Bir kitap ve Ülkücüler

Ayça Yıldız Tanrıdağlı
VATAN gazetesinin “Nereye gitti bu ülkücüler?” adlı yazı dizisini -internette olmadığından- okuyamamıştım, çok da merak ediyordum. Kısa bir süre sonra yazar Ruşen Çakır’ın akıllı davranarak konuyu, elektronik mektupları da katarak, kitaplaştırdığını duydum ve kitabı okudum. İlk izlenimim 1999’da yüzde 18 almış bir partinin hem içinin hem de dışının oldukça kof olduğu şeklindeydi. Doğrusu fikir diye ileri sürülen şeyler içinde fikir kırıntısı aradım, ama nafile, yoktu çünkü. Bu yargımdan belki Prof. Özdağ’ı bir derece uzak tutabilirim. Hiç olmazsa sistematize etmeğe çalışmış ileri sürdüklerini. Zaten ben Özdağ’ın oldukça ayrıntılı fikirlerini Türk Yurdu’nda ve Yeniçağ’da daha önce okumuştum. Özdağ’ın tekrarladığı bir husus da Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp gibi düşünürlerden sonra Türk Milliyetçiliği’nin bir düşünür yetiştirememiş olması. Haklı sayılabilir, çünkü Türk fikir hayatı, şu lânetlenen ama bir türlü vazgeçilemeyen Batı fikir hayatını, hep geriden izlemeye çalışır. Bu dediğim, sağa nazaran Batı fikir hayatını daha yakından izleyen ve daha az okuma özürlü olan sol için de geçerlidir. Batı kaynaklı fikirlere, zaten başka kaynak da yok, hemen karşıt olmayı da aşarak düşmanca reddiye ile yaklaşırız. Hududumuzu geçer geçmez onlarca irili ufaklı ulusları hemen ya kâfir ya emperyalist parantezinin içine alıveririz. Bu önkabule son zamanlarda çok değerli Halil İnalcık hocamız da katıldı. Böylece de başta daha birinci raunda kötü başlarız. Neyse... Konumuz bu değil zaten... Üstat Reha Oğuz Türkkan, hayır fikir üretildi, diyor ve kendi kitaplarını dile getiriyor. Ben de utanarak onun son kitaplarını henüz okumadığımı itiraf ediyorum, huzurlarınızda. Kısaca şunu da ekleyeyim, şahsen bazı veya pekçok fikirlerine katılmasam da, Turhan, Güngör, Kösoğlu, Kafesoğlu, Topçu gibi akademisyenlerimiz ve Atsız, Türkkan, Arvasî gibi düşünür ve aksiyon adamlarımız var. Özdağ hocamızın bu gibi adları zikretmeyi ihmâl ettiğini düşünüyorum. Türkçüleri şu veya bu şekilde eleştiren Türkçülük dışı entelekyayı da saygı ile anmamız gerek. Bana şahsen bu entelekyanın hamasî değil argümanlı düşünme yöntemi bakımından yararı oldu.

