Atatürkçülük tartışmaları

Celâdet Moralıgil
ORKUN’da çıkan ikinci yazım Atatürk hakkındaydı ve yazımın mesajı, Atatürk’ün siyasî ve ideolojik yelpazedeki esas yerinin Türkçülük olması gerektiği ancak Türkçülerin Atatürk’e iyi ve tam sahip çıkmadığı veya çıkamadığı için onun sola kaptırıldığı yolunda idi. Bu fikrimde maalesef henüz bir değişiklik olmadığı gibi endişelerimin arttığını da söyleyebilirim.

Ben seksene yaklaşan yaşım itibarıyla Atatürk devrini – eski bir tabir ile – idrak etmiş birisiyim ve bununla da doğrusu gurur duyuyorum. Hatalı bir düşünce ile de, kendimi “Türk İstiklâl ve Cumhuriyeti”ni muhafaza etmesi görevi verilmiş bir neslin son temsilcilerinden sayıyorum. Tabiî ki durum böyle değil ve Atatürk’ün emanetinin mantığı da bu değil. Gelmiş geçmiş en büyük Türk milliyetçisi1 olan Atatürk bu sözleri ile ona, onun yaptıklarına, yani lâik cumhuriyet ve inkılâplara ve onun çizdiği yola, yani akıl ve ilim ile çağdaş uygarlık düzeyine ulaşma ve onu aşmaya inananlara bu emaneti bırakmıştır. İşte ben diyorum ki bu emanete en fazla sahip çıkması gerekenler Türkçüler olmalıdır!

Eskiden beri ona, onun icraatına ve onun akıl ve bilim kullanarak maddî ve mânevî uygarlaşma yoluna karşı çıkanlar oldu ve olmakta2. Bunlar ilk sırada İslâm’ın Türk değil fakat Arap yorumunu savunan ve kısmen3 veya tamamen Türklük nosyonuna yabancılaşmış İslâmcılardır4. Aslında İslâm’ı hiç de denildiği gibi gönüllü ve kitleler hâlinde kabul etmemiş, uzun süre canı bahasına vatanını ve şamanist inancını savunmuş5 olan Türkler netice itibarıyla İslâm’a bağlanmışlar ve onu yok olmaktan veya marjinalleşmeden6 korudukları gibi bugüne kadar da taşımışlardır ve – bana göre – onu hâlen uygarca temsil edenler de – Araplaşmamış – Türklerdir! Bunlar Anadolu ve Trakya’dadır, Balkanlardadır, İdil-Yayık boylarındadır (Kazan ve Kırım Türkleri), Doğu Türkistan’dadır7. Türklerin İslâm’a bu kadar hizmetine karşılık İslâmcıların Türk düşmanlığını anlamak mümkün değil.

Atatürk’ün yolunda en tutarlı, etkin ve aktif tutum ve davranış Türk Silâhlı Kuvvetleri’nden gelmektedir. Adında Atatürk veya Mustafa Kemal geçen derneklerin veya diğer sivil kuruluşların (namı diğer NGO’ların) Atatürk ve Atatürkçülük’e siyasî İslâmcılar ve hempalarınca8 gizli veya alenî ama sistematik ve etik dışı yapılan saldırılar karşısında kararlı ve etkili bir mücadele sergilediklerini söylemek pek mümkün değil. Doğrusunu söylemek, itiraf etmek gerekirse Türkçülerin ve/veya öyle geçinenlerin, Atatürk İlke ve İnkılâpları’na ve O’nun mânevî mirası olan Akıl ve Bilim’e sahip çıktıklarını söylemek imkânsız. Bunda da – ucuz popülizm ve pastadan pay kapma gayreti dışında - daima dile getirdiğim “Türk-İslâm-Sentezi” Tezi’nin olumsuz etkileri var, yani özellikle (okumuş da olsa!) aydınlanmamış kafalarda meydana gelen metafizik boşlukları ümmetçi yorumlar dolduruyor; yani millî ve seküler (= dünyevî) olan Türkçülük, gayrımillî ve ahretlik (= gizemli öteki hayat) olan İslâm ile karşılaştığında, yeteri kadar bilinçleşmemiş Türkçülük, üst-kimlik niteliğini kaybediyor. Şu da var: Türkçüler durup dururken(!?) neden İslâm ile sentez diye tutturdular da, İslâmcılar arasında hiç Türkçülük ile sentez fikri doğmadı ve doğmuyor? İslâmcıların çoğu benim gibi Türk ana-babadan doğduğu hâlde neden Türklük ile sentezi düşünmüyorlar?

