FETRET İÇRE FETRET

Yahyâ Bâlî
“ Gemisini yürüten, kaptandır. “ hükmünü, hangi durumlarda vermişler? Bilinmez ama, genellikle fetret dönemlerinin gemisini ve kaptanını akla getiriyor. Yurdumuzun bugünkü ahvâlini fetretten ayrı tutmak, elhak haksızlık olur. At izi, it izine karışmış ki, sormayın. Allah sonumuzu hayır etsin, iyi günlerde değiliz ve yarınlarımızın iyi olacağına dâir bir emâre de yok.

Devenin, sâdece boynunun değil, bütün vücûdunun eğri olduğunu anladığımız devirlere fetret deniyor. Fetretimiz hayırlı olsun!..

Perşembe’nin böyle olacağını Çarşamba’dan tahmîn edenler seviniyor. Ortadaki cenâze alayı manzarasına bakanlar da üzülüyor. Gecenin özellikleri, mutlaka sabâha yansıyor. Sefahat içinde geçirilen gece için: “ Böyle gecenin hayr umulur mu seherinden “ denmemiş mi?

Türkiye’nin eğitim târihinde; dünden bugüne yapılacak bir kalite sıralaması, devamlı bir düşüş grafiği çizecektir. Zorlukları kolaya çevirmek, Türk maarif sisteminin şiârı oldu.

Oldum olası, tâkib edilen eğitim politikası, teferruattan arındırma değil, aksine düz ve boş beyin satıhları meydâna getirme maksadına yöneliktir. Târih ve coğrafya derslerinden bahis açıldığında, okutulan müfredâtın lüzumsuz bilgilerle dolu olduğundan şikâyet edilir ve : “ Bunları öğrenmek isteyen, ansiklopediye baksın. “ diye de reçete yazılırdı.

Geçenlerde, bir televizyon kanalındaki yarışma programına titri araştırma görevlisi olan bir akademisyen (! ) çıktı. Başta yakın târihimizden, pek meşhûr ve de pek mâlûm köşe başı bilgileri olmak üzere; Türkiye’den de, Dünyâ’dan da bîhaber olduğunu, hakkıyla gösterdi. Okulda öğretilmeyen bilgiyi, ansiklopedilerden öğrenme işine, araştırma görevlileri bile vakit ayıramıyorsa, ortada ters giden bir şeyler var demektir ve hemen âcil tedbir alınmalıdır.

Bütün milletlerin, fakat en çok da Türk milletinin, eğitimde yapılacak ciddî ve hacimli ıslahâta ihtiyâcı var. Ama, bu ihtiyaç, çok âcil ve çok lüzumlu. Çünkü, diğer eğriliklerimizin, eksikliklerimizin, çarpıklıklarımızın temelinde de, kocaman eğitim yanlışları yatıyor.

Tembelin mükâfatlandırıldığı, hattâ özendirilerek imtiyazlı hâle getirildiği bir memlekette, kimseyi çalıştıramazsınız. Kapkaç ve bütün hırsızlık çeşitlerinde görülen artışla, ortalığı mantar biter gibi dilenci slüetlerinin işgâl etmesinde, hep bu tembele verilen prim rol oynuyor.

Tembel, zekâ problemi olan insan mânâsına gelmiyor. Pekâlâ, fevkalâde zekî tembellere de rastlanıyor. Tembellikle zekâyı birleştiren bâzı vatandaşlarımız, gayr-ı meşrû kazanç yolları bulmakta hiç zorlanmıyorlar. Bugün Türkiye’de, adına hortumlama denilen bir soygun şekli, holdingleşerek yayılmaktadır. Eskilerin, eğitime terbiye, öğretime de tâlim demeleri boşuna değilmiş…

Bir gazetenin genel yayın müdürü, “ Yazar Olmak İsteyenlere “ başlığı altında, bir dâvet yapmış, siyâsî olmayan yazılar istemiş, şiir gönderilmemesini de ayrıca belirtmişti.

Bu dâveti tâkib eden günlerden birinde, aynı GYM, Türk gazetecilik târihine geçecek bir açıklama yayınladı. Gûyâ, bu dâvete icâbet edilerek, yazılar yağmaya başlamış. Ama, GYM’nin istediği standartta bir yazıya, henüz rastlanmamış. Tek kişilik jüri ilân edilen bu GYM: “ Ben sizden edebî yazı istemedim. “ diye de bir inci saçmış. İşte burada durmak ve nefeslenmek gerekiyor.

