Avrupa Birliği ve Patrikhane

Salim Gökçen
AMERİKA Birleşik Devletleri’nin küresel liderliği pekiştirme ve enerji kaynakları ile bölgesel güç odaklarını kontrol altında tutma stratejisi olarak bilinen Büyük Ortadoğu Projesinin tartışıldığı günümüzde Avrupa Birliği’nin de siyasî bir birlik oluşturma ve Avrupa Birleşik Devletleri’ni hayata geçirme yolunda bazı önemli gelişmeleri hayata geçirdiğini görmekteyiz.

Avrupa Birliği böyle bir oluşumu gerçekleştirmek için hiç de acele etmemektedir. Ancak küresel liderlik yolunda sağlam ve emin adımlar attığını gözlemleyebiliyoruz.

Dünya hâkimiyet teorilerinin çarpıştığı bu dönemde İstanbul’daki Ortodoks Patrikhanesi’nin konumu, dünya liderliğine soyunan güç merkezlerinin oldukça ilgisini çekmekte ve hedeflerine ulaşmada onun evrensel! yardımına ihtiyaç duymaktadırlar. Bu süreçte Patrikhane’nin dünya Ortodokslarının liderliğini resmîleştirme ve konumunu daha da sağlamlaştırarak devlet protokolü içerisinde yer alma amacını gerçekleştirmek için gerek ABD gerekse AB nezdinde hiç bir destek ve yardım esirgenmemektedir.

Fener Rum Patrikhanesi’nin Vatikan benzeri bir oluşumu meydana getirmesi, gelecek on yıl içinde Avrupa Birliği’nin küresel liderliği gerçekleştirmesinde önemli bir mihenk taşını oluşturacaktır.

AVRUPA BİRLİĞİ’NİN KÜRESEL HEDEFLERİ İÇİNDE

TÜRKİYE’NİN YERİ

Türkiye’nin Avrupa Birliği ile sürdürdüğü görüşmeler, AB’ne kabul edilmesinin çok zaman alacağını, belki de hiç gerçekleşmeyeceğini göstermektedir.

Türkiye’nin jeopolitik konumunu kontrolleri altına almak isteyen Avrupa Birliği ülkeleri, Türk devletini parçalama ve Türk insanını kamplara ayırmaya yönelik faaliyetlerini son zamanlarda çok belirgin bir şekilde arttırmışlardır.

Türkiye, Orta Doğu ve Kafkasya’nın enerji kaynaklarına ulaşımda, ana ve yan damarları gitgide büyüyecek olan bir geçidin kavşağı konumundadır. Diğer taraftan Türkiye, ABD ve AB’nin, başta Türk Cumhuriyetleri ve Asya’nın içlerine girmesinde; aynı biçimde, başta Japonya, öndeki Uzak Doğu üreticilerinin Avrupa’ya sokulmasında, yine ilginç bir kavşak noktası ve istasyon işlevinde değerlendirilmektedir1.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Avrupa ülkeleri Sovyet tehdidine karşı birlikte mücadele ettikleri Türkiye ile ilişkilerini yeniden gözden geçirerek Balkanlar, Akdeniz ve Kafkaslara yönelik yeni stratejiler geliştirmeye başladılar.

Avrupa Birliği’nin Akdeniz stratejisinin amacı şudur: Akdeniz ve çevresindeki ülkeler, Avrupa Birliği’nin kontrolü altına girerse AB, kendi denetimi altında pazarlara, istediği gibi eğiteceği ve gerektiğinde kullanabileceği işgücüne, arzu ettiği biçimde sömürebileceği doğal kaynaklara, güvenlik içinde turist gönderebileceği yerlere, kendisini sorunlu yörelerden ayıran tampon bölgelere sahip olacaktır.

Bu şekilde, 1974’te Kıbrıs Türklerinin, Rum-Yunan ikilisi tarafından katliama maruz kalması üzerine duruma müdahale eden Türkiye’nin, Doğu Akdeniz’deki bu önemli adada çözümsüzlük süreci içinde varlığını sürdürmesi, Kıbrıs’ta üslenmeyi hedefleyen Avrupa Birliği’ni huzursuz etmiş ve bu yönde önemli girişimlerde bulunmuştur.

