1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

TUĞRÂLU NÂMENİN FÎRÛZE DESENLERİ

Yahyâ Bâlî
13. yüzyılın başlarında, menkıbe ve efsânelere karışarak yola çıkan bir göç kervânı, Belh’den ayrılarak batı istikâmetinde ilerlemeye başlamıştı. Belh’li üç yüz âlimin; aynı gün, aynı saatte gördükleri aynı rûyâya istinâden, “Sultânü’l-Ulemâ” sıfatı lâyık görülen Bahâeddin Veled; bu mânevî “sultan” unvânını açıkça kıskanan Hârezmşâh Sultânı’nın rahatsızlığını ânında bitirerek ve “bir mekâna iki sultan fazladır.” fehvâsına riâyet ederek, kalabalık âile efrâdı ve maiyeti ile, doğup büyüdüğü toprağı terke karar vermişti.

Tez zamanda hazırlanan hicret katarının önünde Bahâeddin Veled kendisi yer almış; sonunda da, o sıralarda yedi-sekiz yaşlarında olan oğlu Celâleddin’in bindiği deve, cümleye konan nokta misâli, yarınları yakın etmenin cehdine girişmişti.

Sultânü’l- Ulemâ ve kâfilesinin batıya dönüp de ayak bastığı yerler, Belh’i de içine alarak, asırlardan beri “Horasan” adıyla anılmış, her köşesi târih kokan bölgeye âitti. Geçtikleri, uğradıkları her köy, kasaba ve şehirde, hep artan kalabalıklarla karşılanıp uğurlanan Bahâeddin Veled, yine Horasan şehirlerinden birinde, o devrin ilim ve tasavvuf kutuplarından Ferîdüddin Attâr’ın misâfiri olmuştu. Yaşadığı beldenin bütün imkânlarını, Sultânü’l- Ulemâ ile onun kervan ahâlisi için seferber eden Mantıku’t-Tayr müellifi, o günlerdeki hemen her ânını, bu kıymetli misâfiriyle paylaşmıştı.

Bu müsâferet günlerinden birinde, Ferîdüddin Attâr, misâfirhâneye erken gitmişti. Vaktin uykudan yana durduğunu görüp, boş odalardan birine geçip, hazırladığı su dolu, derin bir kabın üstüne uzattığı başını, kalın ve geniş havluyla örtmüştü.

O esnâda uyanan Celâleddin, içinde bulunduğu çocukluk yaşının insiyâkî tavırlarıyla, hoplaya-zıplaya koridorda yürümeye, karşılıklı oda kapılarını açıp-kapamaya başlamıştı. Bu şekilde, Ferîdüddin’in bulunduğu odanın kapısını açtığında; bir kap suya, başındaki örtüyle abanmış adamı görüp:

- Ne yapıyorsun amca?

diye, mâsûmâne sormuştu. Ferîdüddin Attâr’ın:

-Şu daracık su kabında, Yüce Mevlâ’nın kudretini anlamaya çalışıyorum, evlâdım…

tarzında hakîmâne cevâbı üzerine de, Celâleddin:

-Allâh’ın kudretini anlamak için, kendine bu eziyeti niye yapıyorsun hey amca? Kaldır başını, aç pencereyi, gözünün ulaştığı her yerde o kudret âyândır!

demişti.

Karşısındaki parmak kadar çocuktan, böylesine ağır sıklet bir cümle duyduğuna inanamayan Ferîdüddin Attâr, Celâleddin’in, hikmet pınarına el ve gönül dayadığını, o gün idrâk etmişti.

Kâfile, önde Bahâeddin, arkada Celâleddin olduğu hâlde, o şehirden ayrıldığında, gözleri dolan Ferîdüddin’in dudaklarından:

-Fesübhânallâh, bir ırmak peşine bir ummânı takmış gidiyor…

cümlesi dökülmüştü.

