Ana Sayfa 1998-2012 Zeytinbağı

Zeytinbağı

Osmanlının son döneminde (1869-1932) yaşamış olan Abdullah CEVDET tek çıkış yolunu batıya tam teslimde görenlerin en başında gelenlerinden olup, çağının en ünlü Avrupa muhibbi (seveni) ve katıksız bir batı yanlısıdır. Batı karşısındaki aşağılık duygusu onda öylesine ruhî yıkım yapmıştır ki batıdan damızlık sarışın mavi gözlü İtalyan erkekleri getirerek siyah saçlı Türk ırkının ıslahını isteyecek kadar sapıtmıştır. Hatta “Çanakkale Savaşında batılarla savaşıp batıdan medeniyet gelmesine karşı çıkılmıştır” diyecek kadar da hayasızlaşmıştır.

- Reklam -

(2 Ağustos 2005

Hürriyet Gazetesi )

Abdullah CEVDET 1932’de ölmüştür ama bu günlerde içimizde batıyı onun gözüyle tek kurtarıcı olarak görenler hiç az değildir.

Osmanlı’nın çöküş dönemi olan 1920’ye kadar süren son yüzyıl içinde öylesine düşüş ve perişanlık yaşanmıştır ki bu ortamda Abdullah ÇEVDET örneğinde olduğu gibi aşağılık çözümler üreten sapkınlıklar bile ortaya çıkmıştır. Toplumumuzda böylesi hasta ruh hallerinin görülmesi İstiklâl Savaşı öncesi için belki anlaşılır bir durumdur. O yıllardaki ümitsizlik bazı insanları böylesi ruhî yıkıma sürükleyebilmiştir ama Cumhuriyetini yedi düvele karşı savaşarak kuran, bunu anlaşmalarla bütün dünyaya kabul ettirip bağımsız devletine sahip olan Türk’ün onurlu vatandaşının 2005 yılında Abdullah CEVDET gibi batı yanlısı olması kabul edilemez. Ama ne yazık ki Atatürk sonrası şuursuzca yürütülen batı yanlısı siyaset , milletimizin bazı kesimlerinde büyük yıkımlar yapmaktadır. ATATÜRK dönemindeki tarih şuurunu ve millî kültürü önemseyen millî eğitimden uzaklaşıp ve özellikle 1963 sonrası sistemli bir şekilde batı merkezli, çok kültürlülük temelindeki günümüzdeki eğitim sistemine gelinmiştir. Bu yıkımların yaptığı tahribatın millî bünyede ne boyutlara geldiğini günümüzde üzülerek görmemizi sağlayan birçok olay yaşamaktayız.

Bu konudaki en inanılması zor örnek, Bursa ilimizin Mudanya ilçesine bağlı Zeytinbağı beldesinde yaşanmaktadır:

Zeytinbağı, Marmara Denizinin kıyısında bulunan şirin bir sahil beldemizdir. Rumca Triglia olan yer adı Osmanlı döneminde Tirilya, sonra da Cumhuriyet döneminde belde sakinlerinin oyları ile “Zeytinbağı” olarak değiştirilmiştir.

- Reklam -

Batının desteğindeki saldırgan Yunan Ordusunun 15 Mayıs 1919’da İzmir’e çıkarma yapıp oradan Anadolu içlerine saldırmasına kadar bu şirin sahil beldemizde Osmanlı vatandaşı olarak Rum ve Türkler birlikte yaşamaktaydılar. Yunan ordusunun İzmir’den başlayıp Türkleri katlederek Bursa’ya doğru yürümesiyle bölgedeki Türkler iç kesimlere kaçmak zorunda kalmışlardır. İstiklâl Savaşı sonucunda yapılan mübadele anlaşması ile de Girit muhacirleri başta olmak üzere çeşitli bölgelerden gelen Türkler beldeye iskân edilmiştir.

