Ana Sayfa 1998-2012 Türkçülüğün Temel İlkeleri: Millet ve Milliyet

Türkçülüğün Temel İlkeleri: Millet ve Milliyet

Millet ve milliyet vâkıası, çağımızın en sarsılmaz gerçeklerinden biridir. İnsanlık, bu mertebeye ulaşabilmek için, yüzyıllar süren bir evrim geçirmiştir. Ulaşılan nokta, hesapsız kan ve gözyaşının, büyük çabaların, dünyayı alt üst eden çatışmaların ve boğuşmaların sonucudur. Millet ve milliyet gerçeğinin temelinde, bu muazzam gayretlerin harcı vardır. Millet vâkıasının, görkemli bir anıt gibi yükselmesindeki sırrı, biraz da burada aramak lâzımdır.Millet kavramını güçlü kılan unsurların başında, onun insan eğilimlerine tamamiyle uygun olması gelir. Bir millete mensup bulunma duygusu ve şuuru, insanı mânen güçlü ve mutlu hâle getirir. Millet kavramı, ayrıca sağlam ilmî dayanaklara maliktir. Hayatiyet ve dinamizm kazandıran bu vasfı sayesinde, millet gerçeğine yapılan saldırılar hemen daima başarısız kalmaktadır.Millet olgusuna karşı çıkan eğilimler ve ideolojiler, onu cepheden taarruzla yıkmanın imkânsızlığını anladıkları için, bu kavrama değişik anlamlar yükleyip farklı yorumlar yaparak yozlaştırma ve esasından uzaklaştırma yolunu seçmişlerdir. Ne yazıktır ki, bu çabalarında zaman zaman başarılı da olmuşlardır. Onun için, millet kavramının aslî hüviyetiyle belirtilmesinde ısrarlı olmak gerekmektedir.•••Milletin temeli millî kültürdür. Millî kültür, yüzlerce, hattâ binlerce yıllık bir birikim demektir. Bir topluluğun yaşayış tarzı, alışkanlıkları, gelenekleri, örf ve âdetleri… vb. gibi maddî ve mânevî pek çok unsur, kültürü meydana getirir. Kültürün o topluluk tarafından şuurla anlaşılıp benimsenmesi ve işlenmesi ise millî kültürü ortaya çıkarır. Dil, tarih, sanat, estetik, din, aile, hukuk ve ahlâk anlayışı, dayanışma, ortak değerlerin paylaşılması, birlikte yaşama iradesi, müşterek bir millî ülkü, millî kültürün unsurları ve gerekleridir. Bunlara ilâveten, aralarında, çok eskilere dayanan bir soy birliğinin bulunduğu bilinci ve inancı da, fertler arasındaki bağları güçlendirir. Bu vasıflara sahip insanların meydana getirdiği topluluklara millet denir. Milletin ilmî tarifi budur ve her şartta, her zaman için geçerlidir.Milletin siyasî şartlara ve geçici ihtiyaçlara göre yapılmış başka tarifleri de vardır. Ancak, ilmî temele dayanmadığı için, bu tariflerin sürekli geçerliliği bulunmamaktadır.Bu tespitlerden sonra, Türk milletini meydana getiren özellikler üzerinde durabiliriz.Türk millî kültürünün süreklilik gösteren en önemli unsuru Türk dili, yani Türkçedir. Türk milleti, binlerce yıldan beri aynı dili, Türkçeyi konuşmaktadır. Duygularını, düşüncelerini, hâtıralarını yazıya Türkçe olarak geçirmektedir. Türk olmanın belli başlı ayracı Türkçe konuşup yazmaktır. Sanatımız ve edebiyatımız, Türk dili ekseninde gelişmiştir. Türk soyundan geldikleri hâlde, millî kültürün en önemli unsuru olan dillerini kaybetmiş toplulukların hazin âkıbeti, Türk dilinin hayatî değerini göstermektedir.Türkçenin, zaman içinde değişmesi ve gelişmesi kaçınılmazdı. Yeni kültür değerlerinin kazanılması, değişik komşu kültürlerin etkisi ve birbirine uzak, farklı coğrafyalarda yaşanılması, bu değişimin ana sebepleridir. Günümüz Türkçesi Hun, Göktürk, hattâ Karahanlı dönemlerinden oldukça farklıdır. Başka milletlerin kültür tarihlerinde de görülmekte olan bu farklılaşma