İşte bu, peşine okyanus takan ırmağın Ferîdüddin Attâr’a mâlûm olduğu şehir, “Nîşâpûr”du. Farsça “Nev- Şâhpûr” (Yeni Şâhpûr) sözünün istihâlesi olan Nîşâpûr’a, Arapçada “Naysâbûr” veyâ “Nîsâbûr”; Ermenicede “Niu-Şapuh” şeklinde karşılıklar verilmiş. Uzun târihinde Nîşâpûr’a,”İranşahr” da denmiş.

Horasan’ın, başşehir olmuş beldeleri arasında Merv, Herat ve Belh’le birlikte anılan Nîşâpûr; Türk, İran ve Arap devletlerinin, hâkim olmak için uğrunda kıyasıya mücâdele verdikleri bir şehir olmuştur.

Nîşâpûr’un kurucusu olarak gösterilen I.Şâhpûr(241-272), Artaşîr’in oğludur ve aynı zamanda şehrin isim kaynağıdır. Bu husûsiyeti, II. Şâhpûr(309-379)’a mâl edenler de var. Şahısda ittifak sağlanmasa da, isimde ihtilâf görünmüyor. Şehre yakın mesâfede, Revand Dağlarında inşâ edilen “Azar Burzunmihr Âteşgedesi”, Sâsânî döneminin pek mühim bir dinî mekânı idi. Bunun bir nişânesi olmak üzere, II. Yezdcerd(438-457), hükümdâr sıfatıyla Nîşâpûr’da oturmayı tercih etmişti.

III. Yezdcerd(634-651)’in saltanat yılları, Sâsânî Devleti’nin İslâm orduları karşısında üst üste mağlûbiyete uğradığı bir hezîmet ve dağılma devri oldu. Sonunda can derdine düşen III. Yezdcerd, sığındığı Merv’de öldürüldü. Bu sûretle Sâsânî defterini kapatan Horasan ve bu cümleden Nîşâpûr, İslâm Devleti’nin hâkimiyetine girdi.

Nîşâpûr’daki son Sâsânî vâlisi Kanareng idi. 651 yılında, kendisini ve Nîşâpûr’un anahtarlarını Müslüman komutanlardan Basra Vâlisi Abdullah Bin Âmir’e teslîm eden Kanareng, şehirde yeni devri başlattı. Âmir’in ilk icraatı, âteşgedeyi yıktırıp yerine bir câmi yaptırmak oldu.

Nîşâpûr’daki ilk İslâm hâkimiyetinin üzerinden beş yıl geçmişti ki, Hz. Ali ile Muâviye arasında çekişme ve de çatışma başladı. Bundan cesâret alan Sâsânî bakıyesi gruplar, şehri yeniden ele geçirdiler ve oraya yerleşmiş bütün Müslümanları dışarı çıkardılar. Sâsânî Devleti’nin son Nîşâpûr vâlisi Kanareng’in kızının oğlu III. Peroz(Pervîz) ile V. Yezdcerd, kısa aralıklarla burada hâkimiyet tesis ettiler.

657’de, Hz. Ali, Nîşâpûr’daki âsîler üzerine Hulayd Bin Ka’s komutasındaki İslâm kuvvetlerini gönderdi. Fakat, bu harekâttan arzu edilen netice sağlanamadı. Hz. Ali’nin şehâdetinden sonra, İslâm Devleti’nin başına geçip kendi hânedânını kuran Muâviye, 662 yılında Nîşâpûr’u da içine alan Horasan politikasını yeniden ele aldı.

Muâviye’nin, tekrar Basra Vâlisi yaptığı Abdullah Bin Âmir, Şam’dan aldığı tâlimatla Horasan’ı itaat altına almaya çalıştı. Bunun için de aynı yıl(662), Kays Bin El-Haysam Es-Sülâmî, emrindeki kuvvetlerle Basra Vâlisi tarafından Nîşâpûr’a gönderildi. Bu sûretle, Nîşâpû r’da İslâm hâkimiyeti ikinci def’â kurulmuş oldu.