Anadolu’da 1915 de yaşanan Yunan işgal teşebbüsünden bugüne kadar 90 yıl geçmiştir. Dünün işgalci Yunanı, AB örtüsünü üstüne örteli, şimdilerde Türk dostu gözükme yolunda kılıktan kılığa girmektedir. Büyük Ülküsü ( Megola İdea ) olan Anadolu’nun batı bölgesini elde etme hedefinden bir santim dahi şaşmamıştır. Yunanlının bu çabasında, iki yüzlülüğünü gösteren son suçüstü olayı şu şekilde gelişmektedir;

2001 yılında Mudanya’da ki Zeytinbağ belediyesi, Yunanistan’a 1920’lerde mübadele ile gidip Yeni Tirilye ve Rafina adlarında yeni iki kasaba kuran Yunan belediyeleri ile kardeş şehir olmuşlardır. Bu Türk beldesinde kardeş (!) Yunan şehirlerine ayıp olmasın diye 1999 yılından 2004 yılına kadar 30 Ağustos Zafer Bayramı ve beldenin 13 Eylül Yunandan kurtuluş günü kutlanmamıştır. Sayın okuyucu, ne yazık ki bu okudukların tamamen doğrudur ve eğer yüreğiniz hâlâ daralmadıysa bu konunun ne yazık ki dahası da var; Zeytinbağlılar kardeş şehirleri Yeni Tirilye ve Rafina’daki Yunanlılar üzülmesin diye bu akıl almaz uygulama ile millî bayramlarını kutlamazken, bakın Yunanlı dostları olarak onlar ne yapmışlardır;

24 Şubat 2005 tarihinde Yeni Tirilye Belediye başkanı ve 19 Meclis üyesi oybirliği ile aşağıda tercümesi verilen şu kararı almışlardır:

“ÖCALAN’IN SERBEST BIRAKILMASI İÇİN 1.000.000 İMZA

- Reklam -

İşbu bildiride imzası olan bizler, kendimizi Marmara Denizi’nin kıyılarında gelişmiş bir medeniyetin mirasçıları olarak görüyoruz.

Zorbalık ve ırkçılık politikaları, tarihî toplumlarımızın yerlerinden koparılmalarına neden olmuştur.

Omuzlarımızda taşıdığımız bu kutsal miras, özgün bir Hint-Avrupa halkının, Ksenofon’un yazdığı “Karlukların” günümüzdeki lideri Abdullah Öcalan’ın serbest bırakılması için girişimde bulunmamızı gerekli kılıyor.

Yunanistan’ın olduğu kadar Avrupa’nın da vatandaşı olarak, millî kimliğimiz ve itibarımız, Kürt liderin, dönemin hükûmeti tarafından teslim edilmesiyle, bugüne dek hiç olmadığı kadar rencide olmuş durumdadır. Bir vatandaş olarak bunu kabullenmemiz mümkün değildir. Girişimimizin amacı, kendimizi, suçlu durumdan ve iktidardakilerle; insan, vatandaş ve Yunanlı olarak bizlere hakaret eden bu kişilerle suç ortaklığından arındırmaktadır.

Bu, hareketimizin sadece bir boyutudur. Ancak, bu girişimin başka bir boyutu da mevcuttur. Eğer bu barbarca ve gayri meşru teslim etme, tarihî kimliğimizi karalıyorsa Abdullah Öcalan’ın kapatıldığı antik K ALOLIMNOS (İmralı Adası) hapishanesi’de tarihî yurtlarımızın kutsallığını lekelemektedir. Bu önemli ve sembolik belgede Kemalist ırkçılığın akbabası, yerli halk olan Kürtlerden ve Anadolu’nun diğer özgün halklarından kendi dillerini, kimliklerini, vatanlarını ve itibarlarını esirgediği için, çağdaş prometeus* Abdullah Öcalan’ın ciğerini yemektedir .

Tüm Yunanlıları 2 cephede birden mücadeleye davet ediyoruz. Bu, Mudanya’nın, Heybeliada’nın, Büyükada’nın, İstanbul’un, İstanbul Boğazının, Karadeniz’in ve İyonya’nın kısaca tüm Anadolu’nun hem teslimatın lekesinden, hem de İmralı zindanının lekesinden kurtulması için mücadeledir.

