Ana Sayfa 1998-2012 YEŞİLİ IRMAK, IRMAĞI YEŞİL

YEŞİLİ IRMAK, IRMAĞI YEŞİL

Şehir târihleri veyâ güzellemeleri diyebileceğimiz “şehr-engîz”ler, edebiyâtımızın lâtif âdetlerindendi. Ele alınan şehrin insânî güzellikleri yanında, beldenin belli başlı hasletleri de manzûmede hayat bulurdu. Türk-İslâm medeniyeti için pek çok sıfat kullanılabilir. “Şehir medeniyeti”, bunlardan biri ve belki en mühimidir. Çünkü, merkezine aldığı câmili külliyenin etrâfında halka halka büyüyüp genişleyen Türk şehirleri, insan haysiyetine yuva ve ocak olmuşlardır. Beşerî tavırları behimî vâdilere taşımaya azmetmiş zamâne gayreti, Türk-İslâm şehir teşekkülünün ne kadar uzağında duruyor. Kaybettiğimiz sâdece şehir slüeti değil. O slüet satışıyla, bir milletin rûhunu da mezâda çıkardık.

- Reklam -

Arada, istisnâ kabîlinden de olsa, bahsedilen rûhu henüz bırakmamış nedret beldelere tesâdüf ediliyor. Amasya, anılan müstesnâların en önde gelenlerinden. Yeşilırmak’la kaderini birleştiren bu şehir güzeli, Türk târihinin hükümdâr imâlâthânesi hükmünde bir mevkie ulaşmıştır. Daha Malazgird kokusu üzerimizden silinmemişken, Dânişmend Gâzî, Kutalmışoğlu Süleymanşâh ve Artuk Gâzî’nin fetih temrinlerine şâhit olan Amasya, bu Türkleşme tavrını ebedî alışkanlık hâline getirecektir.

Anadolu Selçuklu sultanlarının hep uğrayıp konakladıkları, mola yeri bildikleri Amasya, Kösedağı mağlûbiyetinden sonraki elemli ve perîşân yıllarda sık sık otorite değiştirdi. Moğol tahakkümünün gevşeme ye başladığı zaman diliminde de, düzine hesâbıyla Türk beyliğinin iştah tâzelediği mekânlardan biri oldu. Kuzeyde Karadeniz kıyılarına sırtını dayayan Cândâroğulları ile onların soykütüğünden çıkma İsfendiyâroğulları, güneydoğuda Eretna ve hafîdi Kadı Burhâneddin beylikleri, Amasya’yı hiç rahat bırakmadılar. Bu arada, Yeşilırmak suyuna tas ve desti daldıran epeyi Amasya eşrâfı da, iktidar türküsü çığırmaya heves ettiler. Olan, hep Amasya’ya oldu.

Osmanlı Devleti’nin dördüncü hükümdârı, Amasya kumaşını da “Yıldırım”lı nakışlarla bezedi, hükümranlık nârâsını Ferhâd’ın külünk sesleriyle birleştirdi. 1392’den itibâren Amasya, Osmanlı Hânedânı’nın sultan fideliği olacak, en büyük rakîbi Manisa ile fahriye müsâbakasına girişecektir. Çelebî Mehmed’den başlayarak, Yeşilırmak sâhilinde Amasya havası teneffüs eden kalabalık sayıdaki Osmanlı şehzâdesi, bu temiz iksîrin tesiri ile midir, bilinmez, ekseriyetle taht’a çıkıp Cihân’a fermân göndermişlerdir.