Hemen hemen her kesimin Atatürk ve/veya Mustafa Kemal adını bir vesile ile kullandığını görüyoruz. Tabiî herkes tezini güçlendirmek için onun adını referans olarak kullanıyor. Erbakan bile – mealen – Atatürk yaşasaydı RP’li (veya FP’li) olurdu demişti. Aynı konuyu “Vakit” gibi İslâmcı basın, meselâ Necef’e göre Çanakkale’yi faziletsiz bulan A. Dilipak gibileri de işler. Mehmet Şevket Eygi de sık sık buna değinir ve meselâ, dernekleri Atatürk tarafından kapattırılmış olan Masonlar da bugün Atatürkçü geçiniyor, der. Geçenlerde modern dincilerden Ahmet Hakan Coşkun da aynı temayı işledi. Etyen Mahçupyan geçen yıl (Zaman 9 Haziran 2003) Kemalizm’in tartışmasız kendi kutsallarını yarattığını, kamusal alana el koyduğunu, demokratik değil otoriter bir ideoloji olduğunu, savunuyordu. Bir yazısında da Taha Akyol, Atatürkçü Özkök Paşa AB yanlısı ama diğer bir Atatürkçü Vural Savaş AB karşıtı diyordu. Akyol Milliyet’teki 09.10.2004 tarihli yazısında da “... Atatürk muazzam bir tarih tecrübesidir. Şark’ın ‘Şeyh uçurma’ psikolojisine kapılmadan, modern tarih ilminin metotlarıyla incelenmelidir..” diyor. Herkesin bir Atatürk’ü vardır kısacası... Ama onun adını ağzına alan kişi, ya bağımsızlıktan, ya vatanseverlikten, ya askerlikten, ya ilericilikten, ya çağdaşlıktan, ya akıl ve ilimden söz eder, yani daima dünya standartlarında ve iyi, doğru ve güzele misâl olarak...

Son zamanlarda Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt 27 Eylülde Kara Harp Okulu’nun yeni öğretim yılı açılış konuşmasında “Atatürkçü Düşünce Sistemi” nden söz etti. Bunu da İsmet Berkan, Murat Yetkin, Taha A kyol, Hakkı Devrim, Hadi Uluergin, Arslan Bulut, Ahmet Taşgetiren gibi yazarlar yeni bir şeymiş gibi ele aldılar. Oysa ki - benim de ilk kez duyduğum bu söz - ordunun çeyrek asırdır kullandığı bir deyimmiş, hattâ aynı konuyu işleyen bir kitabın adı bile böyle... Peki yazarlar – mal bulmuş mağribî gibi – neden bu “Atatürkçü Düşünce Sistemi” tanımına hemen takıldılar? Çünkü lâik kesim de bu rengârenk Atatürkçülük’ten, Kemalizm’den kurtulmak istiyor. Çünkü Atatürkçü veya Kemalist geçinenler iyice siyah-beyaz ayrımına girdiler. Bundan da Atatürkçülük zarar görüyor. Çoğu İslâmcıların maksadı üzüm yemek değildir. Onlar da bu kargaşadan yararlanarak şu mesajı vermek istiyorlar: Atatürkçülük abuk-sabuk, şekilsiz, nereye çekilse uzayan bir plastik maddedir, bir lâf salatasıdır...

Atatürk’ü İslâmcı kesim gibi görmeyen kesimde de -yani kendini ister Mustafa Kemalci ister Atatürkçü saysın; ister kalpaklı resmini ister şapkalı resmini duvara assın – bir arayış var, Atatürk’ü yeniden yorumlamak ihtiyacı var. Bunların bir kısmını zaten ciddîye almamak gerek. Çünkü bir kesim fikirlerine, tezlerine referans arıyor ve Mustafa Kemal’den veya Atatürk’ten alıntı yapıyor. Sadece bir benzetme olarak söylüyorum, âdeta Kur’an-Hadis-Sünnet süreci/yöntemine benzer bir seküler süreç var. İşine gelen Mustafa Kemal Atatürk’ün bir yazısını veya sözünü cımbızla özenle seçip çıkarıp sırtını ona dayıyor. Neyse ki Atatürk sözlü değil yazılı çağın insanı olduğu için sözleri hadislerin duçar olduğu âkıbete uğramadı.

