Yabancılar toprak ediniyor

Turgay Tüfekçioğlu
SON yıllarda hükûmetlerin “AB ne tam üyeliğin hayâli içinde” bir biri ardına inatla çıkartmakta olduğu AB’ne uyum yasaları içinde olan “yabancılara toprak edindirme” konusu da kabul edildi. 57’ci, 58’ci ve 59’cu hükûmetler zamanında kabul edilen KAMU İHALE KANUNU No. 4734 sayılı 4-1-2002 tarihli ENDÜSTRİ BÖLGELERİ KANUNU No. 4737 sayılı 9-1-2002. YABANCILARIN ÇALIŞMA İZİNLERİ HAKKINDA KANUN No.4817 sayılı 27-2-2003. DOĞRUDAN YABANCI YATIRIMLAR KANUNU No. 4875 sayılı 5-6-2003 (hazine arazilerinin yabancılara satışına ait düzenlemeler de var).

AB uyum yasalarıyla 22-12-1934 tarihli 2644 nolu Tapu Kanunundaki 35. madde değiştirilerek yabancıların 30 hektara kadar (300 dönüm) toprak almaları sağlanmıştır. 30 hektarın üstü için Bakanlar Kurulu kararına bağlanmıştır.

Osmanlı’nın batının yaptığı siyasî, askerî ve ekonomik baskılar sonucunda 1867’de çıkarmak zorunda kaldığı “Yabancılara Toprak Edindirme” Kanunu’nun bir benzeri 2003’te bu defa da AB dayatmaları ile bir kez daha milletimizin önüne getirildi. Ne yazık ki bizler tarihin unutmak istediğimiz kara sayfalarını bu günlerde milletçe tekrar yaşıyoruz ve kahroluyoruz.

Osmanlı’da çok öncelerden başlamış olan batıya tâbi, kul köle olma şeklindeki hasta ruh hâli vardı. Bu kişilerin zamanla aldıkları dış beslenmelerle karınları büyümüş ve bu sakat yapıdan yerli işbirlikçi İngiliz Muhipleri 1838’de “Tanzimat Fermanıyla” doğmuştur. Bu gibilerin daha sonra batıyla birlikte yürüttükleri işbirlikçi çabaları sonunda 1867’deki “yabancılara toprak-mülk edindirme yasası” çıkarıldı. Saldırgan batının Osmanlı’daki siyasî, ekonomik, kültürel ve askerî yayılmacılığının tırmanmasında bu mülk edinme kanunu çok önemli bir yasal zemin oluşturmuştur.

Yabancılara Toprak Edindirme Yasası’nın Osmanlı’da nelere mâl olduğu Sayın Orhan KURMUŞ’un “Emperyalizmin Türkiye’ye Girişi - Savaş Yayınları 1982” kitabında verilen İngiltere devlet arşivi belgelerinde açıkça görülüyor. Kaynak (PRO, FO 195/177, no 8-20 Mart 1840. PRO, FO 626/4/179 1862. PRO, BT 31/206. B.M.ADDD. mss, 38980, Layard Papers).

Sayın Prof. Dr. Orhan TÜRKDOĞAN hocamın hatırlattığı bir hadis der ki: “Aynı delikte ikinci defa yılana sokulan Müslüman ahmaktır”. 1867’den 2003’e geçen 136 yıl aradan sonra bugün de yine milletimize karşı siyasî, ekonomik, kültürel ve askerî saldırılarını her geçen gün artıran aynı yılan ikinci defa soksun diye mi aynı deliğe milletçe elimizi tekrar sokuyoruz?

Bugünün yayılmacı, işgalci ve saldırgan ABD’si ne ise 1860’ların İngilteresi de oydu. Tarihe geniş açıdan bakıldığında ABD nin yürüttüğü dış siyaset açısından İngiltere’nin devamı olduğu görülür. Yabancılara toprak edindirme yasası Osmanlı’da 1867’de çıkmıştır ama ondan çok önceleri de İngilizler Osmanlı topraklarında mülk edinmeye başlamıştır. Meselâ; İzmir’de W. Williamson adlı İngiliz 1840’ta 2.620 dönüm arazi ve üzerinde 7.500 dut ağacı olan bahçe satın almıştır.

