Ana Sayfa 1998-2012 YAĞILIKTA SINIR TANIMAMAK!

YAĞILIKTA SINIR TANIMAMAK!

Anlaşılan o ki artık kimse, demokratik hakları artırmanın, yasakları kaldırmanın, daha çok özgürlük vermenin yaşadığımız sıkıntılı süreçleri atlatmak konusunda ülke olarak bize faydasının dokunacağını söylemek gafletinde bulunamayacak. Türkiye son yıllarda kendisinden belli başlı konularda istenen demokratik açılımların çoğunu gerçekleştirmiş olmasına rağmen meselelerimiz güncelliğinden ve yoğunluğundan hiçbir şey kaybetmeden sürüp gitmektedir. Tabii bu konuda tek örnek biz değiliz: müstebit Baas rejimi Irak’ı bir arada tutabiliyorken anlı şanlı Amerikan demokrasisinin ne hâle soktuğu da ortada.

- Reklam -

Bizim vericiliğimizin bizi soktuğu hâl, başımıza açtığı belâlar da ortada. O belâlardan birinden ve en son melânetinden söz etmek istiyorum.

Şu sıralar ortalıkta bir süpürgesiz cadı gibi dolaşmakta. Öyle bir cadı ki, ağzını açtığında sanki cehennem çukurlarından bir geçit açılmışçasına koca bir milletin yüzüne fitne odunuyla tutuşmuş ateşlerin yalazı vurmakta. Öyle bir cadı ki, bu milletin verdiği binlerce ölünün etini çiğneyerek siyâset yapmakta; o ölülerin bir numaralı müsebbibinin hürriyeti için bulduğu her karanlık kalabalığın içinden bağırmakta. Bu, yeryüzünün sanki bütün günahının imbikten süzülürcesine akıtılıp insan etinde toplanmasıyla halkedilmiş menfur, melûn bir cadı. İnsanda kerih duygular uyandıran varlığını oradan oraya taşırken ezdiği Türk toprağının bir gün onu temsil ettiği kötülükler ve güdücülüğünü yaptığı sürüyle berâber yutmasını Allah’tan dilediğim bu cadının dillendirildiğinde her memleket evlâdı santim santim gerilip burgu burgu deliyor.

Bu Mezopotamya süprüntüsü 26 Ekim (2007) târihinde milliyet.com.tr’de okuduğum bir habere göre Diyarbakır’da Demokratik Toplum Partisi (DTP) tarafından düzenlenen DTP milletvekilleri, belediye başkanl arı, il başkanları, sivil toplum temsilcilerinden oluşan yaklaşık 500 kişinin iştirâk ettiği ‘Demokratik Toplum Kongresi’nde târihî kinlerini kusmaya, barış yanlısı kılığında her kelimesi cadı kazanında bir kabarcık olan cümleler kurmaya devam etmiş.

Demiş ki; “Târihe baktığımızda Kürt halkı kadar onurlu bir halka dünyada ender rastlanır.” Biz bu onurun mâhiyeti hakkında biraz bilgi sâhibiyiz. Bu onur, işgalciye kucak açan, yaşadığı ülkenin istikbalini ecnebî postalıyla biçimlendiren, yaşadığı coğrafyanın en dansöz politikacılarını yaratan değişik bir onurdur ve bize pek uymamaktadır.

Ardından son günlerde yaşanan gelişmelere değinmiş bu kadın müsveddesi: bilindiği üzere Türkiye, Irak hükûmetinden ülkelerinde yaşayan belli başlı PKK liderlerini teslim etmesini istedi. Tanrı’nın kadın kılığında yarattığı ve damarlarında kan yerine ifsad akan bu kişi, Irak’taki ağababalarına demiş ki; “Bugün Iraklı kürtlerden kardeşlerini teslim etmelerini istiyorlar. Haysiyetli ve şerefli hiçbir kürt, kardeşlerini zindanda çürütmek için teslim etmez. Buna razı olmaz.” İyi de haysiyet ve şeref gibi çok yüksek değerler sizin nerenize sığıyor? Memleket, milletinin mevcudiyet dâvâsı için can veren onlarca oğluna ağlarken hâlâ ve utanmadan tiksindiren suratınla panel panel, meydan meydan gezme cüreti gösterebilen sen mi şereflisin, Irak’ta Amerikan askerine uşaklık yapan kardeşlerin mi? Beşikteki bebekten döşekteki ihtiyara kadar ayırt etmeden mâsum insanlara kast eden liderin mi şerefli, dağlarda ancak pusuyla, kahpelikle, Türk askerine musallat olabilen köpeklerin mi?