Özgürlük savaşçısı Öcalan’ın yeri İmralı zindanı değildir. Onun yeri, demokratik, çok kültürlü ve ırkçılıktan arınmış büyük bir Anadolu, bir “Küçük Asya”, bir Mezopotamya devletinin kurumlarıdır. Halkların özgürlüğü, barışı ve dayanışması mesajımızı Avrupa hükûmetlerine, uluslararası kamuoyuna ve özelliklede Yunan hükûmetine gönderiyoruz.

Ancak esas çağrımız Makedonya, Selanik, Poligiros, Neo Moudania (Yeni Mudanya) ve Nea Triglia (Yeni Trilye) sakinlerinedir .

Anadolu’nun, Küçük Asya’nın Avrupa ile entegrasyonu bir tel örgüyle, büyük yönetmen Yılmaz Güney’in tabiriyle bir duvarla, İmralı’nın duvarıyla engellenmiş durumda. Geçmiş yıllarda Avrupa vatandaşları, özellikle gençler Aleksandros Panagoulis ve Nelson Mandela’nın özgür bırakılmaları için mücadele ettiler. Bugün de Abdullah Öcalan’ın özgürlüğü için mücadele etmeleri gerekiyor. Tarih ve uygar insanlık bunu gerektiriyor.

TÜM MAKEDONYA SAKİNLERİNİ, İŞ BU BİLDİRİYİ İMZALAMAYA DAVET EDİYORUZ. GENÇ KUŞAĞI DA BU KONUYU BİR DAVA HALİNE GETİRMEYE ÇAĞIRIYORUZ.

“MEKADONYA’NIN ÖZGÜR VATANDAŞLARI ”

Yeni Tirilye Belediyesi bu bildiriyi 16 Mart 2005 tarihli günlük ANTİFONİTİS adlı Yunan Gazetesinde yayınlatarak tüm dünyanın bilgisine sunmuştur .

Zeytinbağı’nın kardeş şehirleri “Yeni Tirilye” ve “Rafina” öncülüğünde Yunanlı bunları yaparken kendi tarihine ve millî hedefine (Megola İdea) uygun hareket etmektedir. Gelelim bizim yaptıklarımıza;

Bursa Büyükşehir Belediyesi Yerel Gündem 21 olarak “Tirilye’de 1. Sanat Buluşmaları” adı altında 1-2-3 Ekim 2004 tarihlerinde üç günlük etkinlik düzenlemiştir. Bu yıl da “Yerel Gündem 21 2. Sanat Buluşması” etkinliği adı altında 19-20-21 Ağustos 2005’de etkinlik yapıldı. Cumhuriyet kanunlarına göre resmen adı ZEYTİNBAĞI olduğu halde bu beldemizin adı her iki etkinlikte de davetiyelere, ilânlara , bez afişlere Tirilye olarak yazılarak duyurular yapılmıştır. Ne rastlantı ki, Zeytinbağı’nın kardeş şehri olan Yunanistan’ın TİRİLYE’sinden gelen iki papazın da aralarında bulunduğu 20 kişilik Yunanlılar da bu yıl oradaydı. Papazlarının en önde yürüdüğü Yunanlı misafirlere, Zeytinbağı (onlar için Tirilye) sokaklarında yürürken kendilerine saygıda kusur edilmemiştir. Heyet, Makaryos’un da Heybeli adadaki Ruhban okuluna gitmeden önce okuduğu taş mektep başta olmak üzere, Kemerli Kilise ve diğer Rum eserlerini ziyaret etti. Şahıslar üzerinde tapulu olduğundan bu yapıların trilyonlar karşılığı birilerine satılma pazarlıkları belde de konuşulmaktadır. Bu arada Papaz kıyafetleri ile sokaklarda gezip lokantalarda yemek yeme hangi kıyafet kanununu çiğnemedir onu da yetkilisine sormak gereklidir!. Bir tarafta din adamı, siyasetçisi, askeri ve halkıyla ne yaptığını bilen bir Yunan Milleti, 90 Yıl önce Batılı devletlerin parası ve desteği ile bu toprakları Türklerden almak için saldıran sonunda İstiklâl Savaşında yenilip giden ama aynı amaç için bugünlerde Papazına, Belediye Başkanına, sade vatandaşına ve resmî yetkililerine kadar birlik içinde millî davaları uğruna gayret eden Yunanlılar var. O Yunanlılar ki, Zeytinbağı beldesinde düzenledikleri bir ayin sonrası papazlarının eli ile kuyruğa girenlere şarap ekmek verip beldedeki çocuklara 5 Euro da para dağıtıyorlar.

