1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Yabancı Dil Çıkmazı (II)

Kazım Yıldırım
H1.2.2 Mağduriyetlerin Giderilmesi

Ülke şartları dikkate alınarak iki şey yapılabilir:

1) Yardımcı doçentlik, sadece bizim ülkemize mahsus bir unvan olduğu için kaldırılması ve mevcutların doçentliğe terfî ettirilmesi sağlanabilir. Böylece merkezî yabancı dil sınavı ve doçentlik bilim jürilerinin sübjektif değerlendirmeleri sona erer ve yardımcı doçentler gerçekten hak ettikleri noktalara ulaşarak mağduriyetleri ortadan kalkmış olur;

2) Akademisyenliği doktora ile sınırlı tutarak, Amerika Birleşik Devletleri'nde olduğu gibi, profesörlük unvanını çok istisnaî bir duruma getirerek, doktoradan sonra herkesin (belli bir yıl veya eser sayısı konabilir), yardımcı profesör olmaları sağlanabilir. Hem yardımcı doçentlik, hem de doçentlik unvanları kaldırılır. Bize göre en sağlıklı yol, ülke gerçeğine en uygun çözüm yolu budur.

1.3 Doçentlik Unvanı

Ülkemizde akademik kariyer olarak doçentlik unvanı 18.06.1946 tarihinde, 4936 sayılı Üniversiteler Kanunu ile kabul edilmiştir. Daha sonra 20.06.1973 tarihinde kabul edilen ve 07.07.1973 tarihinde yürürlüğe giren 1750 sayılı Üniversiteler Kanunu ile sınavında değişiklik yapılmıştır. En son değişiklik ise 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu ile gerçekleştirilmiştir. 2547 sayılı Kanun, doçentlik için bir ayırıcılık getirmiştir. 24. Madde, "Doçentlik Sınavı" başlığını taşımaktadır. Diğer öğretim üyeleri için sınav değil, "yükseltme ve atama" öngörülmüştür. 2547 sayılı kanunda, yardımcı doçentler için, kanun ve yönetmelikte belirtilen, yabancı dil sınavı ve üç öğretim üyesinin, eserleri hakkındaki görüşleri dikkate alınarak ilgili birimin yönetim kurulu teklifi, rektörün onayı; profesörlük unvanı için ise, beş kişilik jürinin raporları, üniversite yönetim kurulu ve rektörün onayı ile gerçekleştirilir. Atamaların tamamı, tek taraflıdır. Bu sebeple liyakat ve çalışkanlıktan ziyade, kişisel ilişkiler, kişisel dostluklar, siyasî görüş ve düşünceler ön plâna çıkmaktadır.

2547 sayılı kanunun 24. Maddesi, "Doçentlik Sınavı" için önce merkezî yabancı dil sınavından başarılı olmayı öngörmüştür. Şartları Yükseköğretim Kurulunca belirlenen ve oldukça zor olan, doçentlik yabancı dil sınavından, başlangıçta yetmiş alma şartı vardı. Sonra KPDS sınavıyla birleştirildi ve yetmiş alma şartı devam ettirildi. Şimdi ise ÜDS şekline dönüştürülerek en az 65 almak şartı getirilmiştir. ÜDS'de 65 alarak başarılı olan adaylar, üniversiteler aracılığıyla doçentlik sınavı için Yükseköğretim Kuruluna müracaat ederler. Yükseköğretim Kurulu ilgili biriminin, her aday için, bilgisayar marifetiyle tespit ettiğini iddia ettiği beş kişilik jüriler oluşturur. Ancak jürilerin bu şekilde oluşturulması çok tartışma yaratmaktadır. Bilgisayarla nasıl tespit edildiği, bilgisayar kuralarının kimler tarafından ve ne şekilde çekildiği, belli ve şeffaf olmadığı için karanlık kalmaktadır. Çoğunlukla, bir aday için bilgisayarın belirlediği öğretim üyeleri, nasıl oluyorsa, her seferinde aynı kişilerden oluşuyor. İşte bu ve benzeri olumsuzluklar, ister istemez büyük rahatsızlıklara yol açmaktadır.

Merkezî yabancı dil sınavından (ÜSD) en az 65 alanların, doçentlik bilim sınavının bundan sonraki aşaması iki kademede gerçekleşmektedir.

1) Jüri tarafından adayın yaptığı bilimsel çalışmaların (eserlerin) incelenmesi,

2) Eser incelemesi olumlu sonuçlanırsa adayın tabi tutulacağı sözlü sınav.