Bu kadına gore kürtler Selahaddin Eyyubî’den bu yana kendisinden her isteneni veren bir halk olmuş. Bunlar da hâlâ Selahaddin’in peşindeler. Hâlâ O’nun kürtlüğünden dem vurmayı sürdürüyorlar. Nedense Selahaddin Eyyubî gibi büyük bir komutanı çıkaran bu şerefli(!) millet başka hiçbir isim çıkaramamış. Târihe, kendisinden tek bir değerli numune bırakmış o kadar. Bu şerefli millet yok olup gitse ve yüzyıllar sonra onun yaşadığı mıntıkalarda arkeologlar kazı çalışmalarına girişse onlardan geriye o toprakta yaşadıklarına, o toprağı kendi kimlikleriyle mühürlediklerine dâir tek bir anıtsal delil bulamayacak olmasına rağmen, bunlar Selahaddin Eyyubî’yi çıkarmış bağırlarından. Bu, târihin ilginç savrulmalarından biri herhâlde.

- Reklam -

Bütün bunları seslendirdikten sonra yine savaştan yana olmadığını, barış istediğini söyleyebilmiş. Münafıklığın böylesinden ve onun getireceği kötülüklerden Allah’a sığınırız. Sen nasıl bir insansın? Yeryüzündeki bütün çukurlarla nispet yarışındasın seni hapsedildiğin delikten demokratik açılımlar adına salanları Allah ıslâh etsin. Ne de olsa onlar ahmak da olsalar bizim insanımız. Ahmakların yola gelmesi için dua ederiz; ancak sen sâdece beddualarla, Türk analarının ilenmeleriyle adı zikredilebilecek birisin.

İşte bu kadın, lâfını yine İmralı’ya getirmiş ve affedilmesinin gerekliliğinden dem vurmuş. Bütün bunları “Eğer kürtler, özgür olarak dilini konuşamıyorsa, demek ki sorun vardır ve derindir” dedikten sonra demiş ve ilginçtir ki kürtçe demiş. Bu, Osmanlı emperyalizminden Fransızca bahseden bir Cezayirli’nin hâli gibi garip bir hâl. Bu vatan düşmanının Öcalan’la ilgili talebi şu: “Türkiye’ye onu belki affedin diyeceğim, ama zaten o bunu kabul etmez. Onu halktan koparmayacaksın, 9 yıl adaya aldınız halktan kopardınız. Halkın yanına getireceksin, burada siyaset yapsa kötü mü olur? Bunu yaptıktan sonra kürtler silaha sarılırsa söz veriyorum en başta onlarla ben mücadele edeceğim.” Gülmek mi lâzım, ağlamak mı? Barış için sunduğu çözüme bakın. İmralı’daki Türk düşmanının serbest bırakılması bir fiiliyat değil de bir fikir olarak serdedilse dahi bu topraklara kanıyla, atalarıyla bağlı milyonların o kanla seni de bu memleketi de boğacağını bilmiyor musun? Şimdi büyüklerimize şu soruları soralım:

Öcalan asılmasın dediler, asılmadı!

Yaşam şartları kötü dediler, hakkı olmadığı hâlde gerçek bir insanmış gibi hukukunu korudular!

Dilimizi öğrenmek istiyoruz dediler, imkânlar sağlandı, yasaklar kalktı!

- Reklam -

Şimdi de Öcalan serbest kalsın diyorlar.

Dinleyecek misiniz? Konuşturmaya devam mı edeceksiniz? Ne zaman topraklarımıza attıkları fitne tohumunda boğacağız onları?

Şu kadındaki utanmazlığın, cüretkârlığın kaynağı nedir? Bir de eklemiş: “O zâten bu affı istemez.” Yahu daha derdest edildiği an Türkiye Cumhuriyetine hizmet etmeye hazırım diyerek hemen dâvâsını satan bu adam mı kendisinin affedilmesini istemeyecek kadar tüm başların üstünde bir mağruriyete ve onura sâhip! Bunların sözüne çok güven olurmuş gibi bir de söz vermiş Zana: “Bunu yapın kürtler o zaman da silâha sarılırsa onlarla en başta ben mücâdele edeceğim.” Bu lâfın mefhum – muhalifi nedir? Anlamak için çok akıllı olmaya gerek yok: “Öcalan serbest kalmadıkça kürtlerin (daha doğrusu PKK’nın) sizle mücâdelesi meşru ve haklı bir mücâdeledir.”

Türk Milleti seni ve temsil ettiğin zihniyeti lânetliyor. Sözde ayrı bir kimlik atfettiğin bir halkın hukukunu kollamaktan (!) vazgeçip meseleyi bir adamın kurtuluşuna indirgemeniz gösteriyor ki siz barış istemiyorsunuz. Çünkü bu adam kurtulamaz. Dünya hırsından çatlasa da kurtulamaz, gök delinse de kurtulamaz, yer çökse de kurtulamaz!!!

Politikacılar yaptıkları yanlışlardan dönmez, bu kadın ve şürekâsı konuşmaya devam ederse milletimize ihkak-ı hak doğar. Bu böyle bilinsin!

 

Orkun'dan Seçmeler

- Reklam -