Ana Sayfa 1998-2012 Atsız’ı Etkileyen Şahsiyetler Ziya Gökalp ve Atsız(1)

Atsız’ı Etkileyen Şahsiyetler Ziya Gökalp ve Atsız(1)

Atsız, İstanbul’da doğmuş, yaşamış ve yine burada vefat etmiştir. Malatya ve Edirne’deki kısa görev süreleri dışında bütün hayatı bu şehirde geçmiştir. Eğitimini burada tamamlamış, mesleğini burada sürdürmüş, burada hapis yatmıştır. Hayat macerası sırasında da birçok kimseyle tanışmış, bunlardan bazılarıyla uzun süreli dostluklar kurmuştur. Sosyal ilişki sahibi her insan gibi, etkisi altında kaldığı şahsiyetler de olmuştur. Bu şahsiyetlerin başında Ziya Gökalp gelir.

- Reklam -

Ziya Gökalp, Atsız’ın aksine, hayatının büyük bölümünü İstanbul dışında geçirmiştir. Diyarbakır’da doğmuş, orada okumuş, mesleğe orada atılmıştır. İttihad ve Terakki delegesi olarak Selanik’e gidişinden sonra, Yunanlılarça işgaline kadar bu şehirde kalmış, sonra İstanbul’a gelerek Mütareke dönemine kadar burada faaliyet göstermiştir. Malta sürgünü, tekrar Diyarbakır’a dönüş ve Ankara’da Telif ve Tercüme Heyeti reisliği, onun bir daha İstanbul’a uzun süreli dönmesine imkân vermemiştir. Denilebilir ki, Ziya Gökalp’ın İstanbul’daki hayatı altı yıl kadar ancak sürmüştür.

Bununla beraber, Ziya Gökalp’ın en etkili olduğu dönem İstanbul’da yaşadığı yıllardır. İlmî makalelerini, birçok şiirini bu sırada kaleme almıştır. Türk Ocağı çevresindeki konuşmalarıyla, Türk Yurdu dergisindeki yazılarıyla tanınmış ve sevilmiştir. Ayrıca, iktidarda bulunan İttihad ve Terakki Fırkası’ndaki nüfuzu ile devletin millî politikasına yön vermeyi başarmıştır.

Ziya Gökalp’ın Türk Ocağı’ndaki konferans ve sohbetlerini çok kimse heyecanla takip ederdi. Henüz ortaokul çağında bulunan Atsız’ın bu sohbet ve konferanslara katıldığına dair bir bilgiye sahip değiliz. Ancak Ziya Gökalp’ın etkisi artık Türk Ocağı salonlarının dışına taşmış, özellikle “Turan” şiiri genç aydın ları kamçılamıştı. Atsız’ın çok erken yaşta bu tesirlerle karşılaştığını söyleyebiliriz. Daha sonra “Türkleşmek İslamlaşmak Muasırlaşmak” ve “Türkçülüğün Esasları” kitapları da yayınlanınca Türkçülük daha geniş kesimler tarafından benimsenmişti. Ziya Gökalp’ın erken yaşta ve beklenmedik bir zamanda ölümü, bu sebeple derin bir üzüntüye sebep olmuştu. Atsız, o dönemde Askerî Tıbbiye öğrencisiydi. O da Ziya Gökalp’ın cenaze merasimine katılmıştı. Bu hareketi, ondaki Gökalp sevgisinin bir işareti sayılabilir.

Ziya Gökalp ve Atsız, yirminci yüzyıl Türkiye Türkçülüğünün iki büyük şahsiyetidir. Türkçülük, başlangıçta Ziya Gökalp’ın görüşlerine göre şekillenip sistemleşmiş, 1930’ların ortalarından sonra da Atsız’ın fikirleri Türkçülük hareketine büyük ölçüde yön vermiştir. Atsız, Ziya Gökalp’tan etkilenmekle birlikte ondan farklı bazı görüşleri de geliştirmiştir.

Ziya Gökalp, ileri gelen bütün Türkçüler gibi Türkoloji ile de meşgul olmuştur. Türk tarihi, dili ve medeniyeti üzerinde çalışmış, eserler vermiştir. Fakat, akademik eğilimi sosyoloji üzerinedir. Yabancı dil bilgisi sayesinde Batılı filozofların, sosyologların, özellikle Durkheim’ın eserlerini incelemiştir. İstanbul Darülfünûnu’nda İçtimaiyat (sosyoloji) kürsüsünü kurmuş, bu kürsünün başına geçerek üniversite öğrencilerine dersler vermiştir. Türk milletinin meselelerini daha çok bir sosyolog olarak ele almıştır. Atsız ise, Türk dili, edebiyatı ve tarihi konularında yetkili bir uzmandır. Millî meselelere bakışı da daha çok bu açıdan olmuştur. Aradaki fark biraz da bu ikilemden kaynaklanmaktadır.