Emevî Dönemi ile Abbâsî Devri’nin başlarında, Merv’e göre geri plânda kalan Nîşâpûr, birinci Horasan şehri olma yolundaki gelişme ve himmeti Tâhiroğullarına borçludur. Abdullah Bin Tâhir(830-844), Merv’deki idârî merkez statüsünü Nîşâpûr’a vererek, kendisi de buraya yerleşti.

Daha sonra Horasan’a hâkim olan Saffârîlerle Sâmânîler, devletlerini hep Nîşâpûr’dan idâre ettiler. Bu durum, şehrin devamlı artan ve yükselen bir çizgide gelişmesine ve güzelleşmesine vesîle oldu.

Hazar Denizi’nin doğu sâhilinde, Mangışlak Yarımadası’nda toplanan Oğuz boylarının, Oğuz Yabgu Devleti adıyla kurdukları siyâsî yapı, üst kademedeki anlaşmazlık yüzünden çatırdamaya başlayıp da, Yabgu ile Sübaşı Temür-Yalığ Dokak’ın karşı karşıya geldiği yıllar, X. asrın ilk yarısına rastlıyordu.

Dokak’tan sonra oğlu Selçuk da, Oğuz Yabgu Devleti’nde rahatsızlık duymaya başladı. Sâmânîler’den din adamı talep etti ve kısa zamanda, kendisi ile başında bulunduğu Kınık Boyu, kalabalık kitleler hâlinde İslâm dinine girdiler. Hattâ bu sıralarda vergi tahsîline gelen Yabgu’nun memurlarına:

“-Biz, kâfirlere vergi vermeyiz!”

diyecek kadar, bu yeni dini benimsediler.

Artık, Oğuz Yabgu Devleti içinde barınamayacaklarını anlayan Selçuk Bey’in, Kınık Boyu’nu alarak Mâverâü’n-Nehir’deki Cend kasabasına gelip yerleşmesi; sâdece o yöredeki siyâsî- dinî gelişmeleri değil, çok geniş mânâda Dünyâ târihini ilgilendiren bir hâdise olmuştur. Çünkü, Türk milletinin kuracağı Cihân devletlerinden birinin, Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun temelleri, bu, Cend’e hicretle atılmaya başlamıştı. X. asrın ilk yarısından ikinci yarısına doğru uzanan zaman; Cend’den Nîşâpûr’a, oradan da doğudan batıya bütün Türk ve İslâm coğrafyalarına, çok mühim haberler gönderiyordu.

Bütün bu bol yıldızlı hareketler zinciri kurulurken; Sâmânî hâkimiyetine giren Nîşâpûr, en büyük ve önemli Horasan şehri olarak, adını her tarafa duyurmuştu. O, aynı zamanda Horasan bölgesinin en hatırı sayılır kültür ve san’at merkezi idi. Yaşananlar, Nîşâpûr’u ticârî, zırâî ve sınâî yönlerden de üst basamaklara taşımıştı. Bilhassa pamuk, zıraatten sanâyie ve tabiî ki ticârete yönelen çok yönlü bir mevkide duruyordu. İpekçilik, demircilik, çinicilik ve seramik, Nîşâpûr’un alâmet-i fârikaları hâline gelmişti.

Bu devirde Nîşâpûr’u ziyâret eden seyyahlar; nüfûsu ve yerleştiği sâha itibâriyle, şehrin İslâm dünyâsında ön sıralara çıktığını ifâde ediyorlar. Onlara göre Nîşâpûr; hem iç kalesi, hem de dış kalesi olan, asıl şehrin uzağında dış mahalle(varoş)leri bulunan, çok büyük bir beldedir. X. asırdaki en büyük câmii (Câmi-i Kebîr: Ulu Câmi), Saffârîlerden Amr yaptırmıştır. O yıllarda, Nîşâpûr’un, dışarıya açılan dört kapısı varmış: Köprü Kapısı, Ma’kîl Sokağı Kapısı, İç-Kale Kapısı ve Takîn Köprüsü Kapısı. Nîşâpûr’un varoşunda yer alan mahallenin de, ayrıca kapıları bulunuyordu. Kale içinde kurulan iki pazar, çok meşhûrdu ve Ulu Câmi’e yakın mesâfede idiler. Bunlar, El-Murabbaatü’l- Kebîr ve El-Murabbaatü’s- Sagîr adlarıyla tanınıyordu.