Edebî yazı nedir? GYM, niye edebî yazı istemiyor? Bu iki soruya verilecek cevap, Türkiye’de basın âleminin içine düşürüldüğü dramatik tabloyu da vitrine çıkaracaktır.

Edebî yazı diye bir yazı çeşidi olamaz. Çünkü, bunun olabilmesi, aksiyle mümkündür. Yâni, edebî olmayan yazı varsa, edebî yazı da vâr olma hakkına kavuşur.

Kuzum, yazı hilkaten edebî olmak durumundadır. Olamıyorsa, ona yazı demezler. Edebî yazı istemeyen bir gazeteci, bu isteğini, yazar olmak isteyen okuyucularına hitâben dile getiriyor. Arka arkaya kaç garâbet var? Hissedebiliyor musunuz? Bir gazeteci, yazar olmak isteyenlere, edebî yazı yazmayın diyor. Bu fotoğraf karesini, Türkiye’nin alnına cehâlet tabelâsı niyetiyle asmak lâzım.

Gazetecilik târihimizin ilk günlerine baktığımızda karşılaştığımız isimleri alt alta yazın. Şinâsî’den Ziyâ Paşa’ya, Nâmık Kemâl’den Recâîzâde’ye hepsi de tek başlarına ekol olan bu kişiler, kurdukları veyâ intisâb ettikleri gazetelerde hep edebî endîşeleri gözeterek yazı yazdılar. Ama, hiçbir zaman yazdıklarını edebî etiketiyle lânse etmediler. Tıpkı, okuyucularının edebî mi, değil mi diye düşünmedikleri gibi.

Bu ilk temsilcileri tâkib eden Tevfik Fikret, Muallim Nâci, Hüseyin Câhid, Ahmed Midhat, Ahmed Râsim, Mehmed Âkif, Yâkup Kadri, Peyâmi Safâ gibi daha nice edîb, gazete yazıları yazdılar. Yazdıklarının hepsi edebî idi, ama, aslâ böyle takdîm edilmediler. Yazan da, okuyan da, bu kalemlerden çıkacak yazıların edebî değeri hakkında tereddüd içinde değillerdi.

GYM’nin: “ Bana edebî yazı göndermeyin. “ derken neyi kastettiğini anladınız mı? Türkiye’de gazete yazısı edeb dâiresinden ihrâc edilmiştir. Ortada iâde-i itibâr gayretine yakışır bir seviye de yoktur. Çamur dolu bir çukurdaki gazete yazılarına edebî pâyesini, istesek de veremeyiz. Edeb Yâ Hû!..

Mazrûfa değil de zarfa bakanlara formaliteci deniyor. Bütün Dünyâ’da yaygın bir zihniyet. Kişilerin kendi inisiyatifleriyle formaliteci olmaları mümkün ama, bu davranış şekli daha resmî sıfatlarla ortaya konuyor. Bir türlü zarfın içine nüfûz edemeyen nazarlar, beyhûde yere kabukta bekleyip duruyorlar. GYM’nin durduğu nokta da orası.

Formalitecilikten en fazla zarar gören ülke, şeksiz-şüphesiz Türkiye’dir. Eskiden öyle idi, el’an öyle. Korkulacak bir durum belki ama, yarın düzeleceğine dâir umut da vermiyor. Formaliteci, karşısına aldığı vatandaşın çâresizliğinden, ona verdiği ızdırapdan târifsiz zevkler alıyor olmalı. “ Ben neymişim? Nelere kâdirmişim? Vurdum mu oturturum! “ hâlleri, formalitecinin rûh dünyâsına uygun düşüyor.

Devleti ve kânunu vatandaşın mâbudu yapmaya gayret eden formaliteci, adına harekete geçtiği mukaddes mefhûmları da lâçkalaştırmaktadır. Hâlbuki, ne devletin, ne de kânunun böyle bir formalite ve formaliteci sipârişi yoktur. Formaliteciyi, teâmül îcâd etmiştir.

Müfettiş sıfatını taşıyan bir kitle, devletin soğuk yüzünü temsîl eder. Müfettiş, sanki farklı bir anatomiye sâhiptir. O; yerken, içerken, gezerken, yürürken, konuşurken, yazarken belli bir standardın dışına çıkamaz. Meselâ, bir müfettişin; günü, saati, mevsimi düşünmek lüksü yoktur. Dâimâ takım elbise içinde olacaktır. Belli ebâda uymayan kâğıda yazı yazamaz. Ast ise üstüne, üst ise astına hep alesta durmak mecbûriyetindedir.

