Ana Sayfa 1998-2012 Vicdanî Red’din hedefi

Vicdanî Red’din hedefi

Şöyle bir dünyaya bakınız: Yuvası olmayan kuş yoktur. İnsanlar da iki odalı bir ev, bir yuva sahibi olmak için çalışırlar. Dışardan birisi taş atıp evinin camını kırsa ona karşı çıkar, evinin varlığını korur. Çünkü evinde mutludur. Yangın olur diye korkar, evi onun her şeyidir.

- Reklam -

Ailelerden teşekkül eden topluluklar, topluluklardan maydana gelen milletler de, yaşayacakları evlerini, canları pahasına sahip oldukları vatanlarında kurarlar. Bu uğurda her türlü mücadeleyi yaparlar. Bugün Filistin halkının verdiği mücadele en yakın örnektir. Güçlü bir orduları olmadığı hâlde ferden intihar ederek vatanlarına sahip çıkıyorlar.

Irak’lılar da ABD’ye karşı vatanları için aynı mücadeleyi veriyorlar. Türk milletinin de bir vatanı vardır, bir devleti vardır. Bu vatanın korunması için güçlü bir ordusu vardır. Niçn güçlüdür? Çünkü Türk milleti, ordu-millettir. Dünyada hiçbir ordu Türk ordusu kadar milleti ile, iç içe, el ele, birlik ve beraberlik içinde değildir. Türk düşmanı batılılar bunun için Türk ordusunu yıpratmaya Türk milletinin gözünden düşürmeye, millî birlik ve beraberliğini çökertmeye çalışmaktadırlar AB devletlerinin, Türk ordusundaki disiplin ve vatanseverlik aşkını zayıflatmak için çeşitli iftiralar atması bundandır. Bakınız büyük Atatürk Türk ordusu için 1927’de verdiği bir nutkunda şöyle demiştir.

“Tarihte bütün bir vatanı, çok üstün düşman kuvvetlerine, son toprak parçasına kadar, karış karış kahramanca ve namusluca müdafaa etmiş ve yine varlığını koruyabilmiş ordular görülmüştür. Türk ordusu o cevherde bir ordudur. Yeter ki ona kumanda edenler, kumanda edebilmek özelliklerine sahip olsunlar.” Ve yine 1929’da Eskişehir garında verdiği bir demecinde de şöyle diyordu. “Türk milletinin toplumsal düzenini bozmaya yönelen didinmeler boğulmaya muhkûmdur. Türk milleti kendinin ve memleketin yüksek menfaatleri aleyhine çalışmak isteyen bozguncu, alçak, vatansız ve kirli emelleri anlamayacak ve onlara müsamaha edecek bir topluluk değildir. O şimdiye kadar olduğu gibi doğru yolu görür. Onu yolundan saptırmak isteyenler ezilmeye, kahredilmeye mahkûmdur. Bu hususta köylü , işçi ve bilhassa kahraman ordumuz candan beraberdir. Bunda kimsenin şüphesi olmasın.”

Dünkü AB devletlerinin çok üstün askerî gücüne karşı, Çanakkale’yi savunan Türk askerinin, vatanı için, gösterdiği kahramanlık bütün dünyayı hayran bırakmış, düşmanları bu kahramanlıktaki sırrı, Türklerin ordu-millet olmasında görmüşlerdi. Bunun için Türkleri tarihten silmenin yolunun, Türklerdeki ordu varlığını, sevgisini çökertmekle mümkün olacağı inancına varmışlardı. Onlar bunun için, Attila’ya, Fatih’e, Atatürk’e ve Türk milletinin yetiştirdiği büyük kumandanlara, devlet adamlarına düşmandırlar. Zaman, zaman Türk ordusuna iftiralar atarlar. Misyonerler ve içimizdeki uzantıları olan hainlerle Ordu-millet bütünlüğümüzü parçalamaya çalışırlar. Büyük Atatürk, derin tarih şuuru içinde Gençliğe Hitabı’nda uyarısını yapmıştır. Her Türk genci, hatta her Türk insanı Ata’nın Gençliğe Hitabı’nı defalarca okumalıdır. Şunu çok iyi bilelim, tarih boyunca Türk düşmanlığı bitmemiştir, bundan sonra da devam edecektir. Etmektedir… Nasıl mı? Strateji değiştirerek. Silâhla yapamadıklarını ekonomik ve kültürel yoldan yapmaya çalışıyorlar. Türkiye’de teslimiyetçi bir iktidarın varlığı, hainlerin atlarını oynatmalarına yeşil ışık yakmaktadır. Türkiye’yi karış karış satın alıyorlar. Çünkü başımızda, yabancıları mülk edinme yasasını çıkaran AKP iktidarı var.