Diğer yanda ise Zeytinbağ olan belde isminin tekrar Tirilye olması hâlinde zeytinlerinin daha çok para edeceğini sanan, isim değişikliği ile beldelerinde gezgin (Turizm) gelirlerinin artacağını düşünen, kardeş şehir olma adına 13 Eylül olan kurtuluş günlerini ve 30 Ağustos Zafer Bayramını 1999‘dan beri kutlamayan birileri var. 30 Ağustos 2004 tarihinden beri bu yanlış uygulamayı bitiren millî hassasiyeti olan Sayın Zeytinbağı Belediye Başkanı Ali TURAN 13 Eylülü ve 30 Ağustosları 2004’den beri yeniden kutlamaya başlamış. Sayın Ali TURAN Bey gibi tarih şuuruna sahip yöneticilerimizle övünüyoruz .

Bu konuda birkaç çarpıcı örnek daha verelim;

Bursa’da Nilüfer İlçesine bağlı Gümüştepe köyünün (eski adı Misi köyünün) adını Rum’ca Missiya yapma gayreti günümüzde birileri tarafından ısrarla sürmektedir.

Bursa Gemlik İlçemizde son günlerde elinde eski Osmanlı tapuları, avukatları ve resim çeken gazetecileri ile ev ev dolaşıp adres tespiti yapan Yunanlı gurupların biri gidiyor biri geliyor!!

Çanakkale İlimizin Çan kazasının 22 Eylül kurtuluş günü kutlamalarına bu yıl Yunanistan’dan davet edilip getirtilen Yunan halk oyunları ekibi de katılıyor !.

Yunanistan’ın Gümülcine Belediyesi “Pontus soykırımını anma günü” olarak yasalaştırdıkları 19 Mayıs’ta sözde Türklerin 353 bin Pontuslu’yu katlettiği yalanına dayalı bu anlamlı günü!!! birlikte kutlamak için!!! Türkiye’den 15 belediyeyi davet etmişlerdir ve ne yazık ki bir belediye başkanlığı heyetimiz de bu davete katılmıştır.

Biz bunları yaparken Ege’nin karşı sahili Yunanistan’da lise müfredatına Dışişleri ve Eğitim Bakanı Marietta YANNAKOU’NUN emri ve Başbakan Kostas KARAMANLİS’İN onayıyla lise bir , iki ve üçüncü sınıflara “Pontus Soykırım ve Helenizmin Yönelimi” adlı dersi koydu . Bu ders lise bitirme sınavlarına da alınarak ne denli temel ders olduğu Yunanlı gençlere belirtildi. Bu örnekler daha da çoğaltılabilinir ama özetle Yunanistan’da sokaktaki vatandaşından Başbakanına kadar ortak ülküsüne doğru elbirliği ile yürüyen bir millet var.

Bizim ülkemizde Yunanlıda görülen bu birlik neden yok?

Çünkü ATATÜRK sonrası bizim ortak ülkümüz yok .

27-4-1925 de Mustafa Kemal, Ankara’da Türk Ocağı Genel Merkezinde Ocaklılara der ki: “Bu gibi sosyal ocaklar hep Batı ülkelerinde toplanmıştır. Şimdi Doğu, bu boşluğun cezasını çekmektedir. Türk Cumhuriyeti’nin inkılâbı Ocaklara dayanmaktadır. Doğu’daki hareket çok mutlu sonuçla bitmiştir. Bu seferdeki uğraşma bir “ülkü” savaşı olarak tanınacaktır. Türk tarihinde askerlerimizin ilk defa ülküleri uğrunda asil bir gayeyle savaşmalarını gerektirecektir. ” demiştir