Avrupa Birliği, Akdeniz ve çevresinde hâkim olma stratejisini 1991 yılında tartıştı ve 1992 yılında formüle etti. Buna uygun en önemli adımı da 1995 yılında attı. AB’ni oluşturan 15 ülkenin dışişleri bakanları ile Akdeniz ve çevresindeki 12 ülkenin dışişleri bakanları İspanya’nın Barcelona kentinde bir araya geldiler ve “Barcelona Süreci” adı verilen sömürgeleştirme çalışmalarını başlattılar. Bu çerçevede MEDA fonları oluşturuldu ve para dağıtılmaya başlandı2. Türkiye’den kimlerin bu fonlardan doğrudan veya dolaylı olarak nemalandığı dikkatli bir biçimde incelenmelidir.

Bunun dışında Avrupa Birliği’nin yakın gelecekteki en büyük sorunu yaklaşmakta olan enerji krizidir. Avrupa ülkeleri, 1920’lerde Orta Doğu petrollerinin kontrolünü ele geçirmişlerdi. Kontrol bugün kendi ellerinden çıkmıştır. Şimdi Avrupa Birliği siyasî oluşumu ile Kafkasya, Ort a Doğu ve Orta Asya’daki enerji kaynaklarını tekrar kontrol altına almak için mücadelelerini yoğunlaştırmaya başlamışlardır.

Avrupa Birliği’nin Kafkasya’daki ilk hedefi, Ermenistan ile iyi ilişkiler kurmaktır. Bunun da ön şartı, Ermeni soykırımına ilişkin asılsız iddiaları benimsemek ve uluslararası platformlarda savunmaktır. Avrupa Parlamentosu’nun 28 Nisan 2002 tarihinde kabul ettiği Güney Kafkasya Paktı kararında, Ermenistan, Azerbaycan ve Gürcistan’dan meydana gelen bir oluşum kurma çabaları formüle edilmekte ve Türkiye’den de Ermeni soykırımı iddialarını kabul etmesi istenmektedir3. Ermeni soykırımı iddialarının kabulünün arkasından, tazminat ve toprak talepleri gelecektir. ABD ve Rusya’nın çok etkili olduğu bir bölgeye girmeye çalışan Avrupa Birliği bu nedenle gerçekdışı bu iddiaları desteklemektedir.

Balkanlar, Orta Doğu ve Kafkasya’da etkinliği artan ve güçlenen bir Türkiye’nin varlığı Avrupa Birliği tarafından tehdit olarak görülmektedir. Avrupa Birliği bu nedenle Orta Doğu petrollerine ulaşmak için Kürdistan, Kafkasya petrollerine ulaşmak için de Büyük Ermenistan projelerini hayata geçirmeye çalışmaktadır.

Bununla birlikte Türkiye’nin siyasî ve ekonomik alanda engellenmesi de, Avrupa’nın hedefleri arasında yer almaktadır. Bu amaçla Türkiye’nin ekonomik ve siyasal yaşamını kontrol altına alabilecek bir mekanizmanın kurulması gerekmektedir. Türkiye’nin “muasır medeniyetler seviyesine ulaşma” hedefi, Avrupa ülkelerine istediği fırsatı kolaylıkla yarattı. Bu nedenle Türkiye’yi Avrupa Birliği’nin üyesi yapma görüntüsü altında Türkiye’deki siyasî ve ekonomik mekanizmaları denetimleri altına alma sürecini başlattılar ve bir dizi siyasî, ekonomik ve kültürel önerilerin yerine getirilmesini şart olarak Türkiye’nin önüne koydular4.

Bu şartlar; öncelikle Türkiye ile Yunanistan arasında sorun olarak gösterilen Ege ve Kıbrıs meselelerinin süratle çözümlenmesi, Türkiye’de yaşayan farklı etnik gruplara kendi dillerinde ifade özgürlüğü ve eğitim yapabilme hakkının tanınması, Türkiye’nin Avrupa Birliği kriterlerine uygun olarak demokratikleşme sürecini tamamlaması ve ordunun ülke yönetimindeki etkisinin kaldırılması idi.

Avrupa Birliği, Türklerin toplumsal ve siyasal yapısına uygun olmayan bu önerileri uygulamasının mümkün olmadığını, bunların uygulanması hâlinde bile daha başka kriterleri gündeme getireceğini zaman zaman farklı ağızlardan dile getirdiği ifadelerle göstermiştir.

