KELÂM-I RÜŞVETTEN EKONOMİYE

Yahyâ Bâlî

Eskiden, gazetelerin müstakil ekonomi sayfaları yoktu. Ekonomik mahreçli haber ve gelişmeler, ağırlığı nisbetinde, diğer haberlerin yanında ve içinde yer alırdı. Şimdi, sâdece gazetelerin değil, radyo istasyonlarıyla televizyon kanallarının da en çok yer ayrılan bölümü ekonomi oldu. Hattâ, gazetelerin idârî mes’ûliyeti, ekonomi tahsîli yapmış elemanlara verilmeye başlandı. Daha da ilerisi, bugün müstakil ekonomi gazeteleri yayınlanıyor, ekonomi televizyonları kuruluyor.

İnsanın; başta yeme, içme, barınma, örtünme gibi aslî ihtiyaçları oldukça, ekonomik faaliyet de artarak devâm edecektir. Bunların üzerine binâ edilen tâlî ve keyfî ihtiyaçları da torbaya koydunuz mu, ortaya çok girift bir ekonomik manzûme çıkıyor.

Ekonomi, insan için değil midir? Elbette. Başka ne için olacak? O zaman, insan ekonominin hâkimi, efendisi olmalıdır, değil mi? Düz mantıkla düşünüldüğünde, evet! Fakat, hem manzaranın panoramasında, hem de uygulamada, bunun böyle olmadığını görüyoruz. Sanki; mutlu olması, müreffeh olması gereken insan değilmiş de, ekonomiymiş gibi; ekonomi, tek başına hem insanın, hem de millî vicdânın üstüne çıkarılıyor.

Komünizm ve sosyalizmin başını çektiği materyalist ekonomik görüş ile kapitalizmin aslâ rakîb olmadığı, bilâkis ikisinin de insanı ezmek, yok etmek azminde oldukları iyice anlaşıldı. Maddeci, yâni sosyalist, komünist ekonomi, eşyâyı yok edip insanı perîşanlığa sürüklerken; kapitalist ve liberalist ekonomi, insanı eşyânın esîri yapıyor. Dolayısıyla, her ikisinde de infiâle uğrayan, insan oluyor.

Türk ve İslâm târihinin parlak, muhteşem dönemlerine bir bakın. Orada eşyâyı nîmet kabûl eden ve eşref-i mahlûkât tahtında oturan insanı göreceksiniz…

“ Nem, nem şuha! “ çığlığı, İkinci Dünyâ Savaşı’ndan sonra Macarların ağzından çıkıyordu. “ Hayır, hayır aslâ! “ şeklinde Türkçeye aktarılabilecek bu kelimeler, Rus işgâl güçlerine karşı Macar vicdânının gözyaşları olarak dökülmüştü.

Orta ve Doğu Avrupa’da daha önce nice devlet, benzer feryâdlar içinde Rus tahakkümüne girmişti. Yıllarca, adı Demirperde olan robot ruhsuzluğundaki blok içinde tutulan Macar, Romen, Çek, Slovak, Leh, Bulgar ve küçük mikyasdaki daha bir düzine devletçik, nefretlerini büyüte büyüte Rusları seviyor göründüler. Çünkü Rusya onlara: “ Ben

sizin ağabeyinizim, Ağabeyin vazîfesi, kardeşlerini koruyup kollamaktır. Zinhâr, sözümden çıkmayasınız! “ diyordu.

Bu ağabey muhabbeti dolayısıyla, Polonya’da dile gelen bir darb-ı mesel, öteki Demirperde sâkinlerine de ulaşmıştı: “ İnsan, arkadaşını seçme hakkına sâhiptir. Lâkin, kardeşlerini seçemez. Rusya, bizim irâdemiz dışında takdîr edilmiş ağabeyimizdir. “ diyen bu özlü söz, mukadderât ile insan arasındaki trajik münâsebeti pek güzel anlatıyordu.

