Bir Fuat Paşa aranıyor

Ali Seydi Oğuztürk
Eski Tanzimat Devrini kuranlar arasında Keçecizade Fuat Paşa vardı. Bir gün Fransız İmparatoru, kendine misafir olan Sultan Abdülaziz’le yemek yerken sofrada Fuat Paşa da bulunuyordu. O sırada Girit yine ayaklanmıştı, ihtilâlcilerle Osmanlı askeri ve yerli Müslümanlar çarpışıp duruyorlardı. III. Napolyon muhavereyi Girit meselesi üzerinde intikal ettirir ve Fuat Paşa’ya dönerek sorar;

– Bu ada, size bir dert oldu. Bir müşteri bulup da satsanız nasıl olur?

– Güzel bir düşünce haşmetpenah!

– Kaça satarsınız şunu?

– Aldığımız fiyata!

Girit, yirmi beş senelik bir muharebe neticesinde ve on binlerce Türk’ün kanı pahasına alınmıştı. Böyle bir malın yine o fiyatla satılabileceğini söylemek ne güzel bir buluştur. Nitekim III. Napolyon da kıpkırmızı kesilerek susmuştu.

İşte dün Girit’i elimizden üç kuruşa satın almak isteyen Avrupalı Bileşik Devletleri bugün de Kıbrıs’ı Avrupa Birliği’nin Euro havucunu göstererek üç kuruşa satın almak ve Türkiyemizi güneyden iyice kuşatmak istemektedirler. Fakat ne yazık ki bugün Avrupalılara Kıbrıs’ın alındığı fiyata satılabileceğini söylemek cesaretini gösterecek bir vatanperver henüz ortalarda gözükmemektedir. Bunu söyleyen Rauf Denktaş’ı ise dinlememek için âdeta Avrupa Birliği şarkısı çıldırırcasına çalınmaya devam edilmektedir. Yalnız Kıbrıs’ın alındığı fiyatla satılması cevabını verecek diplomat yok değil aynı zamanda III Napolyon gibi yüzü kızaracak bir Avrupalı devlet adamı da yoktur. Kıbrıs’ta uygulanmak istenen ancak Rumların Kıbrıs’ın tamamının verileceği sözü üzerine büyüdüklerini söyleyen Rum seçmenleri tarafından geçerliliğini yitiren Annan Plânını hazırlayan Desoto’da ise hiç mi hiç u tanacak bir yüz yok. O her defasında Rumlarca onay gören, Türk’ü en kısa sürede adada yok edecek bir takım plânları tekrar tekrar dirilterek yeniden Türklere kabul ettirme çabasına asla ara vermemektedir.

Kıbrıs’ta Avrupa bileşik Haçlı devletlerini ve Amerika’yı karşımıza almamakta, onları memnun edebilecek çeşitli formüllere karşı çıkılamayışında ve Türk ve İslâm dünyasına alâkasız kalışımızda en etkili olay nedir acaba? Bu etkili araç Amerikan ve Avrupa devletlerinin Türkiye’yi parçalamak üzere baskı aracı olarak kullandığı yeni Düyun-u Umumiye olmasın. Çünkü dış borçların Türkiye için hususî bir mânası vardır. 1850’li yıllardan beri Avrupalıların Türkiye’ye verdiği her kuruşta bu gerçeği görmemek imkânsızdır. Bu gerçek Türkiye ve İslâm dünyasının Avrupa Emperyalistleri tarafından tedricen istilâ edilerek yarı müstemleke hâline getirilme hareketinin bir ifadesidir. Türkiye’yi etkisizleştirmeyi başaran Avrupa ve Amerika için Güney İslâm dünyası olarak adlandırılan Arap ülkeleri’nin artık fazlaca etkisi kalmayacaktır. Kıbrıs’ta üs kuran, Ortadoğu ve Türkistan’a doğru bir güvenlik çemberi oluşturacak olan Amerika istemediği milliyetçi hareketleri kanla boğmaya devam edecektir.