Ben, insaftan9 dahi yoksun İslâmcı kesimi bir kenara bırakarak Mustafa Kemal Atatürkçü kesimi ele alıyor ve bu kesimi iki bölüme ayırıyorum. Birinci bölüm Atatürk’ü 1930 şartlarında donduran bölüm. İkinci bölüm ise onun birkaç sözüne ve 1930 şartlarına takılıp kalmayan, onun düşünce sisteminin, onun kafa yapısının; onun düşünce sistemini ve kafasını besleyen ve onun düşünce sistemine ve kafa yapısına malzeme veren mütefekkirlerin ve fikirlerin nicelik ve niteliğinden yola çıkarak onu anlamak isteyenler. Ben bu ikinci bölüme giriyorum.

Birinci bölümdekiler, meselâ 1930’un, İmparatorluktan devir özel kesimde sermaye birikimi olmadığı ve bunun sonucu olarak gerekli temel sanayi için özel teşebbüs kaynağı bulunmadığından, bu kaynağın vergilerden sağlanan gelirlerle (cebrî tasarruf) karşılanması uygulamasını, yani “Devletçilik” uygulamasını esas alıp Atatürkçülük (veya Kemalizm) için devletçilik esastır, Kemalist devletçi olur, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ve yaşayış felsefesi devletçiliktir gibi, bir sonuç çıkarmakta ve bunda dayatmaktadırlar. Bu tezi sadece komünistler, bazı solcular değil bu niteliği olmayanlar da savunmaktadır. Komünistlerin kurnazlığını anlamak mümkün. Devletçilik derken sosyalizm, sosyalizm derken komünizm10 aşamalarını düşlüyorlar...

Atatürk’ü veya Kemalizm’i 1930 Türkiye ve dünya şartları içine sıkıştırıp dondurmakla İslâm’ı VII. yy. Arabistan’ı ve Arab’ı çerçevesinde anlamak ve uygulamak istemek arasında fark yoktur. Bir Türkçü11 bir asker, bir inkılâpçı, bir devlet adamı ve bir bilge olan Mustafa Kemal Atatürk kendisinden sonra bir veya birkaç Gazalî modeli kişinin çıkıp dnu donduracağı tehlikesini görerek daha sağlığında, hattâ 1930’da, mânevî miras olarak bir nas değil fakat akıl ve ilmi bıraktığını alenen beyan etmiştir. Ne bu akıl skolastik akıl ne de bu ilim medresenin temsil ettiği ilimdir. Onun aklı sorgulayıcı akıl, onun ilmi sorgulayıcı aklın egemen olduğu kanıta dayalı bir ilimdir, yani müspet, yani ispata dayalı ilimdir. Yeni kuşaklara, “müspet”in, “ispatlanmış/kanıtlanmış” anlamına geldiğini, eski dildeki müspet ile, deneyle ispata dayalı (yani naklî/vahyî değil) ilim dalının anlaşıldığını hatırlatayım.

Bu vesile ile son zamanlarda AKP kurmaylarının dile getirmekte oldukları “pozitivizm” ve “kuantum fiziği” kurnazlığına veya saçmalığı’na değineyim. Çünkü yakında, Atatürk, pozitivist’ti diyerek de kurnazlığın iyice etik dışı bölümüne gelebilirler, Atatürk’ün düşünce sistemi çöktü demeğe gelirler ve bazı okuma özürlüler ve Türk-İslâm-Sentezi-zedeler buna inanırlar. Pozitivizm, Newton Fiziği, Kuantum Fiziği, Türkçülük, Atatürkçülük ve Atatürk gibi konular benim gibi master derecesinde iktisat öğrenimi görmüş yaşlı birisinin deği, doçent ve profesör olan Türkçü hocalarımızın işi. Ben kısaca benim gibi sıradanlara sadece siyasî İslâmcılığın kurnazlığını anlatmağa çalışacağım.

Orgeneral Büyükanıt’ın deyimi ile yarasalar ışıktan kaçarlar. Ben doğanın tüm flora (bitkiler) ve faunasına (hayvanlar) saygılı olduğum için yarasa ve baykuş gibi gece faaliyet gösteren yaratıkları bir kenara bırakıyorum. Generalin de kastı zaten az zararlı iş olarak “hınzırlık”; hileli ve zararlı iş olarak “kurnazlık” yapanları yermek olmalı. Bu benzetme zaten beni değil generali bağlar. Işıktan maksat aydınlık. Aydınlığın da özelliği karanlıkta rahatça yapılabilecek birçok fiilin aydınlıkta yapılamaması veya karanlıkta yapılanların aydınlıkta meydana çıkması.

