1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

BİZE BİR YÂR-İ GÜZÎN LÂZIM

Yahyâ Bâlî
Görmemişin, cebi biraz para görünce adı maganda oluveriyor. Cesâretin en meşhûr kaynaklarından cehâlet, parayla tanışınca, ortalık maganda haberlerinden geçilmiyor.

Hemen her gün, fâili maganda olan vukuâta kulak ve göz misâfiri oluyoruz. Maç, düğün, bayram, asker uğurlama gibi sosyal faaliyet etiketlerinin yanı sıra,” keyfimin kâhyâsı mısın? “ damgasını taşıyan maganda destanları, hiç fâsıla verilmeksizin söylenmeye, yazılmaya devâm ediyor.

Emniyet mensupları da, bu, devâmlı irtifâ kazanan magandalık suç grafiğinden şikâyet ediyorlar. İlk bakışta böyle bir şikâyet hakkının olmadığı kanaati uyanıyor. Fakat, işin adlî safhasına bakıldığında, Vehbî’nin kerrâkesinin, görünenden çok farklı ölçüleri ortaya çıkıyor. AB’ne yaranma uğruna kadük edilen Türk adâlet sistemi, sübût bulan suç ve suçlular için bile, cezâ tâyininde sıkıntı çekiyor. Ya, duyanı hayrette bırakan hafiften de hafif cezâlar veriliyor veyâ hayreti taaccübe gark eden ilk celsede beraat zaferinin tamtamları duyuluyor. Maganda kurbanlarının feryâd ü figânını dikkate alan herhangi bir mercie rastlanmıyor.

Geçen gün, televizyon kanallarından birinde, artan suç ve suçlu sayısının düşündürdükleri üzerine uzun uzun münâkaşaya oturuldu. Ekrana çıkan ve telefona bağlanan herkes, istisnâsız, iki önemli sebebi, ortaklaşa ifâde etti: “ Eğitim ve adâlet “. Tabiî ki, eğitim, sâdece adâletin değil, akla gelen her türlü sistemin önünde. Okullarımızda yaşanan kanlı-bıçaklı hâdiseler, mes’elenin can alıcı noktasını körlere dahî gösteriyor. Eğitimi böyle olanın, adâletinden nasıl bahsedebilirsiniz?

Eskiden çağ açan bir millet idik. Şimdi devirmekle meşgûlüz. Epeyidir, devirleri devire devire yol aldık; bir de baktık ki, son devrin altında kalmışız.

Edvâr, devir kelimesinin çoğulu. İstanbul’da, Altûnîzâde Câmii’nin bahçesinde, eserin bânîsi İsmâil Zühdü Paşa’nın hayat hikâyesini ve yaptırdığı hayrâtı anlatan bir levha vardı. Altındaki imzâ, Paşa’nın torununa âitti ve ismi Edvâr olduğundan – ihtimâl ecnebî sanmasınlar diye – parantez içinde (devirler demektir) açıklaması yapılmıştı.

İşte, altında kaldığımız yabancılaşma ve cehâlet devri, Edvâr’ı ecnebî zannetme ağırlığına ulaşmıştır. Zühdü Paşa’nın torunu, aslâ incelik ve titizlik göstermek maksadıyla değil, bir vâkıâyı tesbit etmek için parantez açmıştır.

Mehmed Âkif’in meşhûr Çanakkale Muhârebeleri Destânı’ndaki:

Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb

Seni, ancak ebediyetler eder istiâb

mısrâlarına, bir sağlam kültür tuğlası hâlinde oturan edvâr kelimesi, artık kitâbe metinlerinde mütehassıs bekleyen hastaya dönmüştür.

Daha nice hasta kelime ve tâbirimiz, edvârla aynı kaderi paylaşıyor. Öyle çok gerilere gitmeden, fazla derine inmeden, dilimizin en çok kullanılan, en çok deyim ve mecaz kapısı aralayan iki temel kelimesi hayat ve tabiat, bugün maalesef revire yatırılmışlardır.

Hayat da, tabiat da, etimolojik menşei ne olursa olsun, özbeöz Türkçedir. Her ikisinin de arkalarında en az bin yıllık birer söz tapusu bulunmaktadır. Türk târihi ve kültürü, bizim tabiatımızda yeşeren hayatların yekûnudur. Bunların yerine konmaya gayret edilen ve – maalesef – hutbe, vaaz diline kadar sirâyet eden kelime müsveddeleri, tarlamızdaki gök ekinleri biçmektedirler.

