Değişen değer yargıları

Turan Kazanlı
BEN, Cumhuriyet’in ilk yıllarında (1927) doğduğum için özellikle ilkokul ve ortaokul sıralarında yoğun bir Atatürkçülük bombardımadına tabi tutuldum, pek çok çağdaşlarım gibi... Bu bombardımanı aynı zamanda mazinin kötülenmesine hattâ lânetlenmesine kadar götürenler de vardı. Ama bu ilkokul, ortaokul sonra da lise ve üniversitede verilen Atatürkçü eğitim sisteminin bir özelliği de vardı: Asırlardır İmam Gazalî yorumunun etkisinde kalıp düşünmeyen, bir Mutezile’den bir Matûridî’den bile habersiz durağan Türk kafalarına, “neden-niçin-nasıl”ı sokmuş ve Türk Kafası’na, pozitif-düşünme, analitik-düşünme, diyalektik düşünme yeteneğini kazandırmış; yani –birçoğumuzca hâlen ve maalesef lânetlenen– Batı Aydınlanmasının yolunu açmıştır. Şeriatçı da denebilecek bir düzeyden(1) Türk Kafası’nı kurtarmak için dozu kaçırılmış bu eğitim sistemi, yani kısaca pozitif düşünce sistemi –niteliği gereği- kendisinin de eleştirilebilmesini beraberinde getirmişti. Hegelce ifade etmek istersek, yani zaman içinde şeriatçı düzene, Gazalî mantığına antitez olarak oluşturulan –aşırı– Atatürkçülük zamanla senteze dönüşmüş ve aşırılıklarından arınmıştır. Nitekim Osmanlı’nın kötülenmesi tedrisatından geçen ben artık onları hata ve sevapları ile kabulleniyor ve onlara Osmanlı-Atalarım, diyorum. Zaten ben sonuçta iki Osmanlı’nın çocuğuyum... Bu giriş bölümünü şöyle bağlamak isterim: Müspet düşünceye dayanan eğitim sistemi sonuçta kendi aşırılıklarını da kendisi deşifre etmiş ve yerine sağlam oturmuştur. Ben onun içindir ki bilinçli bir Atatürkçüyüm ve onun manevî mirasına, yani Bilim ve Us’a, ilim ve akla sahip çıkıyorum...

Bilim ve us bize toplumu da incelememizi öğütlüyor. Her toplumsal olayın gerisinde yine bir toplumsal nedenin bulunduğunu varsaymalıyız. Batı Kafası(2) fizik ile ilgili olanı metafizik ile çözmeye kalkışmaz. Amiyane bir misâlle, yarın hava nasıl olacak diye sorulduğunda, “Tanrı bilir” demez. Çünkü hava tahmini artık tanrısal(3) bir olay değil tümüyle bilimsel bir olaydır. Toplumsal olayların gerisinde de yine toplumsal olan nedenler vardır. Hür sandığımız irademiz aslında az veya çok plânlanmış, yönlendirilmiş, manipüle edilmiştir. Ve bu süreç her saniye sürüp gitmektedir de... düşüncelerimizin hür olmadığına bir misâl olarak ünlü Bacon’ın idollerini zikredeyim. Zaten bu yazı bilimsel bir yazı da değil...

Bizi yönlendiren kafamızdaki değer yargılarına parametre dersek bu parametrelerdeki değişiklik bizim düşüncelerim mizi ve bu düşüncelerimizin aktif durumu olan davranışlarımızı da değiştirir. Bunun sonucu olarak ilkokulda Osmanlı düşmanı olan ben üniversiteli olarak artık Osmanlı düşmanı olmuyorum. Paradigmaları da kabaca sosyal-politik-ekonomik hayatta alınan örnekler olarak tanımlarsak, bu örneklerin de zamanla değiştiğini görüyoruz. Yine kabaca ifade etmek istersem, Türk-İslâm Sentezi –bence– bir paradigmadır, tutmamıştır ve İslâmcılık’ın lehine ve Türkçülük’ün aleyhine sonuç vermiştir, sentez yerine İslâm bazı Türkçüleri asimile etmiştir. Konumuz da değil...