Önce Ruşen Çakır’ın kitabından yaptığım ve beni şoke eden bir tespit ile başlıyorum. Zaten beni bu yazıyı yazmaya iten değil zorlayan sebep de o işte! Kitabın baş tarafında yer alan MHP’nin eski veya yeni beyin takımı(!?) klâsik yuvarlak lâflar dışında bir şey söylemedikleri gibi ağızlarından “Mustafa Kemal”, “Atatürk” gibi sözcükler de çıkmıyor. Yazar Çakır kitabın 12. sayfasında “resmî aday” Taner Ünal’ın kendisine “Kemalist bozkurt” dendiğini belirttiğini yazmış. Ama o da kitabın 25. sayfasında yedi satır içinde “kemalizm”den hiç söz etmemiş. “Emperyalizme karşı adayım” demiş. Öncelikle emperyalizmin yerli-yabancı tüm kollarını kesecekmiş! Solun şu bıktırıcı hiç eskimez “emperyalizm” sözcüğü şimdi de sağın sakızı olmaya başladı. Bir bakıma “küffar”ın solcası, lâikçesi oldu, geçiyorum... Erbakan ve taifesinin ve onun uzantısı Recep Beyin taifesinin Atatürk’e ve onun ilke ve inkılâplarına alerjisini hattâ nefretini biliriz ama doğrusu Türkeş ekolü mensuplarının bu unutkanlıklarını(!?) bağışlamak mümkün değil. Galiba ülkücüler ortaya atılmış olan “Türk-İslâm-Sentezi”ni çok hatalı(!?) yorumluyorlar, aman dikkat, zira “sentez” deki “Türklük“ unsuru mikroskopik hâle geldi, sonra evdeki bulgurdan da olmasınlar! Hiç olmazsa “Türkiye’yi muasır medeniyet seviyesine çıkarmak”tan söz ederken bu fikrin banisini ve uygulayıcısını, en büyük Türk milliyetçisi Atatürk’ü ansalardı! Atatürk, doktrininin (bence Kemalizm bir doktrindir, yani uygulamalı ideolo oji) son aşamasını uygulayamadan, yani Türkiye’yi çağdaş uygarlık düzeyine ulaştıramadan aramızdan ayrıldı ve çok iyi başlamış olan bu süreç, sonra Menderes tarafından yavaşlatıldı, durduruldu ve Türkçe ezanın kaldırılmasıyla başlanarak baltalandı. Gelinen şimdiki iyi kötü nokta Cumhuriyet’in ilk yıllarının kazandırdığı dinamizmdir. Bakın Türkiye gazetesinin 15.09.2000 tarihli nüshasında tarihçi Yılmaz Öztuna “Tarih perspektifi” adlı başyazısında ne diyor: “Atatürk hedefi, şaşmaz bir doğrulukla saptadı: Muâsır medeniyet seviyesi. Yaşasa idi çoktan AB üyesi idik. Hele 1975’te Yunanistan’la beraber davet edildiğimiz zaman 10 yıl müddet istemek gibi telâfi edilmez bir hatâya düşmesi imkânsızdı. Milliyetçilik, Türk milletini yüceltmek ve refaha kavuşturmaktır. Bu tarihî teklifim üzerine Türkeş’le mutabık kalmıştık (dördü hayatta 5 de şahidim var)”. Bu alıntıyı biraz da Türkeş’in, bazı politik tavizlerine rağmen, kesin Atatürkçü olduğunu vurgulamak için yaptım. MHP ve Ülkücülere diyeceğim şu: Atatürk doktrininin bulunmadığı yerde Türk milliyetçiliğinden söz edilemez. Atatürk’ün gerçekleştiremediği ikinci basamak, yani çağdaş uygarlık düzeyine ulaşma ancak ve ancak birinci basamakta gerçekleştirilen ilke ve inkılâplara sahip çıkılarak gerçekleşebilir. Süreyya’yı çarşaf içinde koşturmağa; Süher-Güler Pekiner kardeşleri umacı gibi piyano başına oturtmaya; Sertap Erener’i; Suna Kan’ı; İdil Biret’i şalvarlamaya kalkan bedhahlar var da... Bu meyanda ekleyeyim. Atatürk’ün şahsen bir ideoloji veya doktrin bırakmak istemediğini, bunun “fikrî donma” olduğunu düşündüğünü biliyoruz. Zaten, muasır medeniyet seviyesine ulaşmak hedefi donmaya karşı devamlı bir dinamizmdir, bir diyalektik süreçtir. Nas yok akıl var... Nas kısır, akıl doğurgandır...