Diğer taraftan Almanya ve Fransa başta olmak üzere Avrupa Birliği ülkeleri, Türkiye’nin bugünkü nüfus potansiyelinin yarattığı tehlikeyi önlemenin bir yolunun Türkiye’nin üniter yapısını bozmaktan geçtiğini bildikleri için Sevr sürecini tekrar başlattılar. Böylelikle Türkiye’deki etnik grupların yanı sıra dinî ve kültürel azınlıklar kavramlarını da tekrar ortaya atmaya ve bu konuda faaliyet gösteren kurum ve örgütlere olan desteklerini artırmaya başladılar5.

Türkiye’de azınlıklar denince akla sadece gayrimüslimler gelmekle beraber, Avrupa Birliği için azınlıklar kavramı içerisine, Müslüman Türk olmayan bütün dinî, ırkî ve kültürel topluluklar girmektedir. Hattâ Müslüman Türkler arasındaki Alevî ve Sünnî farklılığı bile Avrupalılar bakımından bir azınlık kavramı yaratılması için yeterlidir.

Bu şekilde Türkiye’de, bir yandan Keldanî, Süryanî, Çerkez, Laz, Kürt, gibi etnik ayırımcılığa gidecek etnik gruplar konusu gündeme getirilirken diğer yandan da Alevî, Şafiî, Sünnî gibi İslamiyet içinde bulunan farklı mezhepleri birbirinden ayırmaya, etnik ve dinî açıdan Türkiye’nin üniter yapısını bozmaya yönelik taleplerin geldiğini görmekteyiz. Yine bu dönemde Avrupa’nın çeşitli kentlerinde bu gruplara ait dernek ve kuruluşların örgütlenmesine destek verildiğine ve Türkiye’ye karşı kışkırtıldığına da tanık olmaktayız.

STRATEJİK ORTAK FENER RUM PATRİKHANESİ

Avrupa Parlamentosu uzun süreden beri, Fener Rum Patrikhanesi’nin Ekümenik statüsünün tanınması, Heybeliada Ruhban Okulu’nun yeniden açılması, Anadolu’nun değişik yerlerinde bulunan yıkık veya müze hâline getirilmiş, hattâ cemaati dahi olmayan kiliseler ve buralardaki Patrikhanenin mal varlığı ve hakları konusunu gündeme getirmektedir.

Avrupa Birliği’nin Türkiye’den istediği Patrikhane ve Heybeliada Ruhban Okulu konularındaki talepler; basit olarak bir papazın veya birlik üyesi Yunanistan’ın gerçekleşmesini arzuladıkları istekler değildir. Bu, Avrupa Birliği’nin Balkan politikasının önemli unsurlarından biridir. Balkanlarda yaşayan halkların önemli bir bölümü Ortodokstur ve bölgede Avrupa Birliği ile Rusya arasında bir menfaat çatışması bulunmaktadır. Avrupa Birliği, Balkanlarda kontrolü ele geçirmek için maddî gücü ile birlikte Ortodoksluğu da kullanma çabasındadır. Bunu da, Fener Rum Patrikhanesi’ne ekümenik bir statü kazandırarak ve Patrikhane’nin tüm Ortodoks dünyası üzerindeki egemenliğinin tanınmasını sağlayarak başarmaya çalışmaktadır.

Deutche Welle Radyosu’nun 15 Mart 2002 tarihli yayınında bu konu ile ilgili olarak ilginç ifadeler kullanılmaktadır6; “… Fener Rum Patriği, yurt dışında “ekümenik patrik” yani evrensel dinî lider olarak kabul ediliyor. Oysa Türkiye, merkezi İstanbul Fener olan bir “Vatikan” oluşmasını istemedi, istemiyor. Bu nedenle Fener Rum Patrikliği, muhatabı Eyüp Kaymakamlığı olan bir hukukî statüye indirildi. Oysa ekümenik statü kabul edilirse, Ruhban Okulu da açılırsa, Fener Rum Patriği burada yetiştirdiği din adamlarını dünyanın her tarafındaki Ortodoks kiliselerine atama yetkisini de kazanacak. Yani ekümenik statüsünün kabulüyle Ruhban Okulu’nun açılması birbirine doğrudan bağlı. Türkiye-AB krizindeki anahtar kelimeler artık, “Kürtçe eğitim-yayın”, “İdam”, “Ekümenik Patrik”, “Ruhban Okulu” biçiminde sıralanabilir.”