Bazı kesimler dinlerin hurafeye dayanan yorum ve uygulamalarından yarar sağlarlar. Bir kişinin (monarşi), bir grubun (oligarşi) veya meselâ bir partinin kitleleri istediği gibi yönetmesi o kitleye egemen olması için hurafeye dayalı dinî yorumlar ideal araçtır12. Önce Rönesans ve sonra XVIII. yy. aydınlığına kadar (Voltaire-Diderot-D’alembert) Orta Çağ Hristiyanlığı, ve özellikle Gazalî’den sonra ve günümüzde İslâm13, belirli bir çağ ve/veya münferit olayı ilgilendiren sure ve ayetler ile hurafelerle yaşaya gelmiştir. Hurafeler bir yana bazı ayetlerin çok farklı tefsirleri okumuş kişileri bile şaşırtmaktadır14. Hurafeler ve halkın nabzına ve zamanın konjonktürüne göre yorumlanan ayetlerle halkı manipüle etmek mümkündür ve bu uygulama çok da yaygındır. Mısır’da bu husus dozu kaçırılarak başta maktul Enver Sedat tarafından olmak üzere çok kullanılmıştır. Bizde de Evren Paşa 1980 sonrası bunun dozunu kaçırmıştı ve bugün onun maksadını da aşan bir irticaa böylece yardımcı oldu. Özellikle hurafelerin ve halkı manipüle edecek ayetlerin hususiyeti, bunların söylemlerinin ispat edilemeyen, kanıtlanamayan varsayım, söylenti gibi temellere dayandırılmasıdır. Bunlar ne laboratuvar ortamında ne de tarih ortamında kanıtlanabilirler. Halkın bunlara inanması için müspet ilimlerden yoksun olması gerek. Veya hurafe ve benzerlerine karşı çıkan kişilerin dayanakları olan müspet ilimlere halkın itimadını yok etmek gerek.

İşte size halkın müspet ilimlere olan itimadını kırmak için bir günah keçisi: Pozitivizm. XIX. yy.da Auguste Comte (1798-1857) tarafından ortaya atılmış ve kanıtsız bilgiye tepki olarak doğmuş bir tez. Comte özetle, doğrular gözlemle bulunur ve deneylerle kanıtlanır, diyor. Ayrıntıları zaten beni aşan bu öğretinin de hataları bulundu ve kendinden öncekiler gibi pek çok sevabıyla tarihteki yerini aldı. Pozitivizm, iddia ettiği gibi tek doğru değildi ama içinde çok doğrular vardı ve modern müspet kafaların ve onların ürünü pek çok keşfin ve icadın temelini oluşturdu, oluşturuyor, oluşturacak da.... Her sağlıklı, “neden?”li düşünen kafanın gerisinde pozitivizmin katkısı vardır. Ben de düşünce sistemimin rengi itibarıyla (yani doğru’nun gözlemle bulunması ve deneyle kanıtlanmasını esas kabul etmek bakımından) bu öğretiye yatkınım ama Comte’nin doğrultusunda saf pozitivist değilim, her ne kadar bazen lâfı uzatmamak için kısaca pozitivistim diyorsam da...

Şimdi eğer bir İslâmcı, muhatabının müspet ilimlere olan inancını (meselâ efendim pozitivizm Newton Fiziği’ne dayanıyordu Einstein onu özel ve genel rölativite ve Kuantum Fiziği ile yıktı diyerek) sarsabilmiş ise ikinci adım “Atatürk de pozitivistti” demek olacaktır. İslâmcının muhatabı da bundan “ Atatürk yanlış ve boş bir öğretinin taraftarıydı” sonucunu çıkaramıyacak kadar aptal değildir herhâlde! Atatürk Auguste Comte pozitivizmini benimsemiş mıydi? Evet, şu anlamda, Atatürk de öğrencilik ve gençlik yıllarının en gözde öğretisi olan pozitivizmin etkisinde kalmıştır. Tıpkı çağdaşı pekçok Batılı ve Osmanlı aydını gibi. Pozitivizm de Atatürk’ün düşünce sistemini oluşturan muhtelif yapı taşlarından biridir, o kadar... En başta pozitivizm evrimcidir, Atatürk işi evrime bırakmamış ve inkılâpları peş peşe uygulamıştır. Atatürk’ün meclis kürsüsünden A. Comte’yi eleştirdiğini ben bir yerde okudum... Zaten en koyu İslâmcı dahi “neden?”, “ispat et!” , “ispatı var mı?” dediği veya diye düşündüğü anda benim kadar pozitivist oldu demektir... Bu soruları sordurmayan İslâm anlayışının egemen olduğu yerde ilerlemek kesinlikle mümkün değildir ve bu sorular sorulmadıkça Müslüman ülkeler ve halklar kölelikten kurtulamaz. Ve bu anlamda soru sordurmayan İslâm geriliğin sorumlusudur...