bizi şaşırtmamalıdır. Aynı şekilde, yüzlerce yıldan beri değişik coğrafyaları yurt tutmuş Türk toplulukları arasında da bazen derin sayılabilecek lehçe ve şive farklılıkları oluşmuştur. Bu farklılık, siyasî hâkimiyeti ellerinde bulunduran yabancı yönetimler tarafından çok kere plânlı ve maksatlı olarak teşvik, hattâ tahrik de edilmiştir. Ama, dilimizin temel yapısı, her şeye rağmen muhafaza olunmuş, farklılıkların azaltılması için kapılar aralık bırakılmıştır. Kökü aynı olan dalları budamakla ağacı kurutmak mümkün değildir. Uzun süren sonbaharın etkisiyle dökülmüş yaprakların, önümüzdeki baharlarda yeniden yeşereceği şüphesizdir. Türk milleti, binlerce yıllık eski bir tarihe sahiptir. Orta Asya bozkırlarında başlayan tarihî maceramız, inanılmaz bir dinamizmle üç kıtaya yayılmış, Atlas Okyanusu kıyılarından Sarı Deniz’e, Hint Okyanusu’ndan Orta Afrika’ya ve Ural ötelerine kadar etkisini göstermiştir. Birbirine çok uzak bölgelerde, farklı kültür çevrelerinde, değişik coğrafyalarda büyük, çok kere imparatorluk ölçüsünde Türk devletleri kurulmuştur. Buralarda kendi kültür değerlerini koruyanlar hâkimiyetlerini yüzlerce yıl sürdürmüşler veya bir başka Türk boyuna devretmişlerdir. Millî kültürlerini koruyamayan topluluklar ise (Batı Hunları, Avarlar, Peçenekler, Bulgarlar, Hazarlar, Tabgaçlar vb.) Türk olma özelliklerini yitirmişlerdir. Ancak, büyük ana kütle, millî varlığını muhafaza etmesini bilmiştir. Türk tarihinin, ayrı kollar hâlinde, farklı çevrelerde gelişmiş olması bizi yanıltmamalıdır. Millî tarihimiz, bütün bu kolların tarihlerinin toplamıdır. Hun-Göktürk-Uygur-Karahanlı-Selçuklu-Osmanlı- Türkiye Cumhuriyeti ekseni etrafında, Avrupa Hunları, Avarlar, Tuna ve İdil Bulgar devletleri, Hazarlar, Akhunlar, Gazneliler, Harezmşahlar, Memlûkler, Hindistan Türk devletleri, Timur, Altın Orda ve Babür devletleri, hanlıklar, beylikler, atabeylikler, devlet hâlinde teşkilâtlanmamış Uzlar, Kuman (Kıpçak)lar, Peçenekler, Türk tarihinin birer koludur.Bu büyük tarihî macera, bütün Türk topluluklarını müşterek bir tarih bilinci çevresinde birleştirecek değerdedir. Geçmişteki ortak atalara, ortak zaferlere, ortak hüzünlere sahip olmak ve uzak hâtıraları paylaşmak, bugünkü nesilleri birbirlerine daha içten duygularla bağlar. Bu bağlılık da tarih şuurunu pekiştirir.İnsanların mânevî hayatında önemli bir yeri olan din, zaman zaman öncelikli, hattâ merkezî rol oynamıştır. Din esasına bağlı devletler kurulmuş, büyük insan kütleleri dinî gerekçelerle birbirleriyle boğuşmuş, din yüzünden soykırımlar yaşanılmıştır. Bilimin alabildiğince geliştiği ve akıl hâkimiyetinin yaygınlaştığı çağmızda bile, toplumların dinden nasıl etkilendiklerini gösteren çeşitli örneklerle karşılaşıyoruz.Türklerin dinî hayatı, tarih boyunca Gök Tanrı dini ile İslâmiyet etrafında şekillenmiştir. 10. yüzyıla kadar Türk toplulukları çoğunlukla Gök Tanrı dinine mensubiyetlerini devam ettirmişlerdir. Bu dinden ayrılarak başka dinleri benimseyen topluluklar ise, zamanla Türklüklerini, yani milliyetlerini kaybetmişlerdir. Çin’de devlet kuran Tabgaçlar, Budizmin etkisiyle Çinlileşmiş; Musevîliği benimseyen Hazarlar, Hristiyanlığı kabul eden Bulgarlar ve Macarlar, Türk kültür dairesinden uzaklaşmışlardır. Avarların, Peçeneklerin, Uzların, Kumanların da tarih sahnesinden silinmelerinde yabancı dinlerin rolü büyüktür. Gök Tanrı dini, Türklerin “millî” dini hâlindeydi. Bu dinden uzaklaşanlar, Türklükten de uzaklaşmış oluyorlardı.