Bu dış borçlar Türkiye’nin başta Kıbrıs olmak üzere Misak-ı Millî hudutlarından bir daha bahsetmemek üzere çekilmemizi sağlayacak en önemli baskı unsurudur. Gerek Dünya Bankası, gerek Uluslar arası Para Fonu ve gerekse Avrupa Birliği kırk yıldan beri Türkiye’yi çökertebilmek için yüzlerce plân ve yüzlerce ev ödevi verdiler. Her bir ev ödevinin arkasında yarı aferinler ve yeni ev ödevlerine devam kararları peşi peşine gelmektedir. Açıktan açığa biz Türkleri Avrupa Birliği’ne almayacağız dememekte ve her defasında yeni ev ödevleri verilmeye devam edilmektedir. İşte bugün Kıbrıs’ta Türkiye’ye siyasî ve ekonomik bakımdan yük oluyor tezi ön plâna çıkarılarak. Kıbrıs ile Türkiye arasındaki bağın önemsizleştirilmesi plânı uygulanmaya devam edilmektedir. Kıbrıs’ta yeni yetmelerin tarih şuuru almamış olmasından istifade ile Avrupa Birliği bayrağı sallatarak % 65 evet ile Rumlarla birleşmeyi kabul ettirmelerine karşılık, Rum tarafı Kıbrıs’ın bütünüyle kendilerine verileceği yönünde yıllardan beri eğitildiklerini ve telkin aldıklarını söyleyerek Kıbrıs’ın tamamına talip oldukları için bir an önce bütün Türk askerinin ve Türkiye’den giden Türklerin adadan gitmesi gerektiğini ileri sürüyorlar. Almanya aynı dili konuştuğu için birleşiyor. Türkiye ise parçalanmaya çalışılıyor. Kıbrıs’ta iki ayrı millet ve iki ayrı dil ve de iki ayrı din mevcut olduğu hâlde bunları ne akılla birleştirmek istiyorlar? Bunu anlamak için müneccim olmaya gerek yoktur. Güney’den Kuzeye geçecek ve Avrupalı Haçlı devletlerinin açık desteği ile maddî refahı Türk’ün kat be kat üstünde bir gelirle bir arada yaşamak mecburiyetinde kalacak Türkler bir süre sonra Rumların yanında önce işçi, kiracı olacak, daha sonra ise toplu mezarlara konulacaktır. Bu bir senaryo veyahut bir komplo teorisi değildir. 1960’da birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti kurulmadı mı? Kuruldu. Cumhurbaşkanı Rum, yardımcısı Türk değil miydi?. 1963’e gelindiğinde ne olmuştur? Banyo küvetlerinde öldürülen aileler, EOKA vahşeti. 1974’e gelindiğinde de Sampson önderliğinde yeni EOKA tedhiş örgütlerinin yapmak istedikleri ne çabuk unutuldu. 1974’te Murat Ağa, Atlılar, Sandallar köyündeki toplu katliamlarda yok edilen Türklerin görüntüsü ne çabuk unutuldu. Anzaklar rezilce 80 yıl önce Çanakkale’de ölen dedelerini anma törenleri için şafak vakti Çanakkale’ye koşarken bizler ne çabuk dünkü Kıbrıs Harekâtını unuttuk.?

Türkler konusunda bütün Avrupa hemfikir olmuştur. Asırlardan beri Türk’ü yok etmek isteyen batılıların değişmez doğrusu şudur: Kilisenin loş ışığında şekillenmiş olan “Haç’ın girdiği yere bir daha Hilâl giremez”. Türklerle Yunanlıların bütün harplerinde batı Yunandan yana tavır koymuş ve “Haçın girdiği yere bir daha Hilâl giremez” diyerek Türkiye’yi her defasında Yunanlılara üstün gelmesine rağmen masa başında mağlup ilân etmişlerdir.

Türkler için Avrupalılarca başımıza getirilen Ermeni meselesi, Kıbrıs Meselesi, 12 Mil meselesi, Kıta sahanlığı ve benzeri konularda tek çare düşmanın yukarıda sözü geçen “Haçın girdiği yere bir daha hilâl giremez” sözünü kulaklarımıza küpe edip tarihî meselelerde tarih şuuruna varmamız gerekmektedir. 1829’dan beri Türkiye’nin başına belâ kesilen Rum veya Yunan’ın nasıl bir ruh hâline sahip olduğunu bilmek için tarih şuuruna sahip olmamız, Girit, Mora ve 1897 Türk-Yunan Savaşı ile Balkan Savaşlarını çok iyi tahlil etmemiz ve gereken dersi çoktan almış olmamız icap ederdi. Biz tarihten ders alıp tarih şuuruna ermez isek Batılı sahte dostlarımız bize daha çok mesele çıkarırlar. Cihana hükmeden Osmanlı Türkiye’sini Haç’ın girdiği yere Hilâl giremez diyerek el birliği ile Duyun-u Umumiye ile yıkan Avrupalılar bugün de Cumhuriyet Türkiyesini parçalamak istiyorlar.

Türkler en kısa sürede tarih şuuruna ermezlerse, batılılar Türk’ün başına daha çok yeni meseleler çıkaracaklardır.