1877 Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında ise yabancıların Ege’deki toprak alımları tam bir yağmaya dönüşmüştür. Dönümü bir veya bir buçuk sterline tarla, bağ ve bahçelere İngilizler tarafından âdeta el konulmuştur. Sonunda da ortaya muazzam büyüklükte İngiliz çiftlikleri çıkmıştır. Sayın Orhan Kurmuş’un aynı kitabının 80’inci sayfasından alınan aşağıdaki liste bir ibret vesikasıdır. Türkiye’nin AB’ne uyum adına nerelere sürüklendiğini, nelerini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu gösteren en açık uyarı belgesidir.

Üstelik bu tablo bile çok eksiktir. Çünkü gene bu kıymetli araştırmayı yapan Sayın Orhan Kurmuş tarafından belirtilmektedir ki; “1857-1892 arasındaki 35 yıl içinde ve yalnızca İzmir dolaylarındaki ve sadece İngilizlerin satın aldığı topraklar bu tabloda verilmiştir.

Meselâ tabloda J. J. Wery ve J. T. Smith’e ait iki çiftlik, R. Wilkin’e ait üç çiftlik ve iki bağ ile F. G. Vedova ve C. E. Tebbitt’e ait iki çiftlik, J. H. Hutchinson’ın Torbalı’daki çiftliği. Fransız İngiliz karması olan Giraud ailesinin 1860’larda Karaosmanoğlularından aldığı geniş topraklar görülmüyor. Ayrıca Kulaksızoğlu ve Karaosmanoğlu ailelerinden Madam Baltazzi adına alınan Beylik, Karaağıl ve Kabakum çiftlikleri de bu tabloda verilmemiştir. Bu gibi eksiklikler de göz önüne alındığında sadece İngilizlerin batı Anadolu’da 2.8 milyon dönüm vatan topraklarını aldıkları görüldü. Buna o yıllardaki Rum, Ermeni ve Yahudilerin eline geçen topraklar eklendiğinde 5-6 milyon dönüm toprağın yabancılara geçtiği, toprak edindirme yasası sonunda Ege’deki Türk köylüsünün elinden alındığı açıkça görülür” diyen sayın O. Kurmuş 1970’lerdeki bu araştırmasıyla 2003’lere âdeta ışık tutmaktadır. Bizi bekleyen ölümcül tehlikeye yani vatan (toprak) kaybına karşı uyarmaktadır. Ama bu eksikliklerine rağmen bile tablo bu hâliyle de ürkütüc ü ve bu günler için bizlere ibret vericidir.

(O. Kurmuş-Emperyalizmin Türkiye’ye Girişi-Sayfa: 81)

BATI ANADOLU’DA İNGİLİZLERİN SATIN ALDIĞI 1867 SONRASI TOPRAKLAR

ADI ALANI

(DöNüM) MEVKİİ

A.O. Clarke 72.000 Kuşadası

G. Meredith 12.000 Aydın

J. H. Hutchinson1.556 Tire

W. G. Maltass 122.592 ---

F. Whittall 18.868 Tire

G. Minardo 8.800 ---

R. Wilkin 130.228 ---

A. S. Perkins 16.360 Bornova

D. Baltazzi 247.000 ---

M. Wolf 16.000 ---

A. Edwards 80.000 Buca

H. Abbott 75.472 ---

Smyrna Vineyards and Brandy Distillery Co.Ltd. 25.200 ---

E. Purser 2.000 Aziziye

Asia Minor

Cotton Company 36.800 Nazilli

J. B. Paterson 47.480 ---

A. Castor 6.000 ---

J. Rees 30.000 ---

J. Aldrich 6.000 Aydın

C. Gregoriades 5.160 Ayasluğ

E. Lee 3.040 İzmir

S. J. Hadkinson 2.040 ---

M. Baltazzi 82.000 Bergama

TOPLAM

1.046.596 DÖNÜM sulu arazidir.

Ege’deki bu topraklar “Yabancılara Toprak Edindirme” yasasıyla yabancıların eline geçmiştir ama bir de toprağını satan tarafa yani Türk köylüsüne bakalım. Türk köylüsüne toprağını sattıran yıllarda savaş üstüne savaş, can kaybı, mal kaybı, şehit babalar, kocalar, kardeşler, oğullar, yetim ve yoksul parçalanmış aileler vardır.

1853 Kırım Savaşı’na Aydın vilâyetinden 45.000 asker gönderilmiştir, çok azı evine geri dönebilmiştir.

1877 Osmanlı Rus Savaşı’na 100.000 Egeli Türk köylüsü gitmiştir.

1880 Kasımında Rumeli’ye 6.000 asker gitmiştir.

1881 Şubatında Rumeli’ye 18.000 asker daha gitmiştir.