Avrupa Birliği, Balkanlarda kontrolü ele geçirebilmek için 1999’da kurduğu Güneydoğu Avrupa Paktı veya Balkan Paktı olarak adlandırılan oluşumları hayata geçirerek bir çeşit şekillendirmeye gitmiştir.

Yunanistan dışındaki Avrupa Birliği ülkelerinde Ortodoks sayısı oldukça azdır. Ancak, eğer Fener Rum Patrikhanesi’ne Vatikan benzeri evrensel bir nitelik kazandırılabilirse ve Heybeliada Ruhban Okulu yeniden açılıp özellikle Balkanlar için papaz yetiştirebilirse, Avrupa Birliği’nin Balkanlardaki gücü ve etkinliği daha da artacaktır. Yine bu şekilde Avrupa Birliği’nin, genişleme sürecine bazı Balkan ülkelerini de dahil etmesi, Balkan politikasının yansımalarındandır.

Fener Rum Patriği Bartholomeos Avrupa Birliği’nin hedefleri doğrultusunda hareket etmekte hattâ bu yönde çalışmalar yapmaktadır. Bartholomeos, verdiği beyanatlarla da ruhanî bir kişilik olmasına rağmen siyasî kimliğe sahip bir politikacı olduğu hissini uyandırmaktadır. Bartholomeos 7 Aralık 2003’te bir Yunan gazetesine verdiği demeçte; 2007 yılında Romanya ile Bulgaristan’ın AB üyesi olacaklarını söylemiş, bu ülkelerin ardından Türkiye’nin de AB üyesi olması dileğinde bulunarak AB’nin gelecekte, ABD’ye karşı denge oluşturacak Avrupa Birleşik Devletleri’ne dönüşmesini hayal ettiğini ifade etmiştir7. Bartholomeos ayrıca, Türkiye’nin AB üyesi olmasıyla, Anadolu’da daha rahat hareket edebileceklerini, kökleri ile babaları ve atalarının anıları ile yeniden bağlanacaklarını, yeniden bu kutsal topraklarda daha çok ayinlerin yapılacağını söylemiş ve Türkiye’nin AB üyeliğinin yaratacağı yeni koşullardan bahsetmiştir.

Patrik Bartholomeos, Avrupa Birliği’nden almış olduğu güç ile Türkiye’nin Avrupa Birliği ile entegrasyon girişimleri sürecinde sürekli demeçler vererek ve Avrupa Birliği nezdinde bir takım girişimlerde bulunarak AB’nin amaçlarına hizmet etmektedir. Patrik, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üye olmasının yolunun, Patrikhane’nin statüsünün değiştirilmesi ve Heybeliada Ruhban Okulu’nun tekrar açılmasından geçtiğini ifade eden açıklamalar yapmakta ve temas kurduğu Avrupa Birliği ülkeleri devlet adamlarının bu konudaki görüşlerini de dayanak olarak göstererek Türkiye’ye yol göstermeye çalışmaktadır.

Patrik’in sergilediği bu orta ortaoyununun ardından Avrupa Parlamentosu, dünyanın dört bir tarafındaki milyonlarca Ortodoks Hıristiyan için İstanbul’daki, Partikhane’nin önemini göz önünde bulundurarak -Fener Rum Patrikhanesi’nin tam olarak korunması konusunda- Türkiye’ye baskı yapmaktan geri durmamakta, Patrikhane’nin ve diğer dinî yerlerin binalarının korunması ve gerekli önlemlerin alınması için Türkiye’ye çağrıda bulunmakta8 ve Heybeliada Ruhban Okulu’nun derhal yeniden açılmasını talep ederek9 bu konuda Türkiye’nin gerekli uygulamaları hayata geçirmesini istemektedir.

Aynı zamanda Avrupa Komisyonu da, 2000 Yılına İlişkin İlerleme Raporu’nda Türkiye’den; “Heybeliada Ruhban Okulu’nun kapalı kalması konusu da dahil olmak üzere, 1923 Lozan Antlaşması kapsamında olsun - olmasın, Müslüman olmayan bütün kesimlerin somut taleplerinin gerektiği gibi incelenmesini” istemektedir10.