İslâmiyet ise, getirdiği yeni değerlerin etkisiyle Türk kültüründe önemli değişimlere sebep olmuş, fakat Türk milliyetinin kaybolması sonucunu vermemiştir. Anadolu Selçuklularında ilk belirtileri görülen İslâmî etkiler, İslâm hukukuna dayanan yönetim anlayışından ve imparatorluk hüviyetinden kaynaklanan sebeplerle Osmanlı Devleti’nde büsbütün ağırlaşmış ve dönem dönem milliyet unsurunu geri plâna itmiştir. Öyle ki, Hristiyan Avrupa, asırlar boyunca “Türk” ile “İslâm”ı eşdeğerde tutmuştur.Eski dinlerine sadık kalan veya Müslümanlığa değil de başka dinlere giren bazı küçük Türk topluluklarında millî şuurun muhafaza edilmiş olması istisnaî bir hâdisedir. Musevîliği kabul eden Karaimlerin sayısı günümüzde birkaç bine kadar inmiştir. Ortodoks Hristiyan Gagauzlar ise Türklüğe mensubiyetlerini ısrarla devam ettirmişlerdir. Şamanist geleneklerden vazgeçmeyen Altay-Saha Türkleri de milliyetlerini korumuşlardır. Bunların dışında kalan büyük Türk kütlesi ise tamamiyle Müslümandır. İslâmiyetin kabulünden sonra bu dinden ayrılıp başka bir dine giren Türk toplulukları olmamış, bu durumdaki fertler ise bir süre sonra Türklüklerini de kaybetmişlerdir.Özellikle Sovyet yönetiminin Ateizm propagandası ile herhangi bir dinî inanca sahip olmayan kimselerin varlığı muhakkaktır. Bunların sayıları kesin olarak bilinmemekte, fakat Müslüman nüfus içinde gösterilmektedir.Sonuç olarak, İslâmiyet, Türk topluluklarını derinden etkilemiş ve millî kültürü meydana getiren unsurlar arasında yer almıştır.İslâmiyette ruhban sınıfının bulunmamasına rağmen, bazı grupların kendilerini bu sınıfın yerine koyarak katı bir tutum sergilemeleri; dinin, insanla Tanrı arasında bir inanç ve vicdan konusu olmaktan çıkarılarak sosyalleştirilme ve siyasîleştirilme çabalarına girişilmesi, günümüzde, özellikle Türkiye’de yoğun tartışmalara sebep olmaktadır. Türk toplumu ise, doğmalardan ve sapmalardan arındırılmış, saf ve berrak bir dinî anlayışı her zaman tercih etmiştir.Türk ailesi, eskiden beri, sosyal bünyenin çekirdeği durumunda olmuştur. Ali fertleri arasındaki bağlılık, dayanışma, himaye ve kollama duygularının gücü, varlığını daima korumuştur. Başlangıçta geniş aile biçiminde olan yapı, zamanla küçük aile tipine dönüşmüştür. Yerleşik hayata geçtikten sonra da bu yolda eskiye dönüşler görülmüştür. Günümüzde ise, sosyal ve iktisadî şartların değişmesiyle küçük aile anlayışı yaygınlaşmıştır. Hangi tipte olursa olsun, aile hayatı, Türk toplumundaki önemini daima muhafaza etmiştir.Aile, kültürün nesilden nesile aktarılmasında en etkili ortamdır. Çocuk, ana dilini bu ortamda öğrenmekte, dinî terbiyesini aile içinde almakta, gelenek ve göreneklerden, ahlâk, fazilet gibi kavramlardan aile sayesinde haberdar olabilmektedir. Dolayısıyla ailenin işlevi çok yönlüdür. Millet, bir bakıma, fertlerden çok ailelerden meydana gelmektedir.Aile, öz itibariyle bütün toplumlarda hemen hemen aynıdır veya benzeşmelidir. Ancak aile tipleri, fertlerin aile içindeki yerleri, işlevleri ve görevleri, aile hayatındaki anlayışlar bakımından toplumdan topluma bazen çok belirli farklar görülebilir. Bu bakımdan, mensubu bulunduğu milletin ana karakterine ait çizgiler, ailede de aksini bulur. Alileler nasıl milleti