Amasya, bütün şehzâde sâkinleri içinde en çok Selîm-Şâh’ı, müstakbel Sultan Selîm-i Evvel’i el üstünde tutmuştur. Çünkü, bu şedîd mizâçlı Cihân Pâdişâhı, Amasyalıdır. 1470 yılında, babası Şehzâde Bâyezîd Amasya Vâlisi iken, burada doğmuştur. Dedesi Fâtih Sultan Mehmed, torununu, ancak üç sene sonra, Akkoyunlu Uzun Hasan’la hesaplaşmak için çıktığı sefer esnâsında, Otlukbeli Zaferi arefesinde görebilmiştir. Şehzâde Bâyezîd’in, Yeşilırmak sularının yaladığı sarayında misâfir olan Koca Fâtih, hem maddî, hem de mânevî serinliği vücûdunun her zerresinde hissederek torununu kucağına almış, dedelik şefkat ve sevgisi içinde minik Selîm’ini öpüp koklamıştır. Bebeklik râyihâsı ve hareketliliği içindeki Selîm, dedesinin sakalını avuçlayıp bâzı telleri ganîmet hissesine dâhil etmiştir. O dede-torun vuslatının en tatlı hâtırâlarından biri, burun yakınlığının teşhîsine dâirdir. Fâtih, Selîm’e bakarak sık sık: “Yavrucuğun burnu benimkine ne kadar da benziyor.” cümlesini sarf etmiştir. İstanbul Fâtihi’nin kucağında Mısır Fâtihi’ni hayâl edebiliyor musunuz? Bu müstesnâ üstü sahneyi kaçıran görüntüleme âletleri, ne kadar hayıflansa yeridir.

Fâtih Sultan Mehmed’in hayatta olmadığı ve Yavuz Sultan Selîm’in saltanatına tesâdüf eden bir vakitte, rahmetli hükümdârın portresini yapmaya çalışan ressamlar, burun konusunda tereddüde düşerler. Durumdan haberdâr olan Yavuz Hân, hemen ressamları çağırtıp kendi burnuna bakmalarını söyler. Yeşilırmak sularında yıkana yıkana Topkapı Sarayı’na gelen bu burun güzelliği, Amasya’nın ezelî Türklüğünü taşır.

Amasya, sâdece şehzâde ve sultan hemşehrîleriyle değil, sayılamayacak çokluktaki devlet adamlarıyla da târihimize malzeme vermiştir. Pîrî Mehmed Paşa, bunlardandır. Aksaray’dan Amasya’ya hicret eden bir âilenin Yeşilırmak sâhilinde büyüyen çocuğu, ileride Yavuz ve Kaanûnî kâbındaki cihângîrlere sadr-ı âzamlık yapacaktır. Onun, bilhassa Çaldıran Zaferi’ne ramak kala, Yavuz Sultan Selîm’i mest eden istişârî hasletleri, askerî zafer ağırlığındadır. Amasya, daha neler neler demektir ama, şehrin taşıdığı hamûle içinde Pîrî Mehmed Paşa’nın ayrı bir yeri, mevkii vardır.

- Reklam -

Amasya’nın Türk öncesi devirleri de, ilmî tesbit çerçevesinde zikre şâyân görülebilir. Lâkin, Türk’süz Amasya kupkuru kalıyor. Sanki Yeşilırmak’ı Amasya’dan çekip almışsınız gibi manzara fukaralığı beliriyor. Onun için, cümle Türk illeri ve Amasya, ancak Türk’le mânâ kazanıyor. Bâzıları, Ferhâd’la Şîrîn Hikâyesi’ni İran menşe’li gösteriyorlar. Belki de öyledir. Fakat, Amasya’da dillendirilen ve o coğrafyaya mâl edilen Ferhad, özbeöz Türk yiğidi; Şîrîn de su katılmamış bir Türk kızıdır. Gerisi, işin özüne müteâllik değildir.

Amasya’nın elması, son zamanlarda yeni yetme bir sürü rakîble mücâdele ediyor. Rengi, kokusu, lezzeti, kütür kütür kesilişi bakımından, elma tiryâkîlerinin aslâ vazgeçemeyeceği bu meyve, kökünü Yeşilırmak suyuna dayadığı müddetçe varlığını sürdürecek, elma iklîminin sultânı olmaya devâm edecektir.

Amasya! Amasya! Sen bizim “yeşili ırmak” gibi akan, “ırmağı yeşillenmiş” bir çeyiz sandığımızsın. İçindeki hazîneyi saymak kadar, onu hak ettiği yerde tutmak da zor. Amasya’sız Türk târihini, düşünmek bile tekmil mecâli alıp götürüyor.

 

Orkun'dan Seçmeler

Sınır Ötesi

ATSIZ HOCAMA MEKTUP

- Reklam -