Şimdi Atatürk’e ait bir hatırayı Hikmet Bil’in “Atatürk’ün Sofrası” isimli kitabının 47. sayfasından okuyalım.

Atatürk Mersin’e gitmişti.

- Reklam -

Mersin’in sahil boyundaki güzel binaları dikkatini çekmişti. Yanındakilere teker teker bu güzel binaları göstererek sordu:

– Bu bina kimindir?

– Jorj Kostandinis’in…

– Öteki?

– O da Mösyö Jerfini’nin…

- Reklam -

– Ya şu?

– O ihracatçı Mişel’in…

O sırada Atatürk’ün gözü kendisini karşılamak üzere kaldırımın üzerine toplanan halkın arasında beyaz sakallı ihtiyar bir Mersinliye ilişti.

Yanına yaklaşarak:

– Baba dedi, bu misafirler sizin Mersin’in en güzel binalarını buralara oturturken sen neredeydin? (Çünkü, Atatürk azınlıkları misafir olarak görüyordu.)

İhtiyar gözünü bile kırpmadan şu cevabı verdi…

– Yemende askerlik yapıyordum Paşam!..

Bu cevap Atatürk’ü çok düşündürmüştü, Ankara’ya döndükten sonra arkadaşlarına muhtelif vesilelerle bu küçük hikâyeyi nakletmişti.

Nihayet kafasında doğan, gelişen düşüncelerini İzmir’deki iktisat kongresinin açılış nutkunda şöyle açıkladı:

“ – Bu vatan, çocuklarımız ve torunlarımız için, cennet yapılmaya lâyıktır. Bu da iktisadî faaliyetle kabildir…”

Şimdi sormak lâzım, iktisadî faaliyet yabancılara mülk satarak, arazi satarak, Türk ekonomisini İMF’ye teslim ederek mi olur? Akdeniz sahillerimizde mülk ve arazi alarak yerleşen Alman ve İngiliz ve kökenli yabancıların sayısı son istatistik verilerine göre “58” bindir. Buna gaflet denmez, bu ihanettir. Şimdi sıra zaman zaman sinsice Türk ordusunu yıpratmaya, gözden düşürmeye gelmiştir. Ordumuza haince, düşmanca saldırılar başlamıştır. Türk ordusuna düşmanlık önce Mason localarında başlatılmıştır. Atatürk’ün bu locaları 1935’de kapattırması boşuna değildi. 1903’de Farmasonlar tarafından N.K. imzası ile bir broşür neşnedilerek bütün mason localarına gönderildi. Mason idarecilerine şunlar telkin ediliyordu:

1- Millî Savunma makamına muhakkak bir sivil kimse getirilmelidir.

2- Ordu harekâtı sivil bir makama tâbi olmalıdır.

3- Küçük rütbeli subaylar da dahil, her nakil ve tayin millî savunma vekili tarafından yapılmalıdır.

4- Subaylar muhitinde silâh arkadaşlığı ruhu öldürülmeli ve subaylık imtiyazı kaldırılarak sıradan bir vatandaş seviyesine indirilmelidir.

5- Siyasî partilere girmek, neşriyat yapmak gibi yasaklar kaldırılmalıdır. Bu şekilde hür masonlar Yahudilerin Dünya hakimiyeti planını esas alarak çalışırlar. (Akasya Locası 1908, Nu: 62)