Yahyâ Kemâl, Erenköyü’nde Bahâr isimli şiirinde:

Istanbul’un öyledir bahârı,

Bir aşk oluverdi âşinâlık.

derken, acabâ hangi bahâra sesleniyordu? Vaktinde gelen ve özlenen bir bahâra mı? Yoksa, erken geldiği için, berâberinde karamsar yarın düşünceleri de getiren, huzûrsuz bir bahâra mı?

Yahyâ Kemâl’in hayat takvîminde ve bu şiirin kaleme alındığı yıllarda, öyle erken gelişiyle insanları tedirgin eden bahârlar yaşanmıyordu. Hele, şimdiki gibi, Mart ayında Mayıs ve Haziran sıcakları hiç görülmüyordu.

Artık, mevsimlerin husûsiyetleri kayboldu. Yaz günlerinin mikdârı iyice çoğaldı. Eskiden, Ekvator çizgisinde yer alan ülkeler ve bölgeler için: “ Her mevsim yaz. “ cümlesiyle iklîm kartviziti çıkarılırdı. Bugün, Ekvator iklîmine dâhil olan ülkelerin sayısında, inanılmaz bir artış gözleniyor. Türkiye ve bu arada İstanbul da, bu Ekvator hummâsına yakalanıyor.

Sâdece Türk edebiyâtının değil, kendini ve rüşdünü isbât etmiş bütün millî edebiyâtların el üstünde tuttuğu lirizm mevsimi, ilkbahâr. Belli başlı klâsik kalemlerin hemen hepsi, ilkbahâra serenad yapmışlardır. Meşhûr heccâv Nef’î bile:

Erdi yine ürdibehişt, oldu hevâ anber-sirişt,

Âlem behişt-ender-behişt, her gûşe bir bâğ-ı irem

sözleriyle ilkbaharcılar kervânına katılmıştır.

Neylersin ki, zamânenin erken gelen bahârına, aynı romantik yönelişleri pek göremiyoruz. “Ya susuz kalırsak; ya cehennemî bir sıcaklıkla kavrulursak.” diye, hep yaşamadığımız günleri bugünün önüne koyuyoruz. Ne dersiniz? Mevsimlerin vefâ hissi yok mu oldu?

Nâmık Kemâl’in tanınmış romanı İntibâh, ismiyle bugünlerin Türkiye’sine çok mânâlı mesajlar gönderiyor. Hakikî bir intibâha, ne çok ihtiyaç var…

Orhun Âbideleri’nde: “ Titre ve kendine dön! “ diye hâkân dilinden tavsiye alan Türk milleti, şu anda titreyebilmek için uyanmaya muhtaçtır.

Uykuların en kötü ve aşağısı, gaflet uykusu adını taşıyor. Uyanıkken yapılacak onca mühim iş sırada bekliyor ve Türkiye, kulağının zarını patlatacak felâket davulu sesine rağmen uyumaya devâm ediyorsa; bu, - maalesef – hâb-ı gaflettir.

Su uyur, düşman uyumaz darb-ı meselini şiâr edinen Türk milletine ne oldu da, sudan önce uyanamıyor? Birileri, damarımızdan uyku ilâcı zerk etmiş olmalı ki, her tarafımız meflûç bir vaziyette, uyu babam uyuyoruz.

Bir de, gözleri açıkken, ayakta uyumak var. Bu çeşit alışkanlığı olanın, uyuması ile uyanması arasında ne fark olur ki?

İlâhî terminolojide uyku ile uyanıklık; gece ile gündüz; zulmet ile nûr, birbirlerine varlık bahşeden zıddiyetlerdir. Biri olmadan, diğerini anlamak, kavramak imkânı yoktur. Dolayısıyla, yeknesak bir hayat tarzı, bizim millî ve dinî geleneğimizde aslâ yer bulamaz.

Öyleyse, nedir bu dâimî uyku hâli? Emperyalizm; İngiltere, ABD, İsrâil için fazîlet ve Dünyâ’ya ışık saçmak, insanlığa hizmet etmek oluyor; fakat Türkiye’nin maarif sisteminde, Türk’ün dokunmasına ruhsat verilmeyen memnû meyve diye öğretiliyor. Bize, bu çifte standartları yırtacak ve Cihân Hâkimiyeti Mefkûresi’nin, bütün âleme adanmış huzûr nizâmı olduğunu öğretecek bir yâr-i güzîn lâzım…

Bir zamanlar pek moda olan devlet etiketleri vardı. Halk Cumhûriyeti, Demokratik Halk Cumhûriyeti gibi cilâlı, hattâ şeddeli cilâlı kelime yığınları, okuyanda ve dinleyende hayret ülkesinin kapılarını çalma arzûsu uyandırırdı. Cumhûr, halk demekse, Halk Cumhûriyeti ne mânâya geliyor? Halk kere halk mı denmek isteniyor? Peki, cumhûriyet mefhûmunda demokrasi yok mu? Olmaz olur mu? Demokrasi, cumhûriyetin Yunancası. Demek ki, Demokratik Halk Cumhûriyeti sözünde, arka arkaya üç def’â halk kelimesi tekrarlanıyor. Yâni, halk üzeri üç veyâ halk küp formülü veriliyor.

