53.000 X 0 = 0

Turgut Güler
Bu yılki üniversite imtihanının sonuçları, çok dikkat çekici istatistikî bilgilerle birlikte açıklandı. İlk üç dereceye giren gençler; okulların, illerin, kızların, erkeklerin başarı durumları, birer birer ortaya döküldü.

Bu vesîle ile, elli üç bin adayın, verdiği cevaplarla sıfır (=0) puan aldığını da öğrendik. Bunu, eğitim sistemimizin bağrına, madalya yapıp asmak lâzım (!)

Hepsi de lise mezunu veya mezun olmasına ramak kalmış elli üç bin gencimizin, önlerine konan kitapçıklardaki bütün soruları, tulum çıkararak bilememeleri, dünya çapında bir eğitim mucizesidir (!) Ne mutlu bize ki, böyle bir eğitim sistemimiz var!

Şimdi, Türkiye’de nasıl bir eğitim-öğretim anlayışı hâkim, uygulamada öne çıkan telâkki nedir? Şöyle âfâkî bir bakışla göz önüne getirelim:

Beş-on yıl öncesine kadar, “İLKOKUL” dediğimiz beş yıllık okuma döneminde, “sınıfta kalma” yoktu. Bunun, mantıkî ve aklî bir takım gerekçeleri olabilir. En azından, okuma-yazmayı herkese öğretelim diyen bir devlet anlayışıdır, denilebilir. Daha sonraki okul seviyelerine zarar vermemesi, sirâyet etmemesi şartıyla, bir noktaya kadar da mâzur görülebilir.

Mecbûri öğretimin sekiz yıla çıkarılmasıyla, “İLKOKUL” ve “ORTAOKUL” birleştirildi. Bu sefer, bu yeni okul tipimizde “sınıfta kalma”yı yasakladık. Lise seviyesindeki sınıflarımızda da, öyle âtıfetli davrandık ki, öğrencilerimiz, orada da, isteyerek bile sınıfta kalamaz oldular. Dolayısıyla, çalışanla çalışmayanı (tembeli) aynı terâzi kefesine koyduk. Mükâfat ve cezayı, eğitim sistemimizin lügatinden çıkardık.

Her seviyedeki okulumuzda, öğrenci davranışlarını hizâya sokup dengeli kılacak “disiplin”e âit mevzuâtı, önce kendi içimizdeki “insancıl (!)” bakış açımıza, sonra da büyük ölçüde AB’ne yaranmak uğruna kurban verdik.

Millî-neresinde kaldı ise-sıfatı taşıyan iki bakanlığımızdan biri olan “Millî Eğitim”in başına geçen devlet büyüklerimiz, dönem veya yıl sonu mesajlarında hep, öğrencilerimize “üstün devlet şefkati” gösterdiler. Bir öğrencinin, devlete getirdiği yıllık mâlî yükün faturası çıkarılarak, “aman hâ, onları sınıfta bırakarak devletimize para kaybettirmeyin!” dediler.

Zaman zaman, “dekorsuz tiyatro” anlayışı gibi, aykırı ve zıpçıktı bakışlarla “kitapsız eğitim-öğretim” denemeleri yapıldı. “Çocuklarımız, okula kitap, defter taşımasın.” denildi. Okuldaki beslenme saatlerine gösterdiğimiz ciddî alâkanın bırakın yarısını, hattâ çeyreğini bile, ders saatlerine göstermedik. Göstermek isteyenleri de, en kibarı ve mâsumu “çağ-dışı” olan etiketlerle lânse edip istiskale uğrattık.

Eğitim-öğretim faaliyetinin “olmazsa olmaz” temel unsurlarından birisi “öğretmen”dir. Türkiye’de, çok yakın zamâna kadar öğretmen yetiştirme işi M.E.B.’na âitti. Ne zaman ki, perakende satış mağazası açar gibi üniversite açmağa başladık, öğretmen yetiştirme işini de M.E.B.’den alıp, hiçbir hazırlığı ve alt yapısı olmayan üniversitelere verdik. Yüksek Öğretmen Okulları ile Eğitim Enstitülerinin rûhuna fâtiha okuduk. Öyle bir noktaya geldik ki; cümle kurmaktan ve düzgün konuşmaktan âciz Türkçe-edebiyat öğretmenleriyle, en basit ve harcıâlem problemleri çözemeyen matematik öğretmenleri yetiştirdik.

“Öz yönetim-özden yönetim-sivil yönetim-çoğulculuk” gibi, daha da çoğaltılabilecek içi boş, mânâ fukarâsı tabirlerin peşine takılıp, okul idârelerini öğrenci-velî tahakkümüne terk ettik. “Okul-Âile Birliği”ni, Avrupa Birliği zannedip, istimini okul müdürlerimizin üstüne üstüne boşalttırdık.

Üniversite imtihanında, elli üç bin aday sıfır (=0) puan almış... Hayırlı olsun... Bu güzel (!) netice için, hani az gayret sarfetmedik! Demek ki, boşa gitmemiş (!) Türk eğitim sistemi, bütün Türkiye’nin el birliği ile sıfır (=0) puan almış! Ne diyelim? Hezâr âferin!...