ATATÜRK’ÜN millet konusundaki fikirleri duru bir su kadar berrak ve açıktır: “BİZ DOĞRUDAN DOĞRUYA MİLLİYETPERVERİZ. TÜRK MİLLİYETÇİSİYİZ. CUMHURİYETİN DAYANAĞI TÜRK TOPLULUĞUDUR. BU TOPLULUĞUN FERTLERİ NE KADAR TÜRK KÜLTÜRÜ İLE DOLU OLURSA, O TOPLULUĞA DAYANAN CUMHURİYET DE O KADAR KUVVETLÎ OLUR. BİZ ESASEN MİLLÎ MEVCUDİYETİN TEMELİNİ MİLLÎ ŞUURDA VE MİLLÎ BİRLİKTE GÖRMEKTEYİZ. TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ, TÜRK İÇTİMAÎ HEYETİNİN HUSUSÎ SECİYESİNİ, BAŞLI BAŞINA MÜSTAKİL HÜVİYETİNİ MAHFUZ TUTMAKTIR .”

(Prof. Dr. Orhan TÜRKDOĞAN, Kemalist Sistem ve Sosyolojik Yapısı, s 505)

ATATÜRK sonrası Türkiye’nin ülküsü yoktur.

Bütün bu yoklar Türkiye Cumhuriyetîni kuran iradenin bilinmemesinden, gençlere öğretilmemesinden kaynaklanmaktadır. ATATÜRK “FİKRİMİN BAŞI” olarak adlandırdığı Ziya GÖKALP’İN 1924 de ölüm haberini alınca “Bir Radyuma benzeyen beyni sukut etmiştir, Türk Milleti elim bir ziya içindedir ” diye Ziya GÖKALP’in hanımına telgraf çekerken, Ziya GÖKALP’i en derinden tanıyanlardan biri olduğunu göstermektedir. ATATÜRK “Türk Tarihinin Ana Hatları” adlı kitaba yazdığı önsözde “Ziya GÖKALP’ın Türklük ideali millî tarih görüşümüzün temel felsefesini oluşturur” demiştir.

Ziya GÖKALP en öz anlatımıyla Abdullah CEVDET gibilerin tam karşıtı olup Türk Milliyetçiliğinin fikir babasıdır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda fikrî temellerini atanların başında yer alandır. GÖKALP ümmetten millete geçişin ana ilkelerini toplum bilinci olarak ortaya koyan kişidir .

Şimdiki durumumuzu anlamak için Sayın Prof. Dr. Orhan TÜRKDOĞAN hocamın “KEMALİST SİSTEM Sosyolojik Yapısı ve “Ziya GÖKALP” ve diğer kitaplarının okunmasını sağlık veririm. GÖKALP ve ATATÜRK sonrası yani 1938-2005 arasındaki son 67 yılda kurucu kültür olan TÜRKLÜK arka plana itilmiştir. Türkiye 1959 da ilk adımın atıldığı ama resmen Ankara Anlaşması ile 1963’de başlayan AB süreciyle de çok kültürlülük adına Batının arzuladığı parçalanma ve küçülme sürecinde hızla ilerlemektedir. Üstelik de ev ödevi olarak verilen uyum kanunlarını gözü kapalı yapmanın sevinci ve mutluluğu ile ilerliyoruz. Türk milletinin en zayıf noktasının ne olduğunu Bernard LEVİS’İN şu tespitinde bulabiliriz: “İslâmiyet’i kabul eden milletler arasında hiçbiri , kendi özdeşliğini İslâm ümmeti içinde eritme hususunda, Türklerden daha ileri gitmemiştir.”

(Bernard LEVİS, Modern Türkiye’nin Doğuşu, TTK Yayınları Ankara 1984 ,184, 327.)