Bütün bu lâf kalabalıkları, aslında ayıp örtme, kabahat gizleme operasyonundan başka bir şey değil. Normal ve insanı merkeze alan ölçüler içindeki bir rejim, taşıdığı etiketle ağırlık, ciddiyet kazanmaz. Aksine, ona ciddî sıfatını verecek olan, insana yönelik uygulamalarıdır.

Dünyâ’nın yakın geçmişinde, Demirperdeliler familyasına dâhil nice devlet, bu kat kat halklanmış isimlerle anılıyordu. Lâkin, en tabiî ve mâsûm insan haklarının yamyassı edilip demirden perdelere yapıştırıldığı yerler de, hep bu halklı halt ülkeleriydi.

Lâfla peynir gemisi yürümediği gibi, demokrasi de gelmiyor. Türkiye’nin hâl-i hazırdaki idârecileri, arka arkaya çıkarılan plânlı, programlı devlete kafa tutma hareketlerine hep lâfla demokrasi şarkıları bestelemeye çalışıyorlar. Söylediklerine kendileri de inanmıyorlar ama, rejisör mevkiindekiler: “ İnanmasanız de inanmış gibi görünün, yoksa size Dünyâ’yı dar ederiz! “ diye aba altından sopa gösteriyorlar.

Görmeyenlere eskiden âmâ deniyordu. Şimdi, kör sözü de bitpazarına gönderildi. Artık moda tâbir, görme engelli. Aynı metodla sağıra da işitme engelli sıfatı yakıştırılıyor. Şakayla karışık olarak, kel yerine tarama engelli takılması, tebessümlere sebep oluyor.

Anatomik ârıza dolayısıyla gözün göremez hâle gelmesi, tıbbî körlüğün târifi. Fakat esas körlük kalb, beyin ve gönülde meydâna gelen körlüktür. Zîrâ, gözü görmeyen nice insan, görenlere parmak ısırtacak iş ve eserlerin altına imzâ atarken; gördüğü zannedilen sayıya gelmez çoklukta insan yığını, bakar kör durumundadır.

Milletlerin hayâtını en fazla etkileyen bakar-körlük, elbette siyâsî körlüktür. Türkiye’nin yakın târihinde ve hâl-i hazırında o kadar çok siyâsî kör var ki, mantar biter gibi çevremizi sarmışlar.

Göz rahatsızlıkları; yakını, uzağı görememek, renkleri ayırt edememek vs. şeklinde sıralanıyor.

Bütün Dünyâ’da büyük devlet adamı sıfatına lâyık görülen ve saygı duyulacak mevkilere oturtulan insanların, şahsî özelliklerindeki farklılık ve zıtlıklara rağmen, bir ortak yanları vardır: Uzak görüşlülük… Bu vasfa sâhip olmayana büyük devlet adamı denmiyor.

Uzak görüşlü olmanın, standart ve komprime bir formülü yok. Muhtelif yollardan bu ana caddeye çıkmak mümkün. Fakat, geçmişini iyi bilmeyenler, târihinin analizini yapamayanlar, uzağı görme hassasına da sâhip olamıyorlar. Yahyâ Kemâl’in:

Ne harâbî, ne harâbâtîyim,

Kökü mâzîde olam âtîyim.

mısrâlarına sığdırdığı mânâ, uzak görüşlülüğün en güzel târiflerinden biri.

Bugün yaşamakta olduğumuz ve her biri hayâl kırıklığından ibâret gelişmelerin temelinde, târihimizi bilmemek gafleti ve cehâleti yatıyor. Bu yüzden, Türkiye, maalesef siyâsî körlerden bir türlü kurtulamıyor.

İslâm imiş devlete pây-ı-bend-i terakkî

Evvel yoğ idi, işbu rivâyet yeni çıktı.

diyen Ziyâ Paşa; İslâmı, ilerlemenin önünde görenlere sesleniyordu. Tanzîmât döneminin asrîlerine söylenen bu söz, bugünün ölçü veyâ ölçüsüzlükleri yanında ne kadar mâsum ve hafif kalıyor.