Yine seyyah tesbitlerine göre, Buştankâr Köyü’nden çıkıp şehri baştan başa dolanan Vâdi Sagâver Nehri’nden mahalle aralarına ulaşan pek çok kanal açılmış, sulama dışında, evlerin içine kadar su götürülmüştü. Aynı su ile, yetmiş civârında değirmen çalışıyor, Nîşâpûr’un un ihtiyâcını karşılıyordu. Bütün bu seyyah notlarından, X. asırdaki Nîşâpûr için, “münbit ve müreffeh şehir” hükmü çıkarılabilir.

XI. asra girildiğinde, Nîşâpûr, önce kıtlık âfeti ile karşılaştı. 1011 yılındaki kuraklık, ardından dayanılmaz bir yiyecek-içecek sıkıntısı yaşattı. Eski günlerin gümrâh hâtırâları, Nîşâpûrlularca hasretle yâd edildi.

Horasan coğrafyasına has bir mezheb olan “Kerrâmîlik”, kendine Nîşâpûr’u üs seçti. Ebû Bekr Muhammed Bin İshak adındaki bir önderin etrtâfında gelişen bu mezheb, bâzı yönleriyle Hanefî renkler de taşıyordu.

Dandanakân arefesinde, Nîşâpûr’un mezheb haritası bir hayli zengin görünüyordu. Şâfiî, Hanefî, Kerrâmî Müslümanların yanı sıra, sayıya gelecek miktarda Mecûsî, Yahûdî ve Hristiyan ahâli de, bu inanç cümbüşüne katılıyordu.

Kınık Boyu’nun tâze ve gür nefesi, Mâverâü’n-Nehir’den Horasan’a ulaştığında, Nîşâpûr, Gazneli Devleti’nin sınırları içinde yer alıyordu ve her bakımdan bölgenin câzibe merkezi olmuştu. Gazneli Sultan Mahmud’un vefât edip, oğlu Mes’ûd’a taht yolunun açıldığı sıralarda yapılan bir tahrîre göre, Nîşâpûr, 47 mahallesi ve 1680 hektarlık mesâhasıyla, Dünyâ çapında büyük şehirler arasına girmişti.

Selçuk Bey’in Cend’e taşıdığı Kınık obaları, batıda Sâmânoğulları, doğuda Gazneliler, kuzeydoğuda Karahanlılar arasına sıkışıp kalmıştı. Bu devletlerden sâdece Sâmânoğulları ile – o da, şimdilik kaydıyla - dostâne münâsebet kurabilen Kınık Türkleri, Türk menşe’li diğer iki devletin kara listesine alınmıştı.

Selçuk Bey, 1007 yılında yüz yaş civârında vefât ettiğinde, geride oğlu Arslan Yabgu’nun idâresinde, tamâmen Müslüman bir Oğuz Kınık topluluğu bırakmıştı. Arslan’ın ağabeyi Mikâil, daha Selçuk Bey hayatta iken katıldığı bir muhârebede şehîd olmuş, küçük yaştaki iki oğlu(Çağrı ve Tuğrul), dedelerinin himâye ve ihtimâmı ile yetiştirilmişti.