Atatürk’ü, “Kemalizmi” Türkiye’den kovun diyen AB, şimdi sıranın en çok korktukları Türk ordusuna geldiğine karar vererek AİHM’ni de kullanmaya başladı. Vicdanî Red’le ilgili kararının anlamı, Türk ordusundaki ordu-millet bağlarını koparmak, orta vadede Türkiye’yi kişisel keyfîliğe iterek, savunmasını çökertmektir. Bu aynı zamanda, Türkiye Cumhuriyeti anayasasını kâğıt üzerinde kalmaya mahkûm etmektir, AİHM’nin vereceği hükme Türk devletinin adaletinden fazla itibar ederek saygı duyan, Osman Murat Ülke gibilere sormak lâzım, dün Türk milletini Sevr’e uygun olarak dünya tarihinden silmek isteyenler onlar değil miydi. Bugün Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin istediği PKK ve diğer Türklük düşmanı katilleri bize teslim etmeyenler onlar değil midir? Nerde Türk düşmanı varsa her türlü yardımı yaparak besleyenler onlar değil midir.? Türk Devleti’nin adaletine güvenin olmadığına ve anayasasına itiraz ettiğine göre, git AB devletlerinde yaşa. Türkiye’yi kötüle, Orhan Pamuk gibi dolaylı olarak Türk ordusunu hedef al, seni de bağırlarına basar beslerler. Ne duruyorsun… Türk milletinin canını esirgemediği vatanında senin yaşama hakkın olamaz. Olmamalıdır… Sen külfetsiz nimet istiyorsun. Git, durma git. Türk Devleti’nin hâkimlerine, Savcılarına, adaletine güvenin, saygın ve sevgin yok, ne duruyorsun. TÜRKİYEMİZİ TERK ET GİT…

Diğer taraftan Genel Kurmay Başkanlığı’nın, Millî Savunma Bakanlığına bağlanması yönündeki sinsi faaliyetler de, AB’nin hedefi ve isteği doğrultusundadır. Pasifize edilmiş bir Türk ordusu hedefi yeni değildir. Geriye doğru gittiğimizde görülecektir ki, yakın tarihimizde bu gibi maksat taşıyan teklifler açık açık ortaya atılmış, ama cevabını da almıştır. Meselâ bunlardan en yakın olanı, eski Konya BP milletvekili Hüseyin Arı’dır. Erbakan’ın seçim bölgesi Konya’dan seçilen, aynı zamanda asker kökenli olan Arı, 19.08.1996 tarihli Akşam gazetesinde yayınlanan bir demecinde: “Bütün demokratik parlâmenter sistemlerde askerî gücün tamamen sivil otoritelerin denetiminde olduğunu söyleyerek, Türkiye’de de gerekli düzenlemelerin yapılarak, Genel Kurmay Başkanlığı’nın Millî Savunma Bakanlığı’na bağlanmasını istiyordu… Türk Ordusu yurt çapında silâhlı bölücü eşkiya ile yaptığı mücadele emrini sivil otoritelerden almadı mı? Irak topraklarına sivil iktidarın emri ile girmedi mi? Sayın Tansu Çiller Başbakan iken “Siyasî sorumluluk bana aittir” derken sivil otorite olduğunu ifade etmiyor mu idi? Anayasamıza göre ordumuzun bağlı olduğu Başbakanlık, Cumhurbaşkanlığı makamları sivil otorite değil midir? Hüseyin Arı’nın bunları bilmezden gelmesi ayıp değil mi? Şimdi Türk ordusunun nasıl haince saldırılara maruz bırakıldığını, TSK’nın caydırıcı gücünün nasıl yok edilmek istendiğini, batılı devletler ve onların içimizdeki uzantı ve işbirlikçilerinin hangi merkezlerden emir aldıklarını görmemek mümkün değildir. Ordumuza yapılan bu sinsi saldırıları görmezden gelenlere soruyoruz. Türkiye’nin iç ve dış borçlarını ödediniz, ağır sanayiini kurdunuz, tasarımını kalkındırdınız, emeklileri sürünmekten, esnaf ve sanatkârlarımızı sıkıntılarından, Türkiye’yi talan ve soygunlardan kurtardınız da, iş Genel Kurmay Başkanlığı’nın statüsünü değiştirmeye mi kaldı?

Netice olarak, içteki ve dıştaki, Türk milleti ve Türk ordusu düşmanları, şimdi VİCDANÎ-RED gibi katil bir kelimede birleşerek, AB devletleri ve AİHM’nin Türkiye üzerinde baskı kurmasını sağlamaya çalışıyorlar.

Ama şunu hiç unutmayınız. Türk milleti Tanzimat kafalı teslimiyetçilere inansaydı, büyük Atatürk’ün yolunda yürümez, bugünkü Türkiye Cumhuriyeti de hayatta olmazdı. Şimdi ya sev, ya terket demeğe bizi mecbur etmektedirler.

 

Orkun'dan Seçmeler

- Reklam -