Tanzîmât hareketinin hükümdârı olan Sultan Abdülmecîd, günümüzün kozmopolitlik bezirgânları yanında ne kadar Müslümanca tavırlar içindedir. Fâtih semtindeki Hırka-i Şerîf ve Ortaköy’deki Mecîdiye(Ortaköy) câmilerini yaptıran bu pâdişâh, aynı zamanda da Halîfe-i Rûy-ı Zemîn’dir.

Taşıdığı hürriyetperver fikirler ve kaleme aldığı bâzı yazılar dolayısıyla, Batıcı çevrelerce sembol isimler arasına konan Ziyâ Paşa, devletin ilerlemesine İslâmın engel olduğunu söyleyenlere karşı çıkacak kadar vicdan ve insaf sâhibidir.

İslâma rağmen ilerleyeceğimizi zannedenlerin şerrinden Allâh’a sığınırız.

Teknik, maddenin insan emrine verilişindeki şekilleniş ameliyesi, teknoloji de bu ameliyenin sistemi. İnsanın yeryüzünde görünmesiyle berâber, maddeye hükmetme çabası başlıyor. Dolayısıyla, tekniğin yaşı, insanla aynı. Ama, teknolojinin kat’ ettiği mesâfeyi ele alırsak, insanlık târihinde pek çok hayret sayfası açılır.

Pers İmparatoru Kambiz, Makedonya Kralı İskender, Yavuz Sultan Selîm ve Napolyon Bonapart’ın ortak yönleri, Mısır’a sefer düzenlemiş olmalarıdır. Bunlardan Kambiz M.Ö.6. yüzyılda, İskender M.Ö. 4.yüzyılda, Yavuz Selîm 16. yüzyılda, Napolyon 18. yüzyılın sonu ile 19. yüzyılın başında yaşamışlardır. Kambiz’le Napolyon arasında 2400 yıllık bir zaman farkı bulunmaktadır. İnsan ömrü açısından ve devletlerin siyâsî târihleri bakımından çok uzun bir dönem olan bu süre zarfında, teknolojide çok büyük farklılıklar olmamıştır. Kambiz’le Napolyon’un arasına İskender ve Yavuz’u da koyalım ve bunların esas ülkelerinin topraklarından Mısır’a yürüyüş şekillerine bakalım. Ortaya çıkacak Mısır’ı ele geçirme hikâyelerinin; kullanılan âlet, edevât bakımından birbirine ne kadar benzediğini göreceğiz.

Yavuz’dan başlayarak, barut gücünden faydalanma teknolojiye yansıyacaktır ama, 1516’dan 1800’lerin başına kadar geçen koca koca asırlar, Napolyon’un silâh ve ulaşım seviyesini çok yukarıya çıkarmayacaktır.

Kambiz ve İskender Mısır’a nasıl ulaştıysa, Yavuz’la Napolyon da, aşağı-yukarı öyle ulaşmışlardır. İnsan ve hayvan gücünden faydalanan kara harekâtı ile rüzgâr ve kürek mârifetine bağlı deniz harekâtı, Napolyon dönemi de dâhil olmak üzere, değişmemiştir. 19. yüzyıl ortalarından itibâren elektrik ve motorla tanışma ameliyesi, sonraki dönemde maddeyi parçalayan bir sür’ate ulaşacaktır. 2400 yıl yerinde sayan teknoloji; buhar, elektrik, atom devrelerine sırıkla atlamıştır.

1918’de sona eren I.Dünyâ Harbi ile 1939’da başlayan ikincisi arasında sâdece 28 yıl vardır. Ama, bu iki Dünyâ savaşının teknolojileri, aslâ birbirine benzemez ve sonraki öncekini tekrarlamaz. Yükselen teknoloji, aynı zamanda savaşlardaki insan kayıplarını da, akıl almaz sayılara çıkarmıştır.

Cep telefonu ilk çıktığında, elimize aldığımız âletin ağırlığı, parmak kaslarını yoracak kadar fazlaydı. Şimdi, pek çok mahâreti, tüy hafifliğindeki mâden parçasının içine yerleştirdiler. Bir tek âlet, nice vazîfeyi aynı anda yerine getiriyor. Fakat, buna rağmen insan, bunların nasıl bir yıldırım hızıyla eskidiğini görüyor. Artık, günümüz insanının yaşadığı her sâlise bir teknoloji naaşına şâhitlik ediyor. Zamânımız, teknoloji mezarlığı hâline geldi.