Rus zulmünü sembolize eden Demirperde’nin ardında, İkinci Dünyâ Savaşı’nda işlenen Alman ünahları vardı.

Demirperde’ye rakîb olarak kurulan Nato’nun bugünkü üyeleri arasında Demirperdeliler familyasından tanıdık sîmâlara rastlanıyor. Ama, bu sefer de Nato’ya demir bulaşıyor, üstelik paslı.

Almanya’nın Batı ve Doğu kısımlarının birleşmesi, siyâsî bakımdan büyük bir adımdı. Fakat, daha önce Federâl, yâni Batı Almanya’da yaşayanlar, bu birleşme sırasında yoksullaştılar.

Birleşme öncesinde Dünyâ’nın en müreffeh ülkelerinden biri olan Federâl Almanya’da, çok yüksek bir hayat standardı vardı. Başta işsizlik ve sağlık sigortası olmak üzere, devletin hâmilik yaptığı ana hususlar, bu refahın temelini teşkil ediyordu.

Yine birleşme öncesinde, demokratik sıfatını taşıyan Doğu Almanya, içinde yer aldığı diğer Demirperde ülkeleri gibi, yoksulluk ve sefâletin zirvesinde bulunuyordu. Ayrıca, Doğu Almanya’nın sâhip olduğu söylenen sanâyi ve teknoloji de, Batı’ya dert açacak, yük olacak derecede hurda sınıfındandı.

İşte bu anot ve katot birleşmesinin faturası, Batı Almanya’nın rahata alışmış insanlarına kesildi. Doğu’yu da Batı’nın standardına çıkarmak, Alman milletine pahalıya gelecek. Aradan bunca yıl geçmesine rağmen, bu denge hâlâ sağlanabilmiş değil.

Almanya’nın alâmet-i fârikalarından biri olan sağlık hizmetleri, emeklilerin kalabalık bir bölümüne bile paralı hâle gelmiş. “Alma mazlûmun âhını / Çıkar âheste âheste. “ sözü, bir def’â daha mı doğrulanıyor dersiniz?

İngiltere ve Fransa ile birlikte AB’nin patronu kabûl edilen Almanya, İkinci Dünyâ Savaşı yıllarındaki günahlarını sevâba çevirmeye çalışıyor.

“ Günâha girmek “ sözündeki günah; deniz mi, bahçe mi? Yoksa köşk mü, saray mı? Öyle ya, girmek fiiline uygun bir mekân olmalı. Orası denizse pek tuzlu, bahçe ise dikenli, saray ise lânetli midir?

Günâhın tabiatında bir câzibe merkezi var. Aksi takdirde, bunca kalabalık cemaati mi olurdu? Haz alınan pek çok işin arkasında günâh merkezleri duruyor. İcrâsı kolay, hedefi yakın, kazancı çekici. Ama, ilerisi için hiçbir garanti verilemiyor. Satış sonrası servisi de yok.

O zaman, niye bu kadar çok günâhkâr var? İşin sırrı ve püf noktası da burada ya… Sevâba rağbet edenler parmakla sayılırken, günâha yığınlar koşuyor.

Gâliba günâh ülkesinin sınırları çok geniş veyâ öyle bir halüsinasyon, serap hâli vukû buluyor ki; darlar geniş, yakınlar uzak görünüyor.

Baklavamıza Yunanlılar sâhip çıkmış. Demek ki, bundan böyle baklava menşe’li günahlarımızdan kurtulacağız. Darısı Yunanlıların başına. Ege’yi, onlar günah denizi yapmadılar mı?

“ Derdimi ummâna döktüm, âsumâna inledim. “ diyen, fakat yine de günahkâr olmaktan kurtulamayanlar arasında politikacılar da var mı?