1025 yılına gelindiğinde, Karahanlı- Gazneli kıskacına giren Kınık Boyu’nun, topluca imhâsı için anlaşan Karahanlı Yûsuf Kadır Han ile Gazneli Sultan Mahmud, Arslan Yabgu’yu hîle ile yakalatıp, Hindistan’daki Kâlincâr Kalesi’ne hapsettiler. Burada, 1032 senesinde bakımsızlıktan ve nemden çürüyerek hayâtını kaybeden Arslan Yabgu, ileriyi göremeyen Gazneli ve Karahanlıların sınırları arasına, gür ve kuvvetli sürgünler verecek, enerjik bir Türk gücü yerleştirmeyi başarmıştı.

Arslan Yabgu’ya bağlı Türkmenlerin, Horasan ve İran’dan geçerek Musul-Kerkük hattına dayanmaları, ayrı bir hikâyeye rûh verir ama, onlara katılmayan diğer Kınık çadırlarına, Mikâil’in oğulları, yâni Çağrı ve Tuğrul Beyler komuta edince, tâ Aral kıyılarından Basra Körfezi’ne uzanan destansı sadâlar, Irak’la berâber Anadolu’ya da tanıdık selâmlar gönderiyordu. Çok geçmeden, Çağrı Bey’in komutasındaki Türk birlikleri, yavaş yavaş yeni bir Türk devletinin alt yapısını hazır hâle getirdiler. Bahsedilen alt yapının içinde, müstakbel devletin müstakbel başşehri de vardı.

Bu başşehir temini işi, ağabeyi tarafından Tuğrul Bey’e verilmişti. Tuğrul da, hiç tereddüd etmeden, artık bir şehir güzeli hâline gelmiş olan Nîşâpûr’u seçmiş ve 1037’de orayı fethederek Târih Bankası’ndaki Dandanakân hesâbına yatırmıştı. Nîşâpûr’un, Türk ağırlıklı defterine ilk sayfalar bu sûretle konulmuştu.

Türk târihinde, anlaşan ve güç birliği yapan kardeşlerin sayısı pek fazla değildir. Daha ziyâde, bunun tersi görülüp tesbit edilmiştir. Hunlar zamânından başlayarak, Osmanlı Devleti’ni de içine alacak bir araştırma, nice kanlı ve dramatik kardeş, hattâ baba-oğul çarpışmalarını, mücâdelelerini, cildler doldurarak anlatacaktır. Bu yüzden, el ele vermiş lider kardeşlerin çektirdiği fotoğraflar, târihimiz açısından çok kıymetlidir.

Attilâ- Bleda, Bumın-İstemi, Bilge-Kültigin, Gâzî Süleyman Paşa-Murâd-ı Hudâvendigâr isimlerini, hakikî mânâda kardeşçe hâller içinde anıyoruz. Bu güzel tabloya şeref veren bir başka ikiliye, Çağrı ve Tuğrul isimleri alem olmuştur. Onların birbirlerine sevgi ve saygıları; tevâzû fazîletini elbise yapıp giymeleri, her türlü takdîr, minnet ve şükrânı fazlasıyla hak ediyor. Nîşâpûr’un fethinde de, böylesine sıcak bir kardeşlik paylaşmasının buğusu tütmektedir.

21-23 Mayıs 1040’da üç gün süren ve Çağrı-Tuğrul kardeşlerin kumandasındaki Kınık Boyu’nun zaferi ile neticelenen Dandanakân Muhârebesi’nden sonra, kolunda, hâkimiyet sembolü olarak taşıdığı demir yayla Nîşâpûr’a giren Tuğrul Bey, büyük dedesi Dokak’ın adına ilâve edilen Temür Yalığ(Demir Yaylı) sıfatını da zaman tünelinden geçirmişti. Tuğrul Bey, ilk Selçuklu parasını da burada bastırmıştı.

Tuğrul Bey’den sonra Selçuklu Sultânı olan Alp Arslan’ın da bir müddet Nîşâpûr’da oturduğu biliniyor. İslâm târihinin ilk medreselerinden biri, Nizâmülmülk’ün müzâheretiyle ve Nizâmiye Medreselerine dâhil olarak Nîşâpûr’da açıldı. Devletin, batı istikâmetinde sür’atle genişlemesi, batıdaki başşehirlere ihtiyaç duyurunca, Nîşâpûr’daki saltanat tahtı, Rey’e taşındı. Nîşâpûr, ilerleyen yıllarda eski parlak günlerine dönemedi, mâzîyi, târihe bakarak hatırlar oldu.