Ruşen Çakır, röportaj esnasında ve sonunda kendisine 376 mektup geldiğini bildiriyor ve bunları kısaltarak okuyuculara da sunuyor. Çoğu yavan, fikir özürlü ve yoksunu bu mektupları da okudum, içinde Bahçeli vs. gibi adlar geçmese mektupları AKP’liler yazmış sanki(1) ve heyhat! 376 mektup gönderenden sadece evet sadece 3 tanesi Atatürk’ten bahsetmiş! İşte bu beni kahretti! Yüzde bir bile değil... Ve, tabanı ve tavanı en büyük Türk milliyetçisi Atatürk’ten bihaber bir parti baraj altında kaldı diye sevindim. Atatürk’ü takdir etmeyen ve yeri geldiğinde onu saygıyla anmayan kişi bence Türkçü olamaz. Dikkat edilirse “yeri geldiğinde” şartını koydum. Ben de olur olmaz yerlerde Atatürk’ün adının telâffuzunu doğru bulmuyorum. Ancak, Atatürk’ün gözardı edildiği bir Türkçülüğü ben düşünemiyorum. Hattâ bazen AKP içindeki ve İslâmcı basındaki ülkücü kökenlileri de hesaba katarak, galiba MHP ve Ülkücüler, cemaatçi ve Türkiyeli(!?) AKP’nin “şimdilik” Türkçü versiyonu diye düşünüyorum.

Ve, Ruşen Çakır kitabının 178. sayfasında şöyle bir saptama ve öngörü de yapıyor: “Bu gidişle, hareket içinde Türk-İslâm ülkücüleriyle Türkçü/Turancılar arasında ideolojik bir ayrışma yaşanması şaşırtıcı olmaz.” Benim 376 mektuptan çıkardığım sonuç (ki ben onu küçük bir kamu oyu araştırması gibi değerlendirdim), MHP-Ülkücü kombinezonunun yarıdan fazlasının, Türk-İslâm-Sentezi etkisi ile, AKP içinde erimeğe hazır bir zihniyette olduğu; diğer kısmın ise Türk-İslâm-Sentezi öncesi (seküler/lâik) Türkçülük ve Turancılığına yatkın olduğu merkezinde. Belki de yakın bir gelecekte bu farklılık, yani AKP’ye yakın ve yatkın Türk-İslâm-Sentezciler ile (doğal olarak Kemalist doktrin yandaşı) seküler/lâik Türkçüler/Turancılar arasındaki farklılık su yüzüne çıkacaktır. Ortodoks sünnî akideli AKP’nin ve bu bakımdan aynı zihniyetteki Türk-İslâm-Sentezcilerin dışladığı Alevî Türkler de kısmen şimdiye kadar itildikleri soldan ayrılıp (seküler/lâik) Türkçü/Turancı oluşuma katılacaklardır. Anne-babamdan duyduğum kadarıyla ben de Sünnî ve Hanefîyim ama -belki töreleri ve hattâ kanı itibarıyla benden daha fazla Türk olan- Alevî Türklere revâ görülen dışlamayı asla kabul edemiyorum. Bu özbeöz kitle muhakkak Türkiyeliliğe değil Türklük’e kazandırılmalıdır. Katı Sünnî yorumlu bugünkü MHP ve Ülkü Ocakları bu ortamı haiz değildir, her ne kadar ağızlarda bir “Alevî kardeşlerimiz” sakızı varsa da... Alevî İslâm yorumu zaten bir protesto yorumudur, yani onları İslâmın Protestanları da sayabiliriz, Batının Katolik ve Protestanlarına benzeterek... Kanımca onlar çağcıllaşmaya en yatkın Türklerdir de...