İnsanların müstahak oldukları pek ağır cezâların, işlenen dil cürümleri yüzünden infâz edildiği, nedense pek fark edilmez. Yapılacak en basit bir hukuk araştırması, insanın çektiğinin dili belâsı olduğunu gösterecektir. Eline, beline ve diline sâhip çıkmak, yücelerden bir meziyet, hattâ fazîlettir. Sivri dilli olmak, fâiline keskin sirkeden fazla zarar verir. Her şeye ve yere dil uzatmak, insanı hayırdan uzaklaştırır. Tatlı dil, yılanın temsîl ettiği bütün kötülük ve acılıkları şekere döndürür. Dilini hayırda, ahsen-i takvîm üzre kullanan insanın ağzından bal akar.

Gül, renginin kaynağını da, esbâb-ı mûcibesini de bilmez. Bülbül de, sesiyle ilgili benzer sorulara kayıtsızdır. Ama, gülün çok çekici rengiyle kokusu, bülbülün dayanılmaz bir sesi vardır. O küçücük, minnacık kuş ufağından, öyle efsunkâr bir ses, nasıl çıkıyor?

Gülle bülbül arasında, insanoğluna mâlûm olan muâşaka, belki de bu aşkın kahramanlarına pek yabancı. Ne gül, ne de bülbül, kendi lisanlarınca böyle bir sevdâya ortaklık yapmadılar. Hepsi, insan mârifetiyle yakıştırılmış hikâyeler.

Gülün ve bülbülün husûsiyetleri kullanılarak meydâna getirilen san’at hamûlesinin tamâmında insânî hissedişler hâkim. Dolayısıyla; gül de, bülbül de insan elinde sermâye olmuş.

Gül gül dedi bülbül güle

Gül gülmedi gitdi

Gül bülbüle, bülbül güle

Yâr olmadı gitdi…

deyişi; firkatin de, hicrânın da, sabrın da, hüznün de güllü-bülbüllüsü. Âdetâ, her harfinde gül kokusu hissediliyor; her hecesinde bülbül şakıması var.

Gül yağını eller sürünür, çatlasa bülbül

mısrâında, bülbülü çatlatan gül yağı, düşmanın değil, dostun tasına kaşık uzatıyor. Yûnus’un bahçesi de baştanbaşa iri güllerle doludur ve bu güllerin etrâfında çok kalabalık bir bülbül korosu, mesâî hâlindedir: Cümle şâir, dost bahçesi bülbülüdür. Süleymân Çelebî’siz, bu dekor eksik kalır:

Cümle zerrât-ı Cihân itdi sedâ,

Çağruşuban didiler kim, merhabâ!..

Türk milliyetçiliği, Türk milletine âit haslet ve özelliklere duyulan bağlılığın adı ise; bu târifin içine Türk’e âit pek çok unsurla birlikte, Türk dilini sevmek de girer. Buradaki bağlılık, saygıdan aşka kadar uzanan dereceler gösterir. Milliyetçilik duygusunun en makbûl çeşidi, elbette, aşk derecesindeki bağlılıktır.

Kelimeler, bizim nâmûsumuzdur. Asırlar içinde meydâna gelen türlü istihâleler sonunda Türkçeye mâl ettiğimiz kelimeler, bayrağımız gibi kudsiyet kazanmışlardır.

Öyle, uluorta hafifliklerle; «Ben yaptım, oldu…, canım böyle istedi…, rûyâmda gördüm, bunu şuna döndürdüm..» tarzındaki tufeylîliklerle, dilde değişiklik yapılmaz. Konuşma ve yazı dilindeki yeni kabûl edişlerin, haklı ve mantıklı sebepleriyle, bu sebeplerin akla ters düşmeyecek açıklamaları olmalıdır.

Adına, ister öz Türkçe deyin, ister uydurmaca, bugün, maalesef bu sakat ve de kakafonik dil; basından – sözüm ona - san’at çevrelerine, akademik unvan taşıyan diplomalı câhillerden dershâne ve okul muhîtine ve oradan siyâsî mahfillere, en üst seviyedeki devlet ricâline, bütün cemiyet semt ve sokaklarından destek almaktadır. Bu takır-tukur dil gayretkeşliği, gördüğü mebzûl rağbet sâyesinde, büyük Türk milletinin dili yerine geçmeye niyetlenmiş bir sahtekârlar diyaloğudur.