Son olarak cür’etli bir lâf edeyim: Kendisi hiçbir şey keşfetmemiş, icat etmemiş olan Yahudi kökenli Einstein’ın teorileri bir devrim yaratmıştır. Ancak bugüne kadarki teknik gelişmenin ve bilimsel atılımların % 99.99’unda ne rölativite teorisi ne kuantum fiziği hattâ ne de ünlü E=MC2 var. Daha Einstein doğmadan bugünkü uygarlığın maddî ve mânevî temelleri atılmıştı. Kuantum fiziği lâfları ile müspet ilimler sarsıldı savını ortaya atıp Türk eğitimini metafizik esaslara (Kur’an kursu-İHL-Medrese) dönüştürmek isteyenler bilsinler ki kargalar La Fontaine’i okudu15 artık!

Konuya dönüyorum. Atatürk dogma bırakmadığına, aksine aklı ve ilmi yol gösterici olarak bize önerdiğine göre bu anlamda Atatürkçülük ebediyen yaşayacaktır. Atatürk muasır medeniyet seviyesine ulaşmayı (ve tabiî onu aşmayı) bize hedef göstermiştir. Onun gerçekleştirdiği inkılâplar, muasır medeniyet seviyesine ulaşmamızı engelleyen maniaları ortadan kaldırma işlemiydi ve kaldırıldılar. Bu inkılâpların temeli de İslâmcıların yıkmaya çalıştığı lâisizm’dir. O’nu bu ölüm yıldönümünde de saygı ve minnet ile anıyorum; Türkleri ve bütün dünyayı aydınlattı, ışık içinde yatsın Büyük Türk, Büyük İnsan...

DİPNOTLARI

1- Sık sık tekrarladığım bu tanım tarihçi Yılmaz Öztuna’ya aittir.

2- Hatırlanacağı gibi 2003 ortalarında Hollandalı Hristiyan Demokrat parlamenter Oostlander de Kemalizm hakkında bir rapor hazırlamış ve Türkiye’de bir hayli yankı bulmuştu. Oostlander, Kemalist temeller üzerine kurulu Türkiye AB’ye kolay uyum sağlayamaz, diyordu... Özdemir İnce’ye göre Oostlander, kendi ülkesinde yabancı düşmanı, dışarda demokrat geçinen bir kalpazandı (Hürriyet 27.04.2003)

3- Bu konu için Prof. Özdağ’ın “Millet Nedir?” adlı enfes yazısı okunmalıdır. Yeniçağ 30.09.2004. Bu yazıya ulaşamayacaklar için sadece bir özet. Erdoğan dedesine, biz Türk müyüz?, Lâz mıyız? Gürcü müyüz? diye sormuş. Dedesi de, oğlum bize öteki dünyada Türk müsün? Lâz mısın değil, Müslüman mısın, değil misin? diye sorulacak, diye cevap vermiş. Bakınız: “www.yenicaggazetesi.com.tr”

4- Türkiye’de İslâm dışı bir din yok gibidir. Ve sayıları çok az Hristiyan inançlı Türklerin Türklük ile bir sorunları olduğunu ben hiç duymadım. Hele hele pek çok Türkçü geçineni yüz defa cebinden çıkaracak Türk-Ortodoks Papa Eftim taraftarlarının. Türk Hristiyanların Türkiye’ye Hristiyan şeriatı getirme çabası içinde olmaları da söz konusu değil, çünkü dünya Hristiyanlık âleminin böyle çağdışı bir talebi yok...

5- Bu hususta Prof. Zekeriya Kitapçı’nın birçok ve Erdoğan Aydın’ın kitapları bulunmaktadır.