Bir okulun, duvarlara astığı çerçevelerin arasındaki mesâfe nizâmî ise; Atatürk köşesi, yangın tablosu gibi aksâm, gözü okşuyor ise, iş tamamdır. O okul, müfettiş amcaların pekiyilerini hak etmiştir. Millî Eğitim Bakanlığı müfettişleri, formaliteci neslinin en iyi örnekleridir.

Türk eğitim sisteminin bugün içine düşürüldüğü cinâî çukur, şüpheniz olmasın, formalitelere takılıp kalan müfettişlerin eseridir. Polisiye tedbirlerle okuldaki şiddeti önlemek, mümkün değildir. Tez elden, Millî Eğitim Bakanlığı’nın formalitelerden ve formalitecilerden kurtarılması lâzım. Yoksa, vebâli büyük olacak...

Farsçadan dilimize giren ve yerleşen, birtakım deyimlerde başrolü oynayan endâze, aslında 65 cm.lik bir uzunluğun adı. Ama, dil kovanımızda endâze ile daha birçok bal peteği doldurulmuştur.

Ölçülü olmak veyâ olmamak, endâzeli duruşun görünüşüdür. Endâzelemek tâbiri de, bir bakıma, nizâm sınırına getirip bırakmak mânâsına geliyor. Endâzeyi şaşırmak, pusulayı şaşırmak gibi, ölçüsüzlüğün etiketi olmuş.

Bugün, belki bu 65 cm.lik uzunluk ölçüsü, günlük hayatta kullanılmıyor, lâkin, özellikle memlekete siyâsî nizâm verme mevkiinde bulunanların, endâzeden uzak durmamaları lâzım.

Her şeyin endâzesi gibi, dilin endâzesi de var. Hem de; milimetrik, hassas aralıklarda. Yaşadığımız arabesk ağırlıklı günlerde, üstelik en yüksek râkımlı yerlerde, söz endâzesi kullanılmıyor. Varsa-yoksa külhanbeyi kılıklı salvolar. Fakat, burada da eski külhanbeyi tavrını özlüyoruz. Çünkü, onun bile riâyet ettiği bir endâze vardı… O da eskilerde kaldı.

Eski kelimesinin insan zihninde uyandırdığı ilk intibâ, yıpranmışlık, yorulmuşluk; devrini, miâdını doldurmuşluk gibi menfî tedâîler oluyor.

Aslında, böyle düşünmemizi haklı çıkaracak pek çok sebep ve durum var. Mes’eleye sâdece eşyâ zâviyesinden bakarsan ve fizikî seviyeyi aşamazsan, yapılacak başka şey de yok…

Hâlbuki, nice eski, aslâ yenisine değişilmez. Ayasofya’yı, Süleymâniye Câmii’ni Topkapı Sarayı’nı, hangi yeni lehine terk edeceksin?

Tecrübeli insanlarımızı da; ne yaşlı, ne de eski kategorisine koymamalı. Zîrâ, onlar, her dâim yeni olmanın sırrına ermişlerdir.

İnsanın eskiyen tarafı, olsa olsa, vücûdudur. Anatomik yenilik, henüz îcâd edilmedi. Fakat, rûhun eskimeyeceğine dâir, ilâhî garanti belgeleri var. Yûnus’un, eskileri yeni mâdeniyle kalaylayan sözlerine eski diyebilir misiniz?

Her dem yeniden doğarız,

Bizden kim usanası.

Ölümden ne korkarsın?

Korkma ebedî varsın.

Yûnus’un işâret ettiği hikmete nazar edip, ölümden korkmamak gerektiğini bilelim. Ama, eşkıyâya da icâzet vermemeli.

Önceden eşkıyâ dağda ikâmet eder, şakâvetini de dağ etrâfındaki yollarda yapardı. Şimdi öyle mi ya? Köyü, kasabayı, hattâ orta büyüklükteki şehri bir kenâra bırakın, büyük şehir denilen devâsâ yerlerin içi, tıka-basa eşkıyâ ile doldu. Üstelik, bu eşkıyâ gürûhunun çok mühim bir kısmını çocuklar meydâna getiriyor.

Hemen her gün çantasını, cüzdanını kaptıran melûl-mahzûn ortada kalan, cep telefonunu vermek istemeyince trenden atılıp öldürülen, çantasının askısına tutunarak arabaların altında sürüklenen, ezilen insanlarımızı unutabilir miyiz?

Malımız, canımız, nâmusumuz tesâdüflerin elinde. Etrâfımız eşkıyâ ile kuşatılmış. Buna, artık şehir eşkıyâsı mı demeliyiz? Ne dersek diyelim, mes’elenin temelinde yalama olmuş otorite mekanizması var. Maarif sistemimizdeki kanayan yaralar, bahsi geçen fâciâlara

zemîn hazırlıyor. Bu vâdideki en çarpıcı misâl, Anadolu liseleridir.