Avrupa Komisyonu, bu konuda Türkiye’yi şu şekilde eleştirmektedir:

“Hıristiyan kiliseleri, özellikle mülkiyetle ilgili olarak, zorluklarla karşı karşıya bulunmaya devam etmektedir. Heybeliada’daki Ortodoks Ruhban Okulu’nun 1971 yılında kapatılması konusunda bir ilerleme bildirilmemiştir. Çeşitli kiliselerin yasal statülerinin tanınmamış olması, dinî personelin Türkiye’ye erişebilmesi de dahil olmak üzere, bazı kısıtlamalar yaratmaktadır.”11

Avrupa Komisyonu Sözcüsü Jean Cristoph Philory de 5 Ağustos 2002’de Patrikhane’nin mülklerine ilişkin reformların Avrupa Komisyonu tarafından yeterli görülmediğini ifade etmiştir. Philory, dinî azınlıkların mülk edinme ve satma haklarına ilişkin önlemlerin nasıl uygulanacağının önemli olduğunu vurgulamış ve “Dinî vakıflara ilişkin yasanın bazı noktaları üzerinde ayrıntılı bilgi isteyeceğiz” demiştir12.

Bir azınlık kilisesinin ruhanî lideri olarak görev alanı, gerek ulusal gerekse uluslararası yasa ve anlaşmalardaki hükümler gereğince çizilen Bartholomeos, yurt dışı gezilerinde ve katıldığı toplantılarda: “Ecumenical Patriarch and Archbishop of Constantinople and New Rome’’ sıfatını kullanmakta13 ve bu şekilde sorumlu olduğu Türk yasalarını da ihlâl etmektedir. Kullanılan bu unvan, Lozan görüşmelerine ve Lozan’da Türkiye’ye verilen sözlere ters düşmektedir. Patrik’in evrenselliği, Türkiye tarafından kabul edilmediği gibi İstanbul, İngilizce’de de Istanbul olarak kullanılmaktadır. Bartholomeos’nun Constantinople ismini kullanmakta ısrarlı olması asıl amacının ne olduğunun anlaşılması bakımından önemlidir. Yeni Roma Patrikliği ise, açıkça Patrik’in Doğu Roma İmparatorluğu özlemini göstermektedir.

(Devamı var)

DİPNOTLARI

1- Tolga Yarman -Cüneyt Akalın, “Avrupa Birliği ve NATO İlişkilerinin Geleceği, Türkiye’ye Etkileri”, STRADIGMA, (Şubat 2003), S:1.

2- Yıldırım Koç; “Türkiye ABD’nin ve AB’nin Tehdidi Altındadır”, Türksolu, Sayı:35, (21 Temmuz 2003).

3- Koç; “Türkiye ABD’nin ve AB’nin Tehdidi Altındadır”, Sayı:35.

4- Avrupa ülkelerinde yayın yapan bazı gazeteler bu durumu değişik şekillerde ifade etmişlerdir. Bkz. Andreas Middel, “40 Yıllık İkiyüzlülük”, Die Welt, (02 Aralık 2002).

5- INAF Newsletter (Şubat 2001).

6- Deutche Welle Radyosu, (15 Mart 2002).

7- Elefterotipia, (08 Aralık 2003).

8- European Parliament, Resolution on Violations of Religious Freedom in Turkey (BA-1132, 1134, 1156, 1163 and 1179/96), (24 Ekim 1996).

9- European Parliament, Resolution on Violations of Religious Freedom in Turkey (BA-1132, 1134, 1156, 1163 and 1179/96), (24 Ekim 1996).

10- Commission of the European Communities, Turkey 2000 / 2000 Regular Report from the Commission on Turkey’s Progress Towards Accession, 8 November 2000, s.18.

11- Commission of the European Communities, 2001 Regular Report on Turkey’s Progress Towards Accession (SEC(2001) 1756), 13 November 2001, s.27.

12- Kathimerini, (6 Ağustos 2002).

13- Suat İlhan, “Patrikhane’de Neler Oluyor?”, (06 Ocak 2003).