Ben pek soyut lâflardan hoşlanmam. Onun için somut misâl vereceğim. Bundan önce Orkun’un 56. sayısında “Mozaik hikâyesi ve bir konser” diye bir yazı yazdım ve bu yazımın arkasındayım. Konuyu hatırlatayım: Efes’te Sezen Aksu 30 ağustos 2002 günü bir konser verdi ve mozaik diye –bilmeyerek veya entelce bir marifet yaptığını sanarak veya bilerek– bölücülük vs. yaptı. Ama bence burada dikkate değer başka bir husus var. Bu konseri izleyen ve otuz bin olduğu söylenen kişilerin bölücülüğü alkışladığını düşünmek süper aptallık olur. Efes gibi bir yerde konsere giden kişilerin kültür düzeyinin Türkiye ortalamasının, Tekir yaylasının çok üzerinde olduğu da kesin. Türkiye Brezilya’ya yenildi de birinciliği veya ikinciliği kaybetti diye ağlayan ve yüzü bayrak rengi boyalı kızımız da belki o konserde Aksu’yu alkışladı. Yani demek istiyorum ki, konserin gizli ve sinsi bir mesajı dahi olsa bu otuz bin kişiyi –kesinlikle– Türklük sevgisinden yoksun sayamayız. Peki o toplum neden reaksiyon göstermedi? Çünkü toplumun parametreleri değişmekte. Çünkü toplumumuzun bir kısmı bilgi çağının kapsama alanı içinde ve de çağcıl ve sağlıklı kesim bu! Bu çağda masaya yumruğunu vurup ben de varım diyecek insanlar bunlardır. Kanaatim odur ki o insanlar müzik ile politikayı ayırdı ve tolerans gösterdi. İki şeyi birbirine karıştırmamak aslında olgun insan tutumudur.

Geçenlerde Hasan Pulur’un Nâzım Hikmet hakkında 26 aralık 2002 tarihli yazısı vardı Milliyet’te. Gerçi yazı, Nâzım Hikmet’in mezarı Moskova’da kalsın, getirilirse mezarı burada tahrip edilir, gibi garip bir ifade ile bitiyor idiyse de, işin can alıcı noktası, Pulur’un genelde şair Nâzım Hikmet ile komünist Nâzım Hikmet arasında bir ayırım yaptığı idi. Müteveffa Türkeş’in de Nâzım Hikmet’ten bir şiir okuduğunu hatırlıyorum.

Televizyonlarda gençlerin de katıldığı programlar yapılıyor. Bazı militan, küstah ve seviyesiz çıkışlar bir tarafa bırakılırsa gençlerin önceliklerinde değişim olduğu görülüyor. Belki de ben üniversiteden çıkalı yarım asırdan fazla olduğu içindir ki bazı gençleri militan, küstah ve seviyesiz buluyorum.

Bütün bunları neden yazdım? Çünkü fırsat düştükçe tekrarladığım bir husus, Türkçülük’ün de yeni parametreli ve yeni paradigmalı toplumu zamanında tanıyarak, algılayarak kendini revize etmesidir. Yoksa bir Türkçü köktenciliği oluşur ki Türklük’ü yücelteyim derken evdeki bulgurdan ettirir. Benim kabaca hamaset edebiyatı dediğim kuru ve boş lâflarla bir yere varılmaz bu çağda. Olsa olsa bu modern Hasan Sabbahlık olur ve sadece ve sadece bundan Hizbullah’ın Türkçü(!?) versiyonu çıkar!

Ercilâsun hocamız Orkun’un 56. sayısında “Milliyetçilik ve Çağdaşlık” konulu güzel bir yazı yazdı. Bir husus dikkatimi çekti. Hocamız hep solcuların yanıldığından ve hep Türkçüler’in haklı çıktığından söz ediyor. Bazı solcuların –eski bir tabir kullanacağım– mütenebbih(4) olduklarını dile getiriyor. Bakın bir solcu, Deniz Kavukçuoğlu (Cumhuriyet 20.11.2002) ne diyor: [... Tuhaftı ama biz, Marx’ın ve Lenin’in... yapıtlarındaki görüşlerini... amansızca savunurken, Proudhon’u, Kautsky’i ve onların yazdıklarını... hiç okumamıştık... hem Marx’ın hem de Lenin’in ne demek istediklerini “tam olarak” anlamamıştık... Belki gecikmiş bir “itiraf” olacak ama, Türkiye’de “sosyalist sol”un giderek kuruması bir bakıma bu “tam olarak anlamamanın” ama “anladık sanma”ların da sonucuydu... Fakat okumadan, öğrenmeden, anlamadan “anladım sanmak” yalnızca “sol”a değil, Türkiye’de yaşayan her türlü görüşten insana da özgü yaygın bir davranıştır...] Bir itiraf da benden. Ben de iktisat fakültesinde sosyalizm’in ve komünizm’in ne olduğunu okuyana kadar ne sosyalizmin ne de komünizmin ne olduğunu biliyordum, ama ikisinin de amansız düşmanıydım. “Das Kapital”in bir özetini sadece bir kez okudum. Engels’ten bir iki kitapçık. Lenin’in hiçbir kitabını okumadım. Kafa parametreleri değişmekte, çağcıl olmakta olan altmış yıllık ve üç çeyrek asırlık yaşta bir Türkçü olarak ben de diyorum ki acaba biz Türkçüler’in de mütenebbih olmaya ihtiyacı yok mu? Nitekim hocamız da MHP’nin akıl almaz hatalarını dile getiriyor. Acaba biz Türkçüler’in MHP’nin bu utanç verici yıkılışında hissesi yok mu? Doğrusu ben bir Türkçü olarak Türkçüyüm diyen bir partinin Türkçülük adına yaptıklarını ve yapmadıklarını hazmedemiyorum. Lâf aramızda galiba solcuların çağdaşlaşma katsayısı biz Türkçüler’den daha büyük.(5)