1.3.1 Doçentlik unvanını Almada Karşılaşılan Haksızlık ve Mağduriyetler

Gerek eser incelemesi esnasında, gerekse sözlü sınavlarda jürinin neyi ölçü olarak kabul edeceği, eserleri hangi kriterlere göre, nasıl değerlendireceği, sözlü sın avda ne tip sorular soracakları, adayı neye göre sınavdan geçirecekleri, sınavda başarı için neleri ne kadar bilmesi gerektiği, en önemlisi sınava giren adayın ne gibi hakkı olduğu, bu hakkını nasıl kullanacağı konusunda kesin bir ölçü mevcut değildir. Her şey beş kişilik jüriden üçünün verebileceği olumlu veya olumsuz karara bırakılmıştır. Olumsuzluk hâlinde, jürinin raporları ilgili üniversite daire başkanının nezaretinde sadece okunabiliyor, fotokopi veya sureti dahi alınamıyor. Adayın kendi eserleri ve çalışmaları hakkında yazılmış raporlar alması kadar tabiî bir şey olabilir mi? Aslında, adayın varsa bilimsel hataları açık ve net olarak belirtilmeli, hataların düzeltilmesi için yardımcı olunmalıdır.

Bugün Türkiye'de sadece dört makale ile doçent olanların varlığı iddia edildiği gibi, on veya yirmi eserle bu unvanı elde edemeyen akademisyenler de bulunmaktadır. Doçentlik unvanı için akademisyenlerin çok sıkça tekrarladıkları şey, "doçentlik unvanı elde edilmiyor, veriliyor; jüri tarafından ikram ediliyor". Yani diğer unvanlarda olduğu gibi bu unvanı elde etmede de objektif kriterlerin varlığından söz etmek mümkün değildir. Her şey jürinin niyet ve görüşüne bırakılmıştır. Hattâ söylentilerin doğruluk payı varsa, bazı jüri üyeleri, adayların bilimsel çalışmaları hakkında olumlu ve olumsuz olmak üzere iki rapor hazırlıyorlar; sınav jürisinin bulunduğu merkeze gidiyorlar ve duruma göre, yani ağırlık noktasına göre iki raporundan birini kullanarak adayın doçent olması veya olmamasını sağlıyorlar!..

Açıkçası jürilerin hangi kriterleri ölçü aldığı belli değildir. Kanunun ilgili maddesi ve ona dayanılarak çıkarılan yönetmelikte de ölçüler net ve objektif değildir. Kimin kaç makale, kaç kitap, kaç bildiri, kaç çalışma, kaç yayın vb. ile müracaat edebileceği de açık olmadığı gibi; kaç eser, kaç çalışma, kaç yayınla doçent olduğu veya olacağı da net değildir. Her şey beş kişilik jürinin sübjektif ölçülerine, insafına, adayların dostluk çabalarına kalmıştır. Bunun yanı sıra, alanında öğretim üyelerinin yokluğu bahane edilerek üç kişilik jüriler de oluşturuluyor. Üç kişi olarak kurulan jüriler için genel kanı, doçent adayın işi "garanti" şeklindedir.

Sistemin problemli olduğu Yükseköğretim Kurulu tarafından da bilinmektedir. Bu amaçla ilgili kurul tarafından oluşturulan komisyon, problemlerle ilgili rapor hazırlamış ve çözüm için önerilerde bulunmuştur.

Üniversitelerarası Kurulun 9 kasım 1998 gün ve 2354 sayılı yazısıyla Prof. Dr. Tamer Başoğlu, Prof. Dr. Üstün Ergüder, Prof. Dr. Fethi İdiman, Prof. Dr. Gülsüm Sağlamer, Prof. Dr. İsmail Tosun (yürütücü)'dan olmak üzere "Doçentlik Sınavlarında Karşılaşılan Sorunlar"ı incelemek üzere oluşturulan bu komisyon, "2547 sayılı kanunun 24. maddesi ile Doçentlik sınav yönetmeliği uyarınca yapılan doçentlik sınavlarının uygulanması sırasında ortaya çıkan sorunları ve bu sorunların giderilmesi amacıyla alınması gereken önlemleri" değerlendirmiştir. Komisyon, Cumhuriyet gazetesinin eki olan Bilim ve Teknik dergisini zikrederek, diğer basın organları yoluyla kamuoyuna duyuran aksaklıkları dikkate alarak inceleme yaptığını belirtmiştir. Komisyonun tespitlerine göre, 1996, 1997 ve 1998 yıllarında doçentlik sınavına başvuranların sayısı her yıl önemli bir düşüş kaydederken, bu yıl 3 yıl içerisinde doçentlik sınavlarına baş vuran adayların % 40-45'i sağlık bilimlerine; gerisi diğer alanlara yönelik olmuştur. Aşağıdaki tablo, bu durumu rakamlarla belirtmektedir.