Son iki asırdır; tüm Ortadoğu ve Türkistan’da, batı yayılmacılığının – emperyalizminin (önceleri İngiltere ve İkinci Dünya Savaşı sonrası da ABD vasıtasıyla) yürüttüğü ana siyaset “bu topraklarda ümmet toplum yapısının devamının sağlanmasıdır”. Batı tarafından cemaatleşmenin, İkinci Cumhuriyetçilerin, tarikatların desteklenmesinin amacı Türk toplumu’nun milletleşme yolundan döndürülmesidir. Milletleşmiş bir toplum Batı yayılmacılığının sömürmesine en çok göğüs geren, karşı koyan yapıdır. Türk Devleti’nin 1923-1938 arası millî yapısında batı’nın bu gerçeği çok acı olarak yaşadığı için çok iyi bilmektedir, Batının Türkiye’yi kontrolü altına alamadığı bu dönemde istemediği bir yapı doğdu bu yapıda yoktan var olan bir millet, yoktan var olan temel sanayi, millî eğitimi ve genç cumhuriyetin yetiştirdiği vatanına bağlı, haysiyeti tam, millî ülküsü olan on milyonlar. Bu Batının menfaatine uymayan hiç istemediği bir yapıdır. Bu yapıyı kuranların en önde gelenleri olarak da Z. GÖKALP Türk Milliyetçiliği fikrinin toplumbilimci olarak kurucusudur, ATATÜRK de Türk Milleti esaslı Cumhuriyetimizin fiilî kurucusudur. Batı ve onun yerli işbirlikçilerinin ATATÜRK düşmanlığının ana nedeni de işte budur.

Batının, tüm bu coğrafyada ümmet toplumu olmaktan çıkıp millet toplumu olma yolundaki her çabaya savaş dahil her yolla engel olma isteği millî devlet yapılarının sömürmeye uygun olmamasındandır. Batılılar Anadolu topraklarına Yunan ordularını yollayarak engellemeye çalıştıkları Millî Türk Devletinin kurulmasına tüm çabalarına karşın engel olamamıştır. 1938 sonrası bugünler de dahil tüm Batının Türkiye’de milletleşme yerine ümmet toplumuna verdiği desteğin ana sebebi emperyalist, yayılmacı ve sömürgeci istediğindendir . Son olarak ABD’nin BÜYÜK ORTA DOĞU PROJESİNDE ortaya koyduğu hedefinin Fas’tan başlayıp Endonezya’ya kadar yayılmasını planladığı ümmet esasına göre yapılandırılmış 23 Orta Doğu ve Asya ülkesini kaplayan federatif, yerelleştirilmiş, ordusuz, siyasî merkezi batıya bağlı yani omurgasız bir yapıdır. Uluslararası Din Hürriyeti senaryosunu PROJECT DEMOCRACY içinde uygulayan ABD’nin bu bağlamda yaptıklarının belgeli bilgisine ulaşmak isteyenler Sayın Mustafa YILDIRIM’ın “Sivil Örümceğin ağında” kitabının genişletilmiş 7. baskısını okumalıdırlar. Ancak bu gibi temel kitapları okuduğumuzda etrafımızdaki gelişmeleri takip edebiliriz. Meselâ Eylül ayı başında bulunduğu New York’ta Meclis başkanı Bülent ARINÇ’IN New Jersey eyaletinin Peterson kasabasında 7 Eylül 2005 de yaptığı konuşmada “ABD’yi hiç kimse göz ardı edemez. Beğenseniz de beğenmeseniz de kafanızdan ne geçerse geçsin, dünyada etkin , sözünü geçiren güçlü bir devlet” dedi . Amerika’nın yaşantısıyla çok kültürlü bir toplum olduğunu dile getiren Meclis Başkanı “ Biz de kendi kültürümüzle bu toplumda özgürlük içinde yer alabiliriz ” dedi.