1885’te Selanik’e Yunan cephesine 90.079 asker gitmiş sadece 15.734’ü geri dönmüştür.

1896’da Girit ve Yemen’e 27.934 asker gitmiştir.

1897 Yunan savaşında 17.000 Egeli Türk köylüsü şehit olmuştur.

Kaynak: (PRO, FO 195/389-646-1161-1307-1378-1518. Aynı eser s-204).

Özetle 1853-1897 arası 44 yıl içinde 200.000 Egeli Türk köylüsü şehit olmuştur, bir o kadarı da yaralıdır, sakattır. Aileler yoksul ve perişandır. Böylesi bir ortamda Osmanlı Devleti de batılı devletler ve bankalarınca aynen son yıllarda bize yapıldığı gibi borç sarmalına alınıp soyulmuş ve her yönden parçalanmaya, dağılmaya sürüklenmiştir. İngilizler işte bu ortamdan yararlanıp dönümünü bir, bir buçuk sterlin gibi komik paralara büyük toprakları kapatıp yukarıdaki tabloda görüldüğü gibi Ege’de geniş çiftlikler kurmuşlardır.

İzmir’deki yabancıların ve onların içinde de büyük ekseriyetle İngilizlerin mülk edinmesi ağırlıklı olarak İzmir şehrinde ev ve dükkân gibi mülklerde de olmuştur. İşin bu yanı Ege’deki tarım topraklarını ucuza kapatmadan da ileri gitmiş, 1895’lerde İzmir’in yüzde 85’inin tapusu zamanın İngiliz sefirinin bizzat beyanıyla da doğrulandığı gibi yabancıların eline geçmiştir. İzmir’de Alsancak, Karşıyaka gibi sahillerin dışında Bornova ve Buca gibi semtler de tam bir İngiliz şehri gibi olmuştur. Buralarda İngilizlere ait top sahası, bisiklet pisti olmasının yanında İngiliz kraliçesi Viktorya’nın doğum günleri sanki resmî tatilmiş gibi kutlanmakta, İngilizlere ait binalar İngiliz bayraklarıyla ve ışıklarla donatılmaktadır... 1838’lerden itibaren milletimizin İzmir şehri için kullandığı “gavur İzmir” tanımı da bundan kaynaklanmaktadır. İzmir, Yunanın Kurtuluş Savaşı’nda Ege’de denize dökülmesiyle tekrar Türk şehri olmuştur.

İzmir ve çevresinin acıklı hâli böyledir de vatanın diğer bölgeleri farklı mıdır acaba? Ne yazık ki hayır. Bir de Adana bölgemize bakalım:

19. yüzyılda Çukurova’da Piloğlu 30.000 dönüm, Gülbenkyan 5.000 dönüm, Bezdikyan 15.000 dönüm, Gökdereliyan 5.000 dönüm, Nalbantyan 25.000 dönüm, Kuyumcuyan 5.000 dönüm ve Cin Toros 5.000 dönüm gibi çok büyük topraklı yedi tane Ermenilere ait çiftlik bulunuyordu. Bu çiftliklerden biri olan 30.000 dönüm büyüklüğündeki Piloğlu çiftliği konusunun iç yapısını Orkun Dergisinin Mayıs 2002 sayısında “Ermeni Ajanlarının ATATÜRK Çiftliği Araştırması!!!” adlı yazımızda incelemiştik. Sultan Abdülhamit yukarıda isimlerini verdiğimiz yedi Ermeni çiftliğinin genişlemelerini ve sayılarının daha da artmasını önlemek için ekte tapu belgesinde ve 19. yüzyıl Adana haritasında açıkça görüldüğü gibi Kozan’da 400.000 dönüm, Miss’de 280.000 dönüm Ve Yüreğir’de 400.000 dönüm olmak üzere Osmanlı’nın en büyük çiftliği olan toplam 1.080.000 dönümlük araziyi “Mercimek çiftliği” olarak kendi tapusuna yani Babıserasker’lik -Genelkurmay ve Hazine-i Celile-i Maliye –devlet hazinesine almıştır. Bu olayda 1880’lerde hariciye nazırı- dışişleri bakanı olan daha sonra da Abdülhamit tarafından Adana valisi yapılan Abidin Paşanın hizmetleri büyüktür.