Tablo: 1 Son üç yılda doçentlik sınavına baş vuran aday sayısı ve kurulan jüriler

Kaynak: Üniversitelerarası Kurul, Haziran 1999, Ankara, s.3.

Tabloda da görüldüğü gibi 1996'da 2767 aday müracaat ederken, bu sayı 1997'de 2056, 1998'de ise 1834'e düşmüştür. Türkiye'nin bu alandaki ihtiyacı her yıl artarken, getirilen zor sınavlar ve sübjektif değerlendirmeler yüzünden rakam her yıl biraz daha aşağı düşmektedir. Bu tablo, gelişmek arzusunda bulunan Türkiye için olumlu değildir.

Burada değişik sorular karşımıza çıkmaktadır:

1) 2547 sayılı kanunda diğer öğretim üyeleri için merkezî sınav öngörülmediği hâlde doçentlik için buna niçin gerek duyulmuştur? Meselâ profesörlük unvanı, doçentlik unvanından daha mı önemsizdir?

2) Doçentlik unvanı, tabloda görüldüğü gibi her geçen yıl zorlaştırılarak daha az sayıda akademisyenin bu unvanı elde etmeleri sağlanırken, doçentliğe göre daha üst akademik unvan olan profesörlük niçin kolaylaştırılmıştır? Yoksa profesörlük doçentlikten daha alt seviyede bir unvan olarak mı değerlendiriliyor? Doçent olabilmesi için her bir adayın, en az kaç makale, kaç bildiri, kaç kitap yazması gerekir? Doçentlik için adayların en az çalışma süresi ne olmalıdır? Şu anda doçent olanların kaç eser, kaç makale, kaç çalışmayla bu unvanı elde ettiğine dair objektif bir denetim yapılmış mıdır? Doçent olabilmek için bilimsel yayınlarla ve sözlü sınavlarla ilgili olarak belli bir ölçü var mıdır? Meselâ doktoradan sonra çok az sayıda çalışmayla, (söz gelimi sadece dört beş makaleyle) doçent olanların sayısı kaçtır? Gerçekten üç kişilik jürilerle adeta özel olarak doçent yapılanlar var mıdır? Varsa kaç kişidir ve bu kişilerin kaç eserle doçent olabildikleri konusunda ciddî bir denetim yapılmış mıdır?

3) Yabancı dili gereklilikten zorunluluğa dönüştürmenin gayesi nedir? Yabancı dil sınavı yüksek lisans, doktora, yardımcı doçentlik seviyesinde yapıldığı hâlde, doçentlik seviyesinde niçin tekrarlanıyor? Yabancı dil bilimden önemli midir?

4) Kurulan jüriler hangi ölçüleri değerlendireceklerdir? Değerlendirme kriterleri ne olacaktır? Adayın kişisel düşünceleri, siyasî görüşü mü, yoksa yaptığı bilimsel çalışmalar, yetiştirdiği öğrenciler, bilime kazandırdığı hizmetler mi? Adayın yaptığı eserlerin ölçüleri neye göre yapılmaktadır? Bu konuda geliştirilmiş objektif ölçüler var mıdır?

Bu tip sorular bugün için cevap verilmesi gereken önemli sorulardır.

1.3.2 Mağduriyetin Giderilmesi

Burada da iki şey yapılabilir:

1) Akademik unvanın temelini doktora ile sınırlı tutmak; yardımcı doçentlikte olduğu gibi doçentliğin kaldırılmasını sağlamak; Amerika Birleşik Devletleri'ndeki gibi yardımcı profesörlük ve istisnaî olarak profesörlük unvanı getirmek olmalıdır. Mevcut doçentler yardımcı profesör, uluslararası önemli başarı gösterenler profesör yapılabilir. "Öğretim Üyeliğine Yükseltme ve Atama Kanunu" ile objektif ölçüler getirilmelidir. Türkiye'nin şartları bu sisteme daha uygundur.

2) Almanya sistemi sürdürülecekse, doçentlik sistemi devam ettirilecek demektir. Bu durumda doçentlik, doktoradan sonraki ilk akademik unvan olmalı, akademik unvanlar için "Öğretim Üyeliğine Yükseltme ve Atama Kanunu" yapılarak doçentlik ve profesörlük için çağdaş dünyanın (özellikle Almanya'nın) kabul ettiği objektif ölçüler getirilmelidir. İnsanların önü sübjektif kriterlerle kesilerek, yılgınlık ve bıkkınlığa yol açılmamalıdır.