(Yeniçağ Gazetesi s.8 8-9-2005)

Meclis Başkanının yukarıda belirttiği görüşü çok hatalıdır . Öncelikle bilinmelidir ki ABD’de tek hâkim kültür vardır ve o kültür de, Anglo – Sakson – Protestan Beyaz Amerikalılara dayanır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin de kurucu tek kültürü vardır, o kültür de Türk kültürü dür. Türk kültürüne sahip olanlara Türk denir. Türk Devletinin kurucu fikir adamı olan Ziya GÖKALP “ırk atlarda aranır” diyerek milletin kültür temelini en açık şekilde vurgulamıştır. Milletin temeli kültür birliğidir. Bugün de Türkler Balkanlardaki PRIZREN’den başlayarak Asya’nın doğusunda Doğu Türkistana, Slbirya’da Yakutlara kadar uzanan bir coğrafyada varlığını sürdürüyorsa bu onların Türk kültürünün manevi bulutunun içinde yaşamalarındandır. Kosova’da, Anadolu’da, Kerkük’te, Türkistan’da, Kazan’da, Kırım’da, Urimçi’de, Kumul’da ….vb binlerce yerleşim yerinde yaşayan Türklerde göz renkleri, saç renkleri yani dış görünüşleri farklı farklı ama kültür yapıları aynı olduğu için hepsi Büyük Türk ailesinden. Batı Dünyası bu coğrafyadaki Türk birliğini önlemeye yüzyıllar öncesinden beri çalışmaktadır. Bugün Türkistan’da, Orta Doğuda ve Balkanlardaki paramparça yapılan Türk Dünyası ile Batı dünyası dün bunu başardı, bugün de Batının PKK’ya verdiği desteği ile mevcut bölünmüşlüğü yeterli görmemekte vatanın daha da ufak parçalara bölünmesini istemektedir, çünkü Türk kültürünün gücünü en iyi Batı bilmektedir.

Türk kültürü öyle güçlü ve eskidir ki, kökleri Türkistan’da Tamğalı Say, Çiğim Taşta, Saymalı Taşta, Uluğ Kem Sülyek köyünde, Talas,…… vb da günümüzden binlerce yıl öncesine dayanan yazılı yüzlerce belgelere dayanır. Türk kültürüne sahip olan bir kimse AB, BOP ve ABD gibi yabancı kültürlerin hâkimiyeti içinde yer almayı düşünmez. Çünkü Türkün tabiatında ana kültür olmak varken yan kültür olup zamanla hâkim kültür içinde erimek yoktur. ATATÜRK bunu “bağımsızlık benim karakterimdir” diyerek en güzel bir şekilde ifade etmiştir . Devleti kuran iradenin temelindeki Ziya GÖKALP’İN bir şiirinde Turan şöyle tanımlanmıştır.

“Zemini mefkûre seması hayal, Birgün gerçek fakat şimdilik masal”

Turan şiirinde ise Gökalp büyük ülküyü ortaya koyar:

“Vatan ne Türkiyedir Türklere ne Türkistan

Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir; Turan.”

Milletçe içinde bulunduğumuz bu sıkıntılı günlerde gelişen olaylara karşı duyarsız, kayıtsız ve ilgisiz kalanlar, kendilerini top ve popla meşgul edenler, önce kendi vicdanlarına karşı sonrada gelecek nesillerine karşı suçludurlar. Türk Milletinin en büyük eksiği millî aydınının olmamasıdır. Bugün susan üniversite hocalarında, susan devlet adamlarımızda susan sanatçılarımızda, susan meslek odalarında, susan barolarda, susan parti başkanlarında, susan…..vb insanlarımızda bu eksikliği acı bir gerçek olarak görmekteyiz.

Türk Milliyetçiliğinin birleştirici ülküsü, Türk yurdunu batılı yayılmacıların önce parçalama ve sonra da yeme hayallerini yenecektir. Bugüne kadar yapılan türlü fedakârlıklarla kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti sonsuza kadar yaşayacaktır. Çünkü her Türk bilir ki;

BAYRAKLARI BAYRAK YAPAN ÜSTÜNDEKİ KANDIR

TOPRAK, EĞER UĞRUNDA ÖLEN VARSA VATANDIR

Bedel ödenerek Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kuranların bugün yaşayan çocukları yine gerekli bedeli ödeyerek emaneti yani namuslarını koruyacaklardır.

DİPNOTU

*- Prometeus; Eski Yunan Mitolojisinde , ciğeri akbabalarca yenen ve ciğeri yenildikçe güçlenen ve yenilenen tanrıdır.

 

Orkun'dan Seçmeler

- Reklam -