Abdülhamit’in, bu toprakları Osmanlı ordusunun ihtiyacı vardır gerekçesini de ileri sürerek muhafazası 1909’da tahttan indirilmesine kadar sürmüştür. Abdülhamit’in hâlli sonrası devrin sadrazamı Muhtar Ahmet Paşa marifetiyle Adana’nın en mümbit toprakları, askerî açıdan en önemli bölgesi ve Ermeniler için en çok istenen bu hedefledikleri topraklar 75 yıllığına Fransızlara 1911 yılında verilmiştir. Bu konuda bizleri kıymetli araştırmaları ve belgeleriyle bilgilendiren Adana’nın kahraman evlâdı Sayın Cezmi Yurtsever Bey’e teşekkür ederim.

Sayın Cezmi Yurtsever Bey’in Osmanlı Arşivlerinde yaptığı araştırmalarda Yunanlıların Adana’da sadece 1898 yılında “Yabancılara Toprak Edindirme” yasasından faydalanarak aldıkları malların kayda geçmiş olanları; 3 arsa, 1 değirmen, 2 fabrika, 3 bahçe, 3 dükkân ve 7 ev olmak üzere 21 parçadır. Aynı yıl Ermeniler de Adana’da Osmanlı kayıtlarına göre; 53 Arsa, 5 çiftlik, 2 değirmen, 3 fabrika, 55 meyve bahçesi, 89 bağ, 72 dükkân, 192 ev ve 2 han olmak üzere bir yıl içinde 557 yeni taşınmaz mülk edinmişlerdir.

Bir örnek de Bursa Gemlik’ten verelim. Gemlik Körfezindeki Tuzla Çiftliği 1867 sonrası Fransızların eline geçmiştir. 15.000 dönüm olan çiftlik 1898 lerde tek varis olan dul Fransız kadınından 50.000 altın karşılığında Rumeli’den gelen uç beylerinin torunlarından olan Seyfullah Bey tarafından alınmıştır. Bugün Daniş Çiftliği olarak bilinmektedir. Bu verdiğimiz örneklerle görülmektedir ki, Osmanlı ekonomisinin çökertilmesi ile gelen toprak kaybı ve egemenlik kaybı en açık bir şekilde yabancılara toprak edindirme kanunu sonrasında hız kazanmıştır. İstanbul’daki yabancıların mülk edinmelerine, Beyoğlu ve Pera konusuna şimdilik hiç girmiyorum. Burada sorulması gereken soru Osmanlı bu duruma nasıl getirildi?

1838 İngiliz-Osmanlı Ticaret Anlaşması ekonomik çöküşün başlangıcıdır. Çünkü bu anlaşma İngiliz malının Osmanlı ülkesinde serbestçe dolaşması ve gümrüksüz satılması demekti. Sonucunda Osmanlı’da tekstil başta olmak üzere var olan sanayii bitirmiş öldürmüştür. Bursa, Ankara, İstanbul ve diğer şehirlerdeki dokuma tezgâhları kapanmış, 1866 sonunda da İngilizin İzmir limanından ithal ettiği pamuk, kuru incir, kuru üzüm... gibi tarım ürünlerini almayı maksatlı ve plânlı olarak yavaşlatması tarımı başta Ege’de olmak üzere öldürmüştür. Ardı ardına gelen savaşlarla da borç alma zorunda bırakılan devlet gelirine bile batılı devletler tarafından el konulmuştur. Bu hâl ekonomik sömürgenin ötesinde açıkça ülkenin işgal altına alınması sonucunu doğurmuştur.

Bu durumdaki Osmanlı’nın önüne batının koyduğu tek çözüm en öz ifadesiyle toprağını sat, binalarını sat, varlıklarını sat evet neyin varsa sat, sat, sat denmiştir. Neticede ne varsa satılmış ama gelinen nokta Türk milleti için yıkım, fakirlik ve esaret olmuştur. Buraya kadar özetlediğimiz toprak kayıplarımızın tekrar geri alınmasının milletimize bedeli çok ağır olmuştur. Balkanlarda, Kafkaslarda, Hicazda, Çanakkale’de ve Kurtuluş Savaşı’nda verilen yüz binlerce şehit ve yaralı, kaybettiklerimizi geri almanın bedelidir. Türk milleti olarak böylesi ağır bedelleri bir daha milletimize ödetme tehlikelerinden sakınmalıyız. Toprakların yabancılara satışı hafife alınacak bir konu değildir.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi 136 yıl sonra bakıyoruz ve görüyoruz ki bugün de yılan aynı yılan, soyulan vatan aynı vatan, egemenliğini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalan, üzerinde şeytanca oyunlar oynanan millet yine Türk milletidir. Yakın tarihimizin özeti budur, şimdi de içinde olduğumuz yıllara bakalım. Bu son duruma ülke olarak nasıl geldik, bugün neredeyiz ve yarın nereye sürükleneceğiz?