Arkadaşım Celâdet Moralıgil iyi bir konuya değindi. Türk Adamı’nın değişen parametrelerini mutlaka saptamalıyız. Bilinçli ve bilinçsiz olarak bugün Türk toplumu kitle hâlinde Batı’ya yönelmektedir. MHP’nin anti Batı senaryosu sadece acemice bir aldatmaca idi ve tutmadı da. Tekrarlıyorum, Türk toplumunun parametreleri de paradigmaları da değişmektedir. Bunun önünde kimse duramaz ve durmamalıdır da. Yapılacak iş toplumla barışık ve uyumlu bir Türkçülük yaratmaktır. Lutfen, İsmail Gaspıralı’nın, Hüseyinzade Ali’nin, Yusuf Akçura’nın, Ahmet Ağaoğlu’nun, Ziya Gökalp’ın bir asır önceki performansını(6) düşünelim. Bunlar hep ileri düşünceli Türklerdir. Bu Türkler ileri düşünceli bir dâhi Atatürk’ün fikir babalarıdır. Solcularımız eskiden bize faşist derlerdi. Ama biz mütenebbih olmakta aksarsak yakında bize “gerici”, “mürteci” diyecekler, hem de haklı olarak...

DİPNOTLARI

(1) Osmanlı’nın şeriat düzeninde olup olmadığı hakkında tartışma var. Meselâ şeyhülislâm (uzunca bir süre) divana dahil değil. Kararlarda örfler öne çıkabiliyor vs... Veya ben öyle biliyorum.

(2) Batı Kafası demek, Avrupalı, İngiliz, Fransız, Alman vs kafası demek değildir. Batı Kafası demek, Batı’nın yüzyıllar süren düşünsel birikimlerine göre İyi, Doğru, Güzel olarak genel kabul gören düşünsel normlarına göre düşünmek ve bu genel kabuller doğrultusunda davranmaktır. Bu özellikteki bir kafa Londra’nın, Paris’in, Berlin’in göbeğindeki bir profesörde olamayacağı gibi, pekalâ Kongo’daki, Çemişkezek’teki, Tibet’teki sıradan sayılabilecek bir insanda olabilir. Ama Türkiye’yi ele alırsak nasıl millî gelirimiz adam başına Avrupa’nın onda biri kadarsa aynı şekilde Batı Kafalılarımız da Avrupa’nın onda biri kadar bile değil. Veya şöyle söyleyebiliriz: Batı gibi düşünemediğimizden millî gelirimiz de kafamız kadar...

(3) Atmosferdeki olayların kesin bilimsel kanunlara (yüksek basınç-alçak basınç gibi) dayanması ve bunların değişmezliğinin gerisinde bir tanrısal iradenin söz konusu olabilmesi tabiî ki felsefî bir konudur.

(4) Yani uyarılmış, ders almış, aklı başına gelmiş.

(5) Bunun da bence sebebi, Atatürk’ü düşman sayan İslâm’ın, Türk-İslâm Sentezi maskesi altında Türk’ü Atatürk’ten (bilim ve akıldan) uzaklaştırma çabalarıdır ve kısmen başarılı da olmuştur.

(6) Performans diyorum, onların fikirleri hâlâ geçerli demiyorum. Türkçü de olsa, kişileri putlaştırmayalım. Bu selefîliktir, köktenciliktir.