1092’de Melikşâh’ın vefâtı, Selçuklu İmparatorluğu’nun yıldızını bir hayli söndürdü. Hânedân mensupları arasında başlayan mânâsız ve de hacimsiz mücâdele, devletin devamlı küçülmesine, itibâr kaybetmesine sebep oldu. Nîşâpûr da, Horasan’da hâkimiyet kurmak isteyen muhtelif siyâsî teşekküllerin çekiştirip durduğu bir şehir hâline geldi. Nîşâpûr’a göz koyan devletlerden biri de Hârezmşâhlar idi. Daha Sultan Sencer zamânında, Selçukluların Harezm vâlisi iken, düştüğü istiklâl sevdâsının bir emâresi olsun diye Nîşâpûr’u zapteden Hârezmşâh Atsız, 1142 Mayısında, Selçuklu zaafından kendi kudretine yol açıyordu. 1187’ye kadar Hârezmşâh ve Selçuklu kuvvetleri, birbirlerinin ardından Nîşâpûr’da göründüler. Nihâyet Hârezmşâh Alâeddin Tekiş, 1187 yılında Nîşâpûr’a daha kuvvetli bir azimle girdi. Moğol istilâsı yüzünden, 1231’de Hârezmşâh Devleti ortadan kalkıncaya kadar, Nîşâpûr, Hârezmşâhlarda kaldı.

Cengiz Hân’ın ölümünden sonra Nîşâpûr, merkezi Bağdad olan İlhanlı Devleti’ne geçti. Fakat, bu sefer de Cengiz bakıyesi devletlerden Çağatay Hanlığı, Nîşâpûr’u İlhanlılardan almak için uğraşmaya başladı. Bu çekişme, şehri harâbeye çevirdi.

Nîşâpûr, Dünyâ’nın en mühim fay hatlarından birinin üzerinde bulunduğundan, değişik zamanlarda çok şiddetli depremlerle sarsılmıştır. 1145, 1208, 1280 ve 1405 târihlerinde meydâna gelen depremlerde on binlerce insan hayâtını kaybederken, şehir de, her def’âsında yeniden inşâ edilecek şekilde yerle bir olmuştur.

1405’deki deprem sonrasında, şehrin yeri değiştirildi ve bugünkü mevkide kuruldu. Timurlu Hüseyin Baykara’nın 1494’de Pehlivan Ali Kerhî’ye yaptırdığı Mescid-i Câmi, Müslümanlarla hem-hâl olmaya devâm ediyor.

1340’da Hamdullah Mustavfî, 1350’de de İbn Battûtâ, on yıl arayla Nîşâpûr’u ziyâret etmişler ve aşağı-yukarı benzer tesbitlerde bulunmuşlardır. Her deprem, Nîşâpûr sâkinlerinin göz, kulak ve zihinlerinde bıraktığı izlerle, kocaman romanlarca söz teferrûâtına vesîle olmuşlardır.

Brosset’nin Fransızcaya aktardığı Histoire de la Georgie, Gürcü Kraliçesi Samar’ın, 13. asır başında zaptettiği Romguar adlı bir şehirden bahsediyor. Yâkût-ı Rûmî’nin Mu’cemü’l-Buldân’ında, Nîşâpûr’un varoş semtlerinden birinin adı, Ramcâr şeklinde kaydediliyor. Romguar’ın Ramcâr olduğu düşünülürse, Nîşâpûr’a sâhip olan devletler listesine Gürcistan’ı da almak gerekiyor.