Türkiye’deki Anadolu liselerinin sayısı, tahminleri alt üst edecek derecede mebzûl hâle ulaştı. 1983de, Turgut Özal’ın ilk başbakanlığı döneminde ve Vehbi Dinçerler’in Millî Eğitim Bakanı olduğu zamanda; eski Maarif Koleji modeli, Anadolu Lisesi adıyla, önce büyük şehirlerde, 1984’de de diğer il merkezlerinde yaygınlaştırılmıştı.

Çağ atlama hamlesinin bir parçası olarak düşünülen Anadolu liseleri, yabancı dille öğretim yapacak okullardı. Daha önce Maarif Koleji iken Anadolu Lisesi’ne çevrilen bir iki okul dışında, bu liselerin hiçbirinde, hiçbir zaman yabancı dille öğretim yapılmadı, yapılamadı.

Pedagojik olmaktan çok, siyâsî endîşelerle başlatılan sekiz yıllık mecbûrî öğretim uygulamasına kadar, Anadolu liseleri, ilkokul üzerine hazırlık+lise olmak üzere, yedi yıllık okullardı ve iyi bir öğretim kadrosunun eline düşmesi hâlinde öğrenciler, bu yedi yılda iyi yetişme imkânına sâhip oluyorlardı.

Sekiz yıllık mecbûrî öğretim uygulaması başlayınca, Anadolu liselerinin ortaokul kısmı, kademeli olarak kalktı. Geriye, hazırlık sınıfı da olmayan lise bölümü kaldı. Fen ve Anadolu liselerinin imtihanı aynı oturumda yapılmaya başlanınca, eşyânın tabiatı îcâbı Anadolu liseleri ikinci plâna düşüverdi. Eskiden, ortaokulu Anadolu lisesinde okuyan çocuklar, kazanmaları hâlinde bile Fen lisesine gitmeyerek, okullarında lise öğrenimi görüyorlardı.

Siyâsî tarafdâr toplama ve popülist yaklaşma neticesinde, Anadolu liseleri, mantar biter gibi çoğaltılmış,

Anadolu Lisesi tâbiri, eğer farklı bir okul tipinin adı ise, hâlâ niye muhâfaza ediliyor? Anlamak mümkün değil. Ortada fark diye bir şey kalmamış ki… Sayılması imkânsız bir kuru kalabalıkta, hangi farkı bulup da ifâde edeceksiniz?

Ortaokul kısmı olmayan, hazırlık sınıfı kaldırılmış, merkezî imtihandaki öğrenci profilinin kaymak tabakasını Fen liselerine kaptırmış ve köy hacmindeki yerleşim merkezlerine kadar genişletilmiş bir Anadolu lisesi faaliyetinden, eğitim-öğretim adına bir şey beklenir mi?

Bu hususda yapılacak tek şey kalmıştır. Derhâl, Anadolu Lisesi tâbirini kaldırmak. 1983-1998 arasındaki üstün hizmet döneminin hâtırâsını lekelememek ve bu yıllara saygı göstermek için, Anadolu Lisesi’nin vefâtı, herkese duyurulmalı ve milletimize tâziye mesajı yayınlayarak Fâtihâ talebinde bulunulmalıdır.

Zengini fakirleştirerek eşitliği sağlamanın ucuz formülü, eğitimde Anadolu lisesi açarak denendi. Temel hak ve hürriyetleri alçak râkımlı yerlere böyle hapsediyorlar.

Hak ve hürriyetler üzerine yapılan münâkaşa, târih boyunca içi boş olarak kaldı. İnsan tabiatındaki bencillik dozu azalmadıkça, boş kalmaya devâm edecek.

Önce, hak ve hürriyetin târifinde anlaşma sağlamak, sonra da bunu temin veyâ tesise azmetmek lâzım. Fakat, birinci merhale aslâ aşılamadığı için, ikincisine sıra gelmiyor.

Dünyâ yaratılalı beri, herkes, hakkın ve hürriyetin merkezinde kendisini görüyor. Ferdî duruşunda böyle olan insan, cemiyet ve millet hâlindeki görünüşleriyle de aynı terâneyi sürdürüyor.

Fransız İhtilâli’ne zemîn yapılan, insan hak ve hürriyetlerinin sıralandığı meşhûr beyannâme, nasıl sâdece Fransızlara hayat hakkı tanıdı ise, benzerleri de hep aynı yolu tâkib etti.