Diyorlar ki, bütün bu gıpta edilecek teknik adımları, insan beyninin %25’lik kısmı gerçekleştiriyor. Geride kalan %75’lik tembel bölge, henüz faal değil, Bırakın %100’lük bir beyin faaliyetini, çalışan %25’e bir o kadar daha eklense, emin olun, mevcut ulaşım araçları - füze dâhil- battal olur. İnsan ışınlama işi, fantezi olmaktan çıkar. Kâtib Çelebî’nin naklettiği Arap atasözü: «Kellimün nâs alâ kadri ukûlûhum.» diyor. Yâni: «İnsanlar, akılları derecesinde konuşurlar.»

Fuzûlî de aynı kanaati paylaşanlardan. «Selâm verdim, rüşvet değildir deyû almadılar.» diye başlayan meşhûr Şikâyetnâme’sinde, sosyal yaraların en onulmazına atıf yapıyor.

Hikâye mâlûm. Kaanûnî Sultan Süleymân’ın Hicrî 940, Milâdî 1534 yılında düzenlediği ve Irakeyn Seferi diye bilinen askerî harekât içinde, Bağdad’ın fethi de vardır. Büyük Selçuklu Sultânı Tuğrul Bey’den 479 yıl sonra Bağdad, ikinci bir Türk fâtihle karşılaşmıştır. Tabiî ki, bu fetih işi, sâdece siyâsî mânâ taşımaktadır. Yoksa, Bağdad ve çevresinde Türklerin yaşamaya başlaması tâ 8. yüzyıla, Abbâsîler dönemine kadar uzanıyor. Bağdad yakınlarında kurulan Samerra ordugâh şehri, Abbâsî hizmetindeki Türk askerlerine hasredilmişti.

Neyse, Kaanûnî 1534’de Bağdad’a girdiğinde, şehirde hatırı sayılır bir Türk nüfûs yaşıyordu. Bunlardan biri de, şâir Fuzûlî idi. Fuzûlî’nin şöhreti, daha Kaanûnî buraya gelmeden, bütün Türk-İslâm dünyâsına yayılmıştı. Adının bilinme sâhası ne kadar zenginse, büyük şâirin bütçesi o kadar fakirdi. Zarûret içinde yaşıyordu. Belki de, şiirdeki kutuplara doğru seyahatinin itici gücü, bu fukarâlığı idi.

Kendisi de Muhibbî mahlâsı ile dîvân hacminde şiirler yazan Kaanûnî, Bağdad’da bulunduğu günlerde, Fuzûlî ile tanışmak ister. Muhibbî ile Fuzûlî’nin karşılaşması pek şâirâne olur. Karşılıklı, birbirlerinden mısrâlar okurlar. Hattâ Fuzûlî, Osmanlı Hükümdârı’nın Bağdad’a girişine:

Geldi Burc-ı Evliyâ’ya Pâdişâh-ı nâmdâr

târihini düşürür. Bu mısrâın ebcedle karşılığı 940’dır.

Bu müşâarenin bir hâtırâsı olmak üzere, Kaanûnî, maddî sıkıntı çektiğini öğrendiği Fuzûlî’ye Bağdad Vakıflar İdâresi’nden ödenmesini fermân ettiği bir maaş bağlar.

Pâdişâh Bağdad’da iken maaşını almayı saygısızlık ve görgüsüzlük addeden Fuzûlî, Cihân Sultânı’nın Istanbul’a azîmetinden sonra Vakıf İdâresi’ne gittiğinde, başına kaynar sular dökülür. Zîrâ, buradaki memurlar, Pâdişâh fermânına rağmen, şâirin maaşını ödemek için rüşvet istemektedirler. Rüşveti vermeyen, maaşını da alamayan Fuzûlî, karşılaştığı sevimsiz durumu, mektup şeklinde kâğıda döker ve vakıfların bağlı bulunduğu Nişancı Celâlzâde Mustafa Çelebî’ye gönderir.

Her şeyden önce, Fuzûlî’nin kaleminden çıkan diğer kelime yekûnu gibi, bu mektup da bir edebî şâheserdir. İşin o yönü, kalemi tutan elin ve o ele hükmeden beynin kâbiliyetiyle ilgilidir. Fakat, mes’elenin bir de sosyal yönü vardır. Kaanûnî Devri, pek çok bakımdan zirveyi göstermesine rağmen, rüşvet gibi bünye oyucu birtakım mazarrat da bu devirde görülmeye başlanmıştır.

Cenab Şahâbeddin’in Tiryâkî Sözleri’ndeki şu cümle, bu duruma pek uygun düşmektedir: «Yüksek tepelerde kartal da, yılan da bulunur. Biri oraya uçarak, diğeri ise sürünerek gelmiştir.»