Türk örfünde, hiç de hoş tedâîleri bulunmayan kuma getirme, kuma gelme, gitme âdeti var. Bu işi yapan, bu işe mârûz kalan ve bu iş kendine yaptırılan insanlarımız, ortak bir aldatma hikâyesinin kahramanlarıdır. Bir erkek ve iki kadından meydâna gelen kuma kadrosunda, ahlâkî yönden, birtakım sıfatlar hak edilmiştir. Tek mağdûr vardır; o da, bu pespâyeliğe râzı olmanın bedelini öder.

Cevap kelimesi, Türkçe ile izdivâç edeli bin yılı geçiyor. Hangi kuma bezirgânları vesîle oldu da, cevâbın evine yanıtı kuma yaptılar. İmtihan kelimesine mırnav veznindeki sınavı; şart gibi, âdetâ vakıf senedi cüssesindeki dil ser-askerine koşulu; imkân misillû bir keman sesine olanak kabalığını kuma yapan zevksizlikle Türk milliyetçiliğini bir arada düşünebiliyor musunuz?

Bir insan, hem Türk milliyetçisi olacak, hem de bu, hepsi kuma gelmiş kelimelerle konuşup yazacak, olacak şey mi? Türk milliyetçiliği, dilimizin harîm-i ismetine destûrsuz giren kumalardan hesap sorma işi değil midir? Dilimizdeki bütün kumalar kuma gömülmeden, dil nâmûsumuz temizlenemez. Bu temizlik geciktikçe de, sür’atle jaguarlaşıyoruz.

Jaguar, parsın bir çeşidi. Benekli ve daha yırtıcı parsa jaguar ismi verilmiş. Kelime, Dünyâ dillerine İspanyolcadan girmiş. İspanyolcaya da Tupi dilinden alınmış. Tupi, Paraguay ve çevresinde konuşulan bir yerli dili.

Türkiye’de yaşamayan bu yırtıcı hayvanın adını taşıyan lüks otomobil, magazin haberlerine zaman zaman yerleşiyor. Bu otomobilin giderdiği ihtiyaç, aslâ ulaşım, nakliye, trafik kelimeleriyle ilgili değil. Şımarık zenginliğin ve sonradan görme kabalığın sembolü olan Jaguar otomobil, rahmetli cumhurbaşkanlarımızdan birinin siyâsî ikbâl döneminde hayli başını ağrıtmıştı. Hattâ, o yıllarda davul delen jaguar amblemli bir siyâsî parti bile kurulmuştu.

Ne yazık ki, jaguar kelimesi, benekli parsa verilen mâsûm isim olmaktan hızla uzaklaşarak, otomobil markasına ve hazımsız zenginlerin hava atma vâsıtasına dönüştü.

Parası olanın, bu parayı nasıl harcayacağına, elbette kendisi karar verir. Hattâ, bu hükmün geçerliliğinde, bahis konusu olan paranın nasıl kazanıldığı da önemli değildir. Zîrâ, nâmussuzca kazanılan paranın bile, saygı duyulacak bir harcama şekli ve görünüşü, pekâlâ olabilir. Görmemişliğin derecesi, harcama yapılırken ortaya çıkıyor.

Kaliteli mal ve eşyâ kullanmakla lükse yönelik harcama yapmak farklı şeyler. Harc-ı âlem mallar almaktansa, biraz pahalı ama, daha dayanıklı ve standarda uygun olanını temin etmek, muhterem bir davranıştır. Buna, kimsenin itirâzı olamaz. Ama, işin rengi kaliteyi ve standardı aşarak hadsiz-hesapsız harcamaya bürünürse, işte o zaman jaguarlaşıyorsunuz…