6- Bugüne kadar okuduklarımdan hareketle, daha Abbasî devrindeki Türk komutan ve askerlerden başlayarak (“... İslâm devletlerinde Halife Me’mun ile başlayan Türk nüfuzu ve iktidarı belli aralıklarla asırlarca devam edecektir...” Prof. H. D. Yıldız, İslâmiyet ve Türkler, Kamer, 3. baskı, sayfa 11) Selçuklular ve Osmanlılar olmasaydı, İslâm en azından marjinalleşirdi, kanısındayım.

7- Ama bazıları Türkler kırk yıldır Avrapa’nın göbeğinde oldukları hâlde Arap İslâmı’nı termsil etmektedir, o da başka...

8- Kötü iş-yol arkadaşı; yardakçı

9- İnsaf’tan kastım, adaletli, vicdanlı, okjektif davranıp hakkı teslim etmek şeklindeki normal bir insanda bulunması şart olan insanî yetenek veya özellik. Bu açıdan ben bazı ilâhiyat profesörlerinin Atatürk’e karşı soğuk tutumunu anlayamıyorum ve onları okumuş ama kemalleşememiş kişiler sayıyorum; oysa ki Mustafa’ya hocası bir de “Kemal” eklemiş...

10- Siyasî İslâmcıların (en azından bazı Araplaşmış İslâmcıların) da nihaî hedefi salam kesme taktiği ile yavaş yavaş Türkiye’yi tamamen şeriat düzeninin geçerli olduğu bir cehenneme, meselâ bir Suudî Arabistan’a dönüştürmek. Orada itfaiye kadınlar-kızlar cayır cayır yanarken ne kendi günah işleyip(!?) onları kurtarıyor ne de kadınları-kızları günaha sokuyor(!?). Bizde de kızlar çığlık çığlıya boğulurken dini bütün(!?) Müslüman erkekler onlara elini uzatıp günaha(!?) girmiyor ve 16 yaşındaki kızlarımız da erkek eli değmeden tertemiz(!?) çırpına çırpına boğuluyorlar...

11- Ben Atatürk’ün en büyük ve en bilinçli Türkçü olduğuna bilinçli olarak inananlardanım. Atatürk, Gökalp için, manevî babamdır, demiş. Benim çok değer verdiğim diğer bir doruktaki Türkçü Yusuf Akçura da Atatürk’e kültür ve politika alanında danışmanlık yapmış. Bakınız: Rafael Muhammetdin, Türkçülüğün Doğuşu ve Gelişimi, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı yayını 1998, ISBN 975-498-122-3, sayfa 45.

12- Burada Marx’ın ünlü, din afyondur, sözü akla geliyor. Marx’ın bu sözü ideolojik değil sosyolojik anlamda kullandığı yorumu için bakınız: Tayfun Atay, Din Hayattan Çıkar, İletişim 1016, 2004, ISBN 975-05-0259-0, sayfa 9.

13- Her ne kadar Mutezile, Maturidî ekolleri ve İbn Arabî vs. var ise de...

14- Benim İletişim yayınlarında çıkan bir çevirimde onbeş kadar sure veya ayetin Almancası geçiyordu. Onları doğru çevireyim diye Diyanet’in ve ünlülerin meallerine başvurdum. Farklar beni şaşırttı. Konumuz dışı ama bakınız Ömer Rıza Doğrul meali örtünme için ne diyor: “... Örtülerini omuzlarından aşağı doğru sarkıtsınlar...” Tanrı Buyruğu cilt 2, sayfa 568. Diyanet resmî meali (Vakıf yayın No. 86, Ankara 1997, ISBN 975-389-081-8, sayfa 352): “... Baş örtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler...” Nota not: Diyanet İşleri Başkanı Prof. A. Bardakoğlu’nun Hürriyet gazetesinde 06.10.2004 ve 07.10.2004’te yayınlanan “Müslümanlığı modernleştirelim” ve “Kuran her dönemde yeniden yorumlansın” başlıklı söyleşisi bulunmaktadır. Bakınız: “www.hurriyet.com.tr”

15- Bundan kasıt şudur. La Fontaine’in hikâye kitabında gagasında peynir olan kargaya tilki karganın gagasını açtırmak için, ne güzel sesin var, bir şarkı söyle de dinleyeyim, der. Karga da kanar, gagasını açar ve peynir daldaki karganın gagasından yere düşer. Bu hikâyeyi okuyan kargalar da bir daha bu tuzağa düşmezler. Batı’da biri bir diğerini bilinen bir hile ile kandırmaya kalkarsa o kişi, ben La Fontaine’i okudum, der.