Son zamanlardaki “Kızılelma” olayında, yani aşırı sağ ve sol kesimin bir durumda birliktelik olayında ilginç bir gelişme var. Aşırı ve uluslararası nitelikteki sol sağa, ulusçuluğa kayıyor, uluslararası niteliği reddederek ulusal oluyor. 376 ülkücüden solu ve Doğu Perinçek’i yüceltenlere rastlanıyor. Aziz Nesin’i ahlâkî bakımdan kendi yandaşlarından üstün gören ülkücüler var. Çakır’ın kitabının 176. sayfasında iki alıntı var, ben de onları alıntılıyorum: (... Papa dâvâsı sanığı, ünlü ülkücü lider Musa Serdar Çelebi’ye ait: “Biz milliyetçiler, diye başlayan ve diğer herkesi karşısında gören anlayış iflâs etmiştir. Artık bizim dışımızda da, çok samimî olarak bu ülkeyi seven insanlar olduğunu kabul etmeliyiz.” “...Bir başka meşhur ülkücü lider Mehmet Gül de benzer düşünüyor: “Geçmişte Kuvva-i Milliye içinde de pek çok akım mevcuttu. Bugün de, yüzde yüz bizim gibi düşünmeyen, ama aynı millî tepkileri koyan, millî yapılanmayı, ülke birliğini, bölünmezliğini, bayramını ve Türk milletinin değerlerini savunan herkesle iş ve güç birliği yapmak durumundayız.“) Yukarıda ünlü tarihçi Yılmaz Öztuna’dan alıntı yaptım. Öztuna AB taraftarı diye onu MHP’nin dışlaması düşünülebilir mi? Doğu Perinçek’i bağrına basan ülkücü, Öztuna’yı sırf AB yandaşı diye dışlayabilir mi? Bu bağlamda bir hususu belirtmek istiyorum. Bu dünyada milliyetçilik sadece Türklere özgü bir özellik değildir, bunu kafamıza sokalım. İngiliz de, Alman da, Fransız da, İtalyan da, Rus da, Japon da, Filistinli de, İsrailli de bizim kadar milliyetçidir. Japon bakanların dahi onurları uğruna harakiri yaptıklarını,(2) Japon intihar uçaklarını ve İsrail’de sık sık patlayan canlı bombaları unutmayalım. Bugün anladığımız anlamda milliyetçilik de Fransız patentlidir. Biz bihaber iken onlar bize Türk diyorlardı. 1893’te Osmanlılar Danımarka diye bir ülkeyi umursamaz iken bir Danimarkalı Thomsen Orhun kitabelerini okudu.

Yukarki paragrafı şimdiye kadarki ham milliyetçilik anlayışının, iyi bir gelişme olarak, tabanda da tavanda da yıkılmakta olduğunu vurgulamak için yazdım. Aynı şekilde AB taraftarlığının da milliyetçilik karşıtlığı, yani vatana hiyanet demek olmadığını anlatmak istedim. Çünkü dikkatimi çekti, 376 mektubun çoğu AB düşmanlığını, şablonlara ve sloganlara uyarak, milliyetçiliğin amentüsünün baş koşulu saymış(3). Demek ki şu şimdiki dev AB’nin temelini atan Fransız general de Gaulle ve koyu Katolik Alman şansölye Konrad Adenauer vatan haini idiler! Demek ki bütün Avrupalılar vatanlarını satıyorlar! Bazı aklı evveller, olmayan ve asla olmayacak İslâm-Dünyası-Ortak-Pazarından dem vuruyorlar(4). Peki o zaman, Türk-İslâm-Sentezcilerin kuşa çevirmek ve şeriatçıların tamamen silmek istedikleri benim Türklük özelliğim ne olacak? Recep Bey o zaman biz Türklere “Etrak-ı bi idrak” diyecek. Ona göre hava hoş, çünkü göğsünü germeyerek bile “... Ben Türk’üm!” demedi ve onun için de mutlu zaten! Biz Türkçüler gaflet içinde olursak, yakında Recep Bey “Cemaate Hitab”ını “...ne mutlu Türkiyeliyim diyene!..” diye bitirecek...

376 mektubun ağırlık merkezi ise, Bahçeli’li MHP’nin Abdullah Öcalan’ı asamaması ve türban yasağını kaldırmaması. Dış konjonktürlü idam meselesini bir tarafa korsak (çünkü onu bize teslim eden devlet şart koşmuş olabilir ve şartı kabul etmeyiz, Öcalan kalsın diyemezdik!), geriye, MHP’nin üç-beş oy uğruna bulaştığını ummak istediğim, siyasal İslâmın simgesine, türbana izin verilmesi kalıyor. O da zaten AKP’nin hedefi, yani lâik cumhuriyeti yıkıp yerine şeriat düzeni getirme hedefinin simgesi.(5) Ülkeyi imam-hatipli genç kızlara ve delikanlılara teslim etmek için bütün bunlar, İmam-hatip kökenlileri arka bahçe, kul, piyon yapmak için(6). Ama ülkücüler yine de tutarlı davranmışlar. Türbanı, yani şeriat düzenini savunup ardından da Atatürkçülükten söz etmek tutarsızlık olurdu.