1938 Atatürk’ün ölüm yılıdır ama aynı zamanda da millî devletimizin ana yapısının, temellerini Türk tarihinden alan TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ dünya görüşünden adım adım uzaklaşıldığı, her alanda bu temel görüşünün terk edilmesi sonucunda milletimizin 2003’lerde karşı karşıya kaldığı siyasî, ekonomik, kültürel ve askerî sıkıntıların başlangıcıdır. Nasıl mı?

19 Ekim 1939’da Atatürk’ün ölümü üzerinden altı ay sonra Cumhurbaşkanı İnönü Fransa ve İngiltere ile üçlü ittifak anlaşması imzalar. Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’ın bu anlaşmayı değerlendirmesi ilginçtir: “Türkiye Avrupa’nın nüfuzunu kabul etmiştir”. Bu söz yeniden Osmanlı’nın son döneminde olduğu gibi batının yörüngesine cumhuriyet döneminde adım adım girişimizin başlangıcıdır. Sayın Metin AYDOĞAN bu “Üçlü İttifak Anlaşması Tanzimat’a geri dönüş sürecinin başlangıcıdır” tespitinde tamamen haklıdır (Avrupa Birliğinin Neresindeyiz-Metin Aydoğan-Kum Saati Yayınları). Cumhuriyet döneminde ATATÜRK sonrası batıya kayış sürecinde Türkiye’nin ABD ile ilk ikili borç anlaşması 23 Şubat 1945, Dünya Bankası ile 14 Şubat 1947, İMF ile 11 Mart 1947, Truman Doktrini 22 Nisan 1947, Marşal Plânı 4 Temmuz 1948, NATO’ya giriş 18 Şubat 1952 ve daha sonraki ikili anlaşmalarını yapa yapa, millî devletimizi kemire kemire, Atatürk’ün kurduğu millî mensubiyet duygusunu yok ede ede sıra yeni kimlik arayışına geldi: “Avrupalı Olmak.” Bu bilinçaltı mensubiyet şaşkınlığı 12 Eylül 1963’te AET ile Ankara Anlaşması’nı imzaladı. O günün gazetelerinde Türkiye’nin 1963’te Avrupalı olduğu müjdeleniyordu. Ama aslında Türkiye’nin batının kollarına doğru kayışının başlangıcıydı 1963 yılı.

1995 Gümrük Birliği Anlaşması ise Türkiye için ekonomik bağımsızlığın gönüllü terkidir. l995 sonrası, Türkiye açısından batıya kaymanın sürüklenme hâlini almasıdır. Şimdi yıl 2003 Ankara Anlaşması üzerinden 40 koca yıl geçti. Türkiye uyum üstüne uyum yasaları ile illâ Avrupalı olacağım ısrarında. AB yokuşunda her millî varlığını, her mânevî değerini kolayca harcıyor, yok ediyor. Son uyum yasalarıyla Türkiye’nin durumu uçurumdan düşüş hâlini almıştır.

1838 İngiliz-Osmanlı Serbest Ticaret Anlaşması ile 1867 Yabancılara toprak edindirme yasası arasında 29 yıl vardır. 1995 Gümrük Birliği Anlaşması ile 2003 Yabancılara Toprak Edindirme Yasası arasında sadece 8 yıl vardır.