Dünyâ’daki insan sayısınca hak ve hürriyet târifi var. Türk dilinin, geleneğe bağlı hikemî mîrâsı içindeki:«Her koyun kendi bacağından asılır.» sözü, hür irâde ile kullanılan insan haklarının, yine saygı duyulacak âkıbetini vecîzeleştiriyor.

Yine, artık klâsik cümleler arasına girmiş bir hürriyet sınırı koyma hükmü var: «senin hürriyetin, benim hürriyetimin başladığı yerde biter.»

Bütün bu kul cümlelerine, semâ genişliğinin ilhâmını veren ilâhî târif, en kısa yoldan en özlü mânâ yükünü taşıyor: « Senin dinin sana, onun dini ona.» Kimse kimseyi rahatsız etmez ve de kimse kimseden rahatsızlık duymazsa, orada hak da vardır, hürriyet de…

Hak ve hürriyetin tesisi, ancak azimle, gayretle ve en fazla da insanın nefsini yenmesiyle mümkün olabilir. Aksi hâlde, arkası kesilmeyen bir şikâyet kervânı kurulur.

Şikâyet, insanla aynı yaşta. Arada bir Pollyanna tarzı düşünme şekli de konuşuluyor ama, teâmül şikâyetten yana.

Şikâyetin, psiko-sosyal birçok sebebi, gerekçesi söylenebilir. Fakat, insanı şikâyete sürükleyen en önemli faktör, bu işin kolaylığıdır. Hiçbir emek, gayret, sermâye ve özel kâbiliyet istemeyen bu fiil, nice âdemoğlunu kendine meftûn eylemiştir.

Bir de Nâmık Kemâl’in:

Bâis-i şekvâ bize hüzn-i umûmîdir Kemâl,

Kendi derdi gönlümün billâh gelmez yâdına.

diyerek, mâşerin sesine döndürdüğü şikâyet şekli var. Nerede böyle bir şikâyet vekâleti yüklenilmişse, orada, en mâsûmu riyâkârlık olan fiiller sökün etmeye başlıyor. Cemiyetin sözde şikâyetini sırtlayanların çoğunun foyalı oldukları anlaşılmıştır.

Adı görünüşte şikâyet olan fiillerin bir kısmı, kabahat örtme vâsıtası oluyor. Günümüzün moda tâbiri ile hortumlama ameliyesinin makyaj malzemesi, şikâyet ambalajına konuyor. Bu yüzden, her şikâyeti hakikî sanmamalı. Mâsûm insanların sözcülüğüne soyunanlar, onların asıl şikâyetlerinin farkında bile değildirler. Kendilerine menfaat ve dünyâlık temin etmek için, şikâyet tramvayına binmiş görünürler.

Hak ve hürriyetlerin eksiksiz yaşandığı bir cemiyette şikâyet olur mu? Olmaz tabiî. Ama, o hâkimiyeti temin etmek, gâliba pek mümkün değil. Adı Kaanûnî’ye çıkmış bir Cihân Pâdişâhı bile, bunu lâyıkıyla başaramamıştır. Başarsaydı; hiç, Fuzûlî, alamadığı maaşı yüzünden, Şikâyetnâme adıyla şöhret bulan mektûbu yazar mıydı?

Adâletin sembolü hâline gelmiş Hz.Ömer’in halîfeliği zamânında, tenceresinde taş kaynatan fakirlere rastlanması gibi, bugünün petrol zengini Müslüman ülkelerinin; açlıktan, yoksulluktan ölen din kardeşlerine bîgâne kalmaları da şikâyetin gücündendir.

Ne desek, ne yapsak şikâyeti yok edemiyoruz. O, dün olduğu gibi, bugün de söz meydânının zafer tâkı. Muhtaç da şikâyet ediyor, servet içinde yüzen de. Herhâlde, insan fıtratında çok kuvvetli bir şikâyet boyası var. Doğumdam ölüme, beşikten mezâra taşınan bu boya; günahlarımız, sevaplarımız, ibâdetlerimiz, kabahatlerimizle aynı küfede barınıyor. Kim bilir, belki şükretmesini bilemediğimiz için şikâyete sevdâlanıyoruzdur. Az şükreden, çok müştekîdir.

Üzerinde durulması gereken bir önemli husus da, şikâyetin yapılış şekli, yâni takdîmidir. Âdâbına uygun bir şikâyet, muhtevâsı boş bile olsa, saygıderğerdir. Fakat, kasıtlı şikâyet ehli, danışıklı ve pazarlıklı duruşuyla:

Kasdım odur şehre varam

Feryâd ü figân koparam

demektedir.