DİPNOTLARI

1- İstisnalar da var. Sayfa 106 Ömer Sunman “... Ülkenin sağlam Atatürkçü ve milliyetçi bir partiye çok ihtiyacı var. Tabiî dincilerle karışıp Yazıcıoğlu’nun ekibine katılmamak koşulu ile...”; sayfa 142 Osmaniye’den İslam Can, “... ülkücüler İslam’ın Ortodoksluğunu muhafaza etmek mi istiyorlar yoksa modern bir yorumuna mı ihtiyaç duyuyorlar?”; sayfa 162, Alaşehir’den İbrahim Ormancı, “...Ülkücülük Türk-İslâm sentezi değildir. Turancı, milliyetçi değerlere daha fazla önem verilmeli, şeriatçı kesimin gönlünü hoş tutmaktan kaçınılmalıdır...”

2- Bizde ise şaibe sınırının çok ötesine geçmiş onlarca bakan ve milletvekili vardı ve var...

3- Bu yazı yayınlanırsa yayınlandığında MHP lideri seçilmiş olacak. Ancak, bu defa resmen adaylığını koymamakla beraber, ilerde aday olacağı anlaşılan Prof. Ümit Özdağ’ın AB’ye özel statü ile girişi düşünmesini ben bir ilerleme olarak görüyorum. MHP zaten demokratik olmayan otoriter-asker düzenli bir yapılanma olduğu için liderin bir işareti ile yön 180 derece değişir. Ama esas mesele Türkiye’nin çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak ihtiyacını duyması ve sonra bu iradeyi gösterebilmesi. Demokrat Parti gelene kadar Türkiye bu ihtiyacı duymuş, kavramış ve bu iradeyi göstermişti. Şu anda Türkiye, Rusya dahil en kötü şartlarla Avrupa’nın yedinci veya sekizinci gücüydü, çok yazık oldu...

4- İslâm Konferansı Örgütü’nün Ekim 2003 başında Kıbrıs Rum Kesimi’ni resmen tanıdığını ve bu karara sadece Pakistan ve Azerbaycan’ın karşı çıktığını biz Türkçüler bir kenara not edelim, unutmayalım. Şunu da unutmayalım: Bir zamanlar Nasır Arapları birleştirmeğe kalktı, başaramadı. Sonra Kaddafî bu işi üstlendi ve büyük bir fatura ödeyerek o da vazgeçti. Biz, Arap için, sevilmeyen ve sayılmayan bir emperyal gücün çocuklarıyız. İngiliz de sevilmedi ama kendini saydırmasını bildi ve biliyor. Neden acaba?

5- Bu husus artık gına getirecek boyutta tartışıldı. Bunun inanç özgürlüğü ile ilgisi yok. Yarın Aczmendî sarık ve cüppesi ile, Budist yarı çıplak tenine atılmış örtü ile, Musevî takkesi ile, Kızılderili kafasına takılı tüyü ile, Cizvit kapişonu ile, Bolivyalı fotrü ile, Hintli sarığı ile vs. gelirse okula ne olacak? Karnaval!

6- Polemik yapmak istemem, ama, AKP’nin yüksek mevkiler için önünü açmak istediği imam-hatiplilerin daha şimdiden Kemal Gürüz ve Kemal Alemdaroğlu’nun namazını kılmayız, demeleri, AKP’ye çok toleranslı bakan bazı Türkçüleri uyandırmalı ve büyük Türk’ün lâisizmine dört elle sarılmalı, onu her ne bahasına olursa olsun korumalıdırlar. Türk’e vatandaşlık ve bireylik kişiliğini lâiklik verir; şeriat ise alır ve kullaştırır. Ben şahsen maddî ve manevi O’nun izindeyim!