Acaba, Atsız’da da, Ziya Gökalp gibi sosyoloji nosyonu kuvvetli olsaydı, o da “Türkçülüğün Esasları” gibi bir eser hazırlayıp, Gökalp’tan elli yıl sonra hayli değişmiş Türkiye ve dünya şartlarını göz önüne alan yeni bir sistemleştirmeye gider miydi? Böyle bir çalışma yararlı olmaz ve Türkçülükteki dağınık manzarayı bir ölçüde önlemezmiydi? Bu soruya çok çeşitli cevaplar verilebilir.

- Reklam -

Ziya Gökalp’ın Türkçülük anlayışında Turan ideali en başta yer alır. Ancak, biraz da şartların değişmesine bağlı olarak bu idealin içeriğinde zamanla değişme olmuştur. Gökalp, başlangıçta bütün Türklerin yaşayacağı müebbet bir vatan olarak tasavvur ettiği Turan’ı, hayatının sonlarında kademeli bir geçişten sonra varılacak son hedef olarak tespit etmiştir. Önce Türkiyecilik, sonra Oğuzculuk ve nihayet bütün Türklük, yani Turan. Savaş yıkımından, işgallerden ve Millî Mücadele’den sonra kurulmuş genç Türkiye Cumhuriyeti’nin mantığına da böylesi daha uygundur. Atsız ise, yazı hayatının hiçbir döneminde böyle kademeli geçişi savunan görüşler ileri sürmemiştir.

Atsız, Türkçülüğü iki temel üzerine oturtmuştur: Turancılık ve ırkçılık. Turancılıkta, genellikle Gökalp’ın görüşlerini takip etmiş, çıkardığı dergilere onun “Bütün Türkler bir ordu” deyişini koymuştur. Gökalp’ta hemen hiç görülmeyen ırkçı motifler ise Atsız’da temel görüş hâlindedir. Atsız’ın ırkçılığı başlıca iki esasa dayanmaktadır. Biri, Türk soyunun yabancı soylarla karışmasını önlemek, diğeri Türk soyundan olmayanların Türk milletini yönetmesine karşı çıkmak. Bu sebepledir ki, Türkçülük, yabancı kadınlarla veya erkeklerle evlenmeyi hoş karşılamamıştır. Osmanlı tarihindeki dönme ve devşirme yöneticilerin varlığına da yine bu açıdan tenkitçi gözle yaklaşmıştır.

Ziya Gökalp’ın Türkçü görüşleri kuvvetle savunmaya başladığı dönemde Osmanlı Devleti hâlâ ayaktadır ve bünyesinde değişik kavimlerden toplulukları barındırmaktadır. Türklüğe vurgu yapmak bir ölçüde mümkünse de ırk ayrımında bulunmak devlet yapısına aykırı düşmektedir. Ziya Gökalp’ın, bu tür fikirlere sahip olsa bile bunu açıkça beyan etmesi akılla bağdaşmamaktadır. Halbuki Atsız’ın ilk yazılarını yayınladığı dönemde ırkçılık, özellikle Avrupa siyasetinde ön plana çıkmış, Almanya ve İtalya gibi ülkelerde iktidara geçmiştir. Avrupa ırkçılığı Cermenleri ve Tötonları üstün ırk saymakta, diğer bütün ırkları ikinci, üçüncü sınıf, aşağılık ırklar addetmektedir. Meselâ Alman ırkçılarının nazarında Türkler böyle aşağılık bir ırktır. Atsız’ın ırkçılığında, başka ırkçılıklara karşı bir savunma mekanizması sezmek mümkündür. Türkleri üstün ırk olarak görmek ve tanıtmak, Avrupa ırkçılığının saldırılarına karşı bir set çekmek mânâsına alınabilir.

Atsız’ın ırkçı görüşleri başlangıçta hayli serttir. Irkçılığın Almanya’daki uygulamasını gördükten ve çeşitli tecrübeler yaşadıktan sonra bu görüşlerinde bir yumuşama olduğu da gerçektir. Ancak, yine de yabancı kültür tesirleriyle mücadelede, yabancı ırklarla karışmama konusu kadar coşkulu olduğu söylenemez.

Gökalp, belki Durkheim’in etkisiyle, toplumun çıkarlarını fertlerin hak ve hürriyetlerine tercih eden görüşleri savunmuştur. “Gözlerimi kaparım / Vazifemi yaparım”, “Ben, sen, o yok, biz varız” gibi sloganvari söyleyişler ona aittir. Atsız’da da devleti kutsal sayma, fertleri önemsememe, devletin en küçük bir çıkarı için hayatın feda edilmesi motifleri canlıdır. Bu bakımdan, ikisi arasında kuvvetli bir benzeşme bulunmaktadır.

- Reklam -

Teorik alandaki bu benzerlikler ve farklılıklara rağmen, Atsız, Gökalp’ın hâtırasını daima saygı ile anmıştır. Uygulamadaki benzerliklere –ve, daha çok farklılıklara ise- gelecek yazımızda değineceğiz.
 

Orkun'dan Seçmeler

- Reklam -