Son aylarda yabancılar ve özellikle de Yunanlılar Ege ve Marmara bölgelerimizdeki tarım tesislerine büyük ilgi duymaktalar. Geçen ay Yunanistan’ın en büyük salça üretim sanayicisi olan NOMİKAS ailesi Türkiye’nin en büyük salça ve donmuş gıda üreticilerinden olan ve yurda yayılmış dört büyük tesisi olan MERKO gıdanın % 20’sini satın aldı. Çanakkale Yenice kazası Beklen köyünde Güre gıda tesisleri Yunanistan’dan Nikolas Constantipulos’un Kozak Firmasına kiralandı. Manisa Alaşehir ilçesi Killik beldesinde kurulu olan Yunanlılara ait OMEGA Ltd Şti Türkiye’nin en büyük salamura yaprak tesisidir. Çanakkale Çan kazasında Yunanistanlı Pet Hellas sebze işleme tesisi satın aldı. Ne dikkat çekicidir ki Yunanlılarca alınan bütün tesisler Batı Anadolu bölgemizde!!! Ve ne yazık ki bu örnekler önümüzdeki günlerde artacak gibi! Çünkü:

Burada örnek olarak ele aldığımız salça ve donmuş gıdada önde gelen başarılı bu firmamız neden zorda kaldı, üstelik bugün zorda olan tüm ihracat firmalarımızdır. Daha açıkçası ülke ekonomisi zordadır .

Geçen yılın altında döviz kurundan, üstelik bir de % 25 enflâsyonun olduğu ülkede ihracat yapılıyor sanılır ama aslında ihracat yerine sermaye ihracı yapılır. Sermayesi zaten az olan ülkeden sermaye ihracı demek fakirleşme demektir. Bu kadar yalın olan bu gerçeği enflâsyonun eksisi (-) olur sananlar kolay anlayamayacaklarından olayı daha açık matematikle örnekleyelim:

15 Ağustos 2002’de dolar kuru 1.650.000 TL iken, 15 Ağustos 2003’de 1.400.000 TL’dır. Bir yıllık % 25 enflâsyon kaybıyla bu yılki dolar kuru 1.650.000TL % 25 = 2.062.500 TL olmalıydı, ama bugün 1.400.000 TL’dır. Bu günkü kurla aradaki fark 662.500.TL’dır. Son bir yıllık dolar bazında kayıp 662.500 TL -2.062.500 TL = % 32’dir. Yüzde otuz iki para kaybıyla ihracat yapmak açık olarak yurt dışına sermaye ihracı, sermaye transferi yapmak demektir. Bunun sonunda gelinecek nokta yurtta satılan tesisler, fabrikalar, firmalar ve topraklardır, yani satılan vatandır. Bu durumdan kazançlı çıkan yabancı sermayenin içteki işbirlikçileri, ithalatçılar, ithalat arttıkça da Türkiye’ye mal satıp zenginleşen yabancı devletlerin firmalarıdır.

Yazın yapılan enflâsyon hesaplarına otomobillerin kâr zinciri gibi kışın kullanılan kalemleri hesaba alınarak bulunan düşük enflasyon sadece kendini kandırmadır. Enflâsyon ancak üretimin artması ile düşer.

Sonuç olarak Osmanlı’nın son dönemindeki duruma düşmemek için Osmanlı’yı sokan yılana yani batıya aynı fırsatı bir daha vermeyelim. Bu cennet vatana sahip olalım.

Başına taktığı şapkasına, arabasındaki bayrağına, gömleğinin göğsüne ve en önemlisi de kafasındaki mensubiyet duygusuna “ben Avrupalıyım” diye yazıp ortalarda gezen kişiliksizler bu olanlardan ve ilerde olacaklardan hiç şikâyetçi olmayacaklardır. Çünkü ruhları ve beyinleri top ve pop ile uyuşmuş, köleliğe özenmeyi çağdaşlık sananlar için başlarına geçirilen çuvalların da, diğer bütün olumsuz gelişmelerin de milliyetçi bakış açısından değerlendirilmesi beklenemez.

Neyse ki bu gibilerin sayısı toplumda çok ama çok azdır. Diğer tarafta da millî değerlere bağlı Türk kültür dairesinden dışarı çıkmamış milyonlarca genç Türk milletinin yılmaz bekçileri vardır. Onlar azimleri ve inançları yıkılmaz, kırılmaz, geçilmez ve tükenmez kahraman vatan evlâtlarıdır. Onlar Türk tarihinin mirasçılarıdır. Onlar Türk devletinin teminatıdır. Yeter ki onlara doğrudan ulaşalım, aydınlatalım, gerçekleri okumalarını, bilmelerini sağlayalım. Türk milletini bilgilendirmek kendini Türk milliyetçisi kabul edenlerin birinci görevidir. Görevi veren Türk tarihidir. Görevi yapacaklar da Türklerdir. Muhtaç olunan kudret de Atatürk’ün dediği gibi asil kanında mevcuttur.