı’ndan da kötü olacak. Çünkü, Kıbrıs sorunu çözülmezse, müzakereler başlamayacak. Şekli ne olursa olsun, Almanya’nın dediği gibi “de facto” olarak Güney Kıbrıs Rum’unu tanıdık. Ek protokol TBMM’den geçer geçmez, bu gerçekleşecek. Gümrük Birliği uygulaması içine Güney Kıbrıs da alınacak. Artık, Güney Kıbrıs bize gümrüksüz olarak istediği malı satacak.

Ankara Anlaşması’nın 10 yeni ülkeye uyarlanmasının anlamı Güney Kıbrıs’ın Gümrük Birliği yolu ile dolaylı olarak tanınmasıdır. Bu durumda KKTC fiilen sona erecek demektir. Her ne kadar liderler “bu tanıma demek değildir” diyorlarsa da Türkiye Kıbrıs konusunda elinde olan kozları kaybetti demektir.

Yazılı parafe yerine sözlü taahhütte bulunmanın Kıbrıs’ın tanınması anlamına gelmediği ileriye sürülüyor. Fakat, toplum önünde yapılan sözlü açıklamaların canlı yayın kayıtları arşivlenmiyor mu? Bunun yazılı garantiden bir farkı yoktur. Zira sıradan bir ticaret ilişkisinde bile söz senettir.

Müzakerelerin bitip bitmeyeceği belli değil. Müzakerelerin başarısız olduğu anlaşılırsa, Türkiye’nin talebiyle bize özel statü verilecek. Bu durumda, Türkiye üye yapılmayacak, Avrupa Birliği kurumlarına kuvvetli bir bağla bağlanacak. Avrupa Birliği üyelerinin üçte birinin teklifiyle müzakerelerin dondurulması gündeme gelebilecek.

Türkiye’nin üyeliği, özellikle Türkiye karşıtlığı en yüksek olan Fransa ve Avusturya halklarının oyuyla belirlenecek. Bizim muhatabımız hükûmetler yerine halklar olacak, onların ipe sapa gelmez yargılarıyla boğuşacağız. Bizi almamak için en son çare olarak bu yol kullanılacak.

Türkiye, sözde Ermeni iddialarını üye olmadan önce bir biçimde kabul etmek zorunda kalacak. Bu durum kriter değil belki ama Fransa bunu, kamuoyunun ikna edilmesi adına mutlaka isteyecektir.

Kalıcı deregasyonlar gerektiğinde serbest dolaşım hakkı, yapısal ve tarım politikaları ile ilgili uygulamalarda istisnalara gidilebileceği şeklinde değişti. Yani, serbest dolaşım ve tarım konularına gerekirse sınırlama getirilebilecek. Böyle bir ortaklıkta Türkler resmen ikinci sınıf vatandaş olacaklar.

Müzakereler en az 2014 yılına kadar sürecek. Asgari 10 yıl tam üyelik söz konusu olmayacak. Beklenen süre ise 15 yıl. AB Türkiye’de ciddi ihlâller olması halinde müzakerelerin askıya alınabileceği ve ucu açık olacağını açıkladı.

Müzakerelerden çıkacak sonuç bütünüyle budur. Yani bağımsızlık yerine uyduluk.. Türkiye’yi üyelik yerine Avrupa kurumlarına sıkı sıkıya bağlayacak olan süreç, özel statüden başka bir şey olmayacaktır.

İmzalanışı, yaratılan iyimserlik havası ve millî devletimizin ve milletimizin kaderinin emperyalistlerin iyi niyetine bırakılması bakımından Mondros’a benzeyen bu AB müzakereleri, Mondros gibi muğlak hükümleri içermektedir. Mondros’u imzalayanların en azından mazeretleri vardı. Onlar, büyük bir cihan harbinden yenik çıkmışlardı. Şimdi sormak hakkımız değil mi? Biz yoksa bir savaş mı kaybettik?

 

- Reklam -

Son Yayınlananlar

- Reklam -