Günümüzde Nîşâpûr, İran’ın Horasan bölümünde, yaklaşık 250-300 bin nüfuslu mühim bir şehirdir. Tahran-Meşhed yolunun üzerinde bulunan Nîşâpûr, pamuk üretimiyle ticâreti başta olmak üzere, seramik ve hayvancılığın da desteklediği canlı bir piyasaya mâliktir. Horasan’ı Volga boylarına bağlayan yollar da yine Nîşâpûr’da düğümlenmektedir.

Nîşâpûr’un kuzeydoğusundaki Binâlûd-Kûh, şehri, Tus ve Meşhed vâdilerinden ayırarak yükseklerden seyreder. Bu dağdan çıkan derelerden Sürâh-Rûd ile Dizbâd, Nîşâpûr’dan sonra girdikleri Tuzlu Çöl’de kuruyarak kaybolurlar. Yine aynı dağ tepeleri arasında Çeşme-i Sebz adıyla anılan minik bir göl bulunuyor. Hamdullah Mustavfî’nin, Nüzhetü’l-Kulûb’da Nîşâpûr hakkında verdiği bilgiler arasında; Çeşme-i Sebz Gölü’nden çıkıp batı istikâmetinde akan iki şelâle, dikkat çekicidir.

Nîşâpûr, bütün târihi boyunca, fîrûze mâdeni ile de şöhrete kavuşmuştur. Turkuaz taşı da denen bu kıymetli mâden, Nîşâpûr’un kuzeybatısındaki ocaklarda çıkarılıyor. Eski devirlerde Ma’dîn diye bilinen bu ocakların bulunduğu bölgede bugün Bâr-i Ma’den adıyla bir idârî ünite bulunmaktadır.

İslâm târihinin tanınmış hadîs hâfızlarından Hâkim En-Nisâbûrî(ölm.1014), adındaki nisbetten de anlaşılacağı gibi, Nîşâpûr’da doğmuştur(933). Hadîs sâhasındaki ihtisâsı yanında, Nîsâbûrî’nin, bu şehrin târihini; buraya gelen sahâbe, tâbiînle diğer İslâm büyüklerini, Nîşâpûr’da yetişmiş âlim, san’atkâr ve diğer önemli şahsiyetleri anlattığı 8 ciltlik mühim bir eseri de vardır. Târih-i Nîsâbûrî adlı bu eser, Nîsâbûrî’den sonra da zeyl ve hâşiyelerle devâm ettirilmiştir. Bu önemli eser, hem Muc’emü’l-Buldân’da, hem de Keşfü’z-Zünûn’da yer almıştır. Kâtib Çelebî’nin verdiği bilgilere göre, Zehebî, Târih-i Nîsâbûrî’yi kısaltarak tek cilde indirmiştir.

Nîşâpûr’un, zâten yaygın olan şöhretine, daha bir bal-kaymak lezzeti veren büyük şahsiyetler arasında, Ömer Hayyam’ın ayrı bir yeri vardır. 18 Mayıs 1048’de Nîşâpûr’da doğup, 4 Aralık 1131’de yine burada vefât eden Hayyam, şâirliği ölçüsünde büyük bir matematik âlimidir. Rubâî nazım şeklinin, bütün Dünyâ’ya mâl edilmesinde, muhakkak ki, Ömer Hayyam’ın büyük payı vardır. Zâten “rubâî” kelimesini telâffuz eden dudaklardan, Ömer Hayyam’ın adı, kendiliğinden çıkıvermektedir. Ömer Hayam, diğer taraftan “hamr”ı mübâh sayan hayat tarzı ile, Türk kültüründeki “Bekrî Mustafa”tipinin çok büyük ve kıdemli bir temsilcisidir. Onun “mey” hakkında yazdığı kabarık sayıdaki rubâîlerinden birini, bir başka rubâî üstâdı olan Yahyâ Kemâl, şu mısrâlarla Türkçe söylemiş:

Sen mey nûş et ki râhat-ı rûhundur

Âsâyiş-i cân ü dil-i mecrûhundur

Etrâfını ger sararsa gam tûfânı

Sen câma sığın ki Keştî-i Nûh’undur

Nîşâpûr’un yetiştirdiği bir başka mühim şahsiyet, Ferîdüddin Attâr’dır. 1141- 1221 yılları arasında Nîşâpûr’da yaşayan Attâr, tasavvuf mecrâsının parlayan yıldızlarındandır. Pek çok eseri arasında “Mantıku’t-Tayr”, asırları delerek günümüze kadar anılmayı hak etmiştir. “Kuş Mantığı” veyâ “Kuş Dili” şeklinde dilimize çevrilebilecek bu eser, aynı zamanda alegorik tarzın ilk örneklerindendir. Şeyh Gâlib’den yaklaşık 550 yıl önce, “Hüsn ü Aşk”a ilhâm veren Mantıku’t-Tayr, kuşların şahsından ve dilinden “Vahdet-i Vücûd Nehri”ne dökülen söz damlalarıdır. “Hüdhüd”ün rehber, “Sîmurg”un ilâhî zuhûr ve taayyün mevkiine oturtulduğu eserde, Mürşid(Hüdhüd)’in peşine takılan diğer kuşlar da mürîdleri temsîl ederler.

Mevlân’a’yı, “okyanus” teşhîsi ile Anadolu’ya uğurlayan Ferîdüddin, Mantıku’t-Tayr’ının da bir gün “Rûmî” sıfat ve renklere bürüneceğini, herhâlde biliyordu. XIV. asrın Anadolu’da meydâna çıkan söz erleri arasında, Gülşehrî de vardır. Gülşehrî’nin yaptığı Mantıku’t-Tayr tercümesi, tercüme olmanın çok ötelerinde şahsîliklerle okuyucuya ulaşacak, bâzı mahfillerde, “te’lif eser” muâmelesi görecektir.

Nîşâpûr’un güneydoğu cihetinde, birbirlerine yakın mesâfedeki türbelerinde yatmakta olan Ömer Hayyâm ile Ferîdüddin Attâr, bize bir başka Nîşâpûrlu tanıdık sîmâyı işâret ederek: “O da bizdendir…” diyorlar. İki mühim şâhidin önünde menkıbelere giren bu Türk büyüğü, Hacı Bektâş-ı Velî’dir.

Süflî Derviş adıyla tanınan Ali Oğlu Mûsâ’nın XV. asırda yazdığı Bektâşî Velâyetnâmesi, Hacı Bektâş-ı Velî’yi Nîşâpûr doğumlu gösteriyor.

Târihî tesbitlere uymasa da, halk muhayyilesinin, bu gönül adamını Nîşâpûr’a bağlaması ve “Horasan Erenleri” zümresine katarak çerâğını Ahmed Yesevî’ye yaktırmasını, en azından bir murâd ediş tarzında değerlendirmek lâzımdır. Böyle olunca da, Nîşâpûr’dan batıya yönelen kerâmet kemendlerini, Anadolu’nun çok ötelerine; Balkanlara, hattâ Tuna sâhillerini tâkib ederek Orta Avrupa ovalarına kadar uzatabiliriz. Zîrâ, anılan bu coğrafyanın her karışında, her menzilinde “Horasan Erenleri”nin ve de Hacı Bektâş-ı Velî’nin hâtırâsını bulmak mümkündür.

Nîşâpûr, târih cephesindeki mevziinde, tahmin edilenden çok daha fazla Türk hamûlesi taşımıştır. Orada yaşananlar, ağırlıklı olarak Batı Türklüğü’ne dibâce sayılmışsa da, diğer cihetlerdeki Türk mâcerâları da az buçuk Nîşâpûr’dan hisse kapmışlardır.

Nîşâpûr, Konya’dan Budin’e, Ahlat’dan Nil vâdisine, İzmir’den Cezâir-i Bahr-ı Sefîd’e gönderilen her tuğrâlû nâmede fîrûze desenler çizmiştir