Mevcut sistemde, doçentlik sınavı, oluşturulduğu günden itibaren, hem zor, hem de sübjektif olmuştur. Zorluk, ağır yabancı dil sınavlarıyla, sübjektivizm ise, daha ziyade yayınların "niteliği", "orijinalliği", bunların "yeterli" olup olmaması ve sözlü sınavlarla ilgili olmuştur. "Nitelik", "orijinallik" ve "yeterlilik" ölçüleri net olarak ortaya konulmamıştır. Keyfî tutumların ve sübjektif değer ölçülerinin ortadan kalkması için yayınların hangi tür dergilerde ve sayısının en az kaç olması gerektiği önceden belirtilmeli, bir daha "nitelik", "orijinallik" ve "yeterlilik" konusu gündeme gelmemeli, sözlü sınavlar tamamen kaldırılmalıdır. Yabancı dil sınavı ise, doktora aşamasından sonraki her akademik kadamede mutlaka kaldırılmalıdır.

1.4 Profesörlük Unvanı

2547 sayılı Yükseköğretim Kanununa göre, en kolay elde edilen unvan profesörlüktür. Profesörlüğü elde edebilmenin temel şartı, başta üniversite rektörü olmak üzere yönetim kademesiyle iyi geçinmektir. Her akademik unvanın elde edilmesinde olduğu gibi, profesörlük atamasında da açıkça olmasa bile, siyasî fikir ve düşüncelerin hesaba katılmış olabileceğini göz ardı etmemek lâzımdır. Şu hâlde profesör olabilmenin şartlarından birisi ve en önemlisi yönetimle iyi geçinmek, ikincisi ise kişisel duygu ve düşünce paralelliğidir.

Doçent olan bir akademisyen, yönetim kademesiyle herhangi bir sıkıntısı yoksa, beş yılın sonunda kurulan jürilerle hiçbir zorluk çekmeden profesör olmaktadır. Jüriler, üniversite veya Yüksek Teknoloji Enstitüleri'nin yönetim kurulu tarafından seçilmektedir. Bu kurullar genel olarak rektörlerin inisiyatifindendir. Kurullar, rektör inisiyatifi ile kurulduğu için adayın profesör olması veya olmaması, bir ölçüde rektörün isteğine bırakılmıştır. Kanuna göre yönetim kurulları, fakat esasta ise rektörler, profesör adayının çalışmalarını istediği beş profesöre göndererek jürileri oluşturmaktadır. (2547 sayılı kanunun 26. maddesinde, yönetim kurullarının, jürileri kimlerden ve nasıl belirleyeceğine dair kesin, belirgin hükümler yer almamaktadır.) Jüride yer alan profesörler, adayın çalışmaları hakkında olumlu veya olumsuz raporlar yazarak, profesörlüğe atanması veya atanmaması konusunda etkili olmaktadırlar. Ancak, gerek jürilerin rektör tarafından oluşturulması, gerekse raporların yazılım şekli tartışma götürmektedir. Meselâ, bazı hallerde jüride yer alan profesörlere kişisel yakınlık ve dostluklarla telefon, direkt ilişki yahut başka yollarla ulaşılarak, raporların isteğe uygun yazdırılması mümkün olabildiği iddiası çok yaygındır.

Sistem, adeta keyfîlik ve sübjektif ölçülerle doludur. Bundan dolayı gün geçtikçe problemin boyutları artarak devam etmektedir. Problemin acilen giderilmesi, ülkenin en değerli zenginlik kaynağı olan yetişmiş insanımızın zevkle çalışır hâle getirilmesi kaçınılmaz olmuştur. Bu amaçla, 2547 sayılı kanunun tamamı; özellikle baştan aşağı sübjektif, tek taraflı, ağır yabancı dil ve bilim sınavlarının ve akademik sıfatların yeniden gözden geçirilmesinin zorunlulukları vardır.

Yapılacak yeni bir çalışmayla, akademisyenliği doktorayla sınırlı tutmak, doktorasını bitirenleri yardımcı profesör yapmak, profesörlüğü ise istisnaî bir duruma getirmek lâzımdır. Ayrıca yönetim kademesini bütün öğretim üyelerine açık hale getirmek gerekmektedir. Şu andaki yönetim kademelerinde doçent ve yardımcı doçentlerin büyük bir etkinliği söz konusu değildir. Rektör, dekan, müdür gibi idarî kademelerde, öğretim üyelerinin tamamının, (yardımcı doçent, doçent ve profesör), belli süreler için seçimle görev üstlenmeleri sağlanmalıdır. Üniversite, fakülte, enstitü, yüksekokul gibi birimlerde, senato, kurul ve yönetim kurullarında öğretim üyeleri üniversitedeki sayı oranlarına göre, belirli yıllar için, yine seçimle iş başına gelmelidirler. Hiç değilse, üniversitedeki her öğretim elemanını, kurullarda (üniversite senato ve yönetim kurulu ile fakülte, yüksekokul, bölüm vb. kurul, yönetim kurulu ve varsa diğer kullarda) eşit temsil imkânına kavuşturulmalıdır.