meydana getiriyorsa, millet deniler varlık da, temel vasıflarıyla aileleri kucaklar. Bu etkileşim, millet hayatı boyunca sürüp gider.Her topluluk, sevinç, keder, öfke, heyecan, umut vb. gibi duygularını, olaylar karşısındaki tepkilerini ve düşüncelerini sanat yoluyla ifade eder. Bu bakımdan, sanat eserlerinde, millî karakterden izler bulunması tabiîdir. İklim, coğrafya, çevre şartları gibi unsurlar da sanatta etkili olur. Hayatı bozkırlarda geçen eski Türklerin sanat eserlerinde bol miktarda hayvan figürü bulunması buna örnektir. Bozkırlı Türk, çevresinde sürekli olarak gördüğü hayvanları ve onların arasındaki mücadeleleri süs eşyaları, kabartmalar ve halı motifleri hâlinde canlandırmıştır (Hayvan üslûbu). Mermerin bulunmadığı bir ortamda mermer sütunlu yapıların inşa edilmesi nasıl beklenemezse, sürekli hareket hâlinde olan bir toplumda da büyük ve sabit barınakların bulunması şartlara uygunluk göstermez.Sinema, tiyatro, heykel gibi kısmen teknik imkânlara ihtiyaç gösteren sanat alanlarında milletler arası unsurlar bulmak kabildir. Ancak, bunlarda dahi, millî çizgiler çok belirlidir. Heykel, maddî yapısı bakımından her yerde ve her zamanda hemen hemen aynıdır. Fakat, eski Türklere, Çinlilere, Mayalara, Mısırlılara ve Greklerle Romalılara ait heykeller, ilk bakışta fark edilecek kadar birbirinden ayrıdır. Uygur, İran, Osmanlı ve Batı minyatürleri o kadar kendine özgü üslûplara sahiptir ki, konuya yabancı olanlar tarafından bile kolayca ayırt edilebilir. İslâm medeniyeti çerçevesinde gelişmiş dinî mimarîye ait eserler için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Endonezya’daki, Pakistan’daki, İran’daki, Arabistan’daki, Kuzey Afrika’daki camilerin, türbelerin mimarî görüntüsü, minarelerin şekli Türkiye’deki aynı mahiyette eserlere benzemez. Onlara, o milletlerin millî zevkleri şekil vermiş, Türkiye’dekilere Türk millî ruhu sinmiştir.Edebiyat ve musiki alanlarında da aynı tabloyu görürüz. Türk şiiri tamamiyle kendine özgüdür. Türk musikisi de öyle. Bunlar yüzyıllar içinde gelişe gelişe kemale ermişlerdir. İngiliz veya İspanyol zevkine göre şiir yazamayız. Onların zevkine uygun müzik eserleri, bizim ruhumuzda hiçbir esintiye yol açmayabilir. Bu yolda yapılan denemelerin ne kadar başarısız olduğu görülmüştür. Operanın ve balenin, çok sınırlı bir topluluk dışında, Türk toplumunda rağbet görmemesi bu tespitin açık bir delilidir. Tarih boyunca edinilmiş sanat birikimi, bir milletin estetik anlayışının, zevk dünyasının, hayâllerinin, duygularının yani, millî ruhunun göstergesidir. Millî karakterimiz, biraz da bu zengin sanat arşivinden okunabilir.Milletler arası değerler olarak tanıtılan hukuk ve ahlâk anlayışı da, milletten millete farklılık gösterir. Eski Yunan’da ve Roma’da zina olağan sayılırken ve bu tarz fiiller ceza görmezken, Türk anlayışında en büyük ahlâksızlık sayılır ve idamla cezalandırılırdı. Bugünkü batı toplumlarında görüldüğü gibi, bir genç kızın erken yaşta ailesinden ayrılarak, değişik erkeklerle gayrımeşru ilişkilere girişmesi de Türk toplumunda kabul görecek bir davranış tarzı değildir. Başkalarının malına, canına, hakkına tecavüz etmemek ahlâkî bir vecibedir. Kanunlar tarafından da yasaklanmıştır. Ama bu husustaki kanunların düzenlenmesi ve uygulanması da her toplumda aynı olmayabiliyor. Çünkü, kanunlar, milletlerin karakterlerine, anlayışlarına, ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde hazırlanmaktadır (En azından, nazarî olarak böyledir). Demek ki, kültür unsurları arasında yer alan ahlâk ve adalet anlayışı da temelde millî vasıflar taşımaktadır. Ahlâkî vecibelere ve fazilet gibi yüce kavramlara yabancılaşmış toplumlarda yolsuzluk, soygun, vurgun, rüşvet, iltimas, suistimal gibi hastalıkların yaygınlaşması tesadüf değildir. Bu yabancılaşma, kendi millî kökünden kopuşun acı faturasıdır. Türk toplumu bugün böyle belâlarla boğuşur hâle gelmişse, kendi özüne ve değerlerine yabancılaşmış olmanın ceremesini çekiyor demektir.Millî değerlerin, o milleti meydana getiren fertler tarafından lâyığı gibi anlaşılıp benimsenmesiyle millî şuur ortaya çıkar. Bu şuura sahip topluluklar, dış etkilere karşı daha duyarlıdır. Kendilerine yönelen tehdit ve tehlikeleri isabetle teşhis etmeyi daha kolay başarırlar. Millî şuur, milletin bütün fertlerini kapsayan dayanışma ruhunu da güçlendirir. Böylece, birlikte yaşama iradesi yaygınlaşır ve kuvvet kazanır.Milletin bir de mânevî dünyası vardır. Ancak belirtileri ile hissedilebilen bu vasıf, sevinçlerde, kederlerde, coşkularda, tasalarda ortaya çıkan reflekslerle kendini gösterir. Buna millî ruh diyoruz. Millî Mücadele’deki direnme ve zafer azmi, millî ruhun örneklerinden biridir. 1974 Kıbrıs Harekâtında da millî ruhun şahlanışı görülmüştür.Millî vicdan ise biraz daha farklıdır. Toplumun büyük çoğunluğu tarafından benimsenmiş kabullere aykırı davranışlar, niyetler, tutumlar millî vicdanı incitir ve toplu tepkilere sebep olur. Millî benliğinden uzaklaşmış bir kısım “aydın”ın hareketlerine karşı milletin gösterdiği tepki, millî vicdanın tipik bir misâlidir.•••Milletin bir başka özelliği ise, farklı iki alanda meydana çıkar. Bunlardan biri yatay özelliktir ki, mekânla ilgilidir ve genişlik boyutuna sahiptir. Diğeri dikey özellik olup zamanla ilgilidir ve derinlik boyutuna sahiptir. Başka bir ifadeyle, bunlara coğrafya ve tarih özellikleri diyebiliriz.Bağımsızlığa malik olsun olmasın, her millet belli bir toprak parçası üzerinde yaşar. Millet fertlerinin, dünyanın çeşitli bölgelerine dağılmış olarak hayat sürdürmesine dair örnekler pek azdır ve istisnaîdir. Türk milletinin yatay özelliği ise, diğer milletlerden farklılık gösterir.Türkler, tarih boyunca, olağanüstü bir dinamizmle, anayurtlarından çok uzak bölgelere yayılmışlardır. Binlerce yıl süren bu hareketlilik, daha ziyade batı yönünde gerçekleşmiştir. Orta Asya’dan başlayan göçler, Mâverâünnehir, Harezm, Horasan üzerinden Orta Doğu’ya, Anadolu’ya, Kafkaslara, Rumeli’ye, İdil boylarına, Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlara kadar uzanmıştır. Siyasî sınırlar zamanla genişleyip daralmış, fakat buralardaki Türk nüfus kalıcı olmuştur. Bu sebeple, günümüzde Ural eteklerinden Makedonya ve Kosova’ya; Doğu Türkistan’dan Kıbrıs ve Kerkük’e kadar olan geniş coğrafyada yüz milyonlarca Türk yaşamaktadır. Bu bakımdan, Türk milletini siyasî sınırlara mahkûm etme imkânı bulunmamaktadır. Onun için, meselâ Çin, Hindistan, Fransa, Rusya, Arabistan vb. gibi ülkelerde yaşayan eski ve yerli topluluklarla Türk milleti arasında, coğrafya bakımından benzerlik kurmak mümkün değildir. Milletimizin bu özelliği zaman zaman gözlerden kaçırılmış, ayrı Türk boyları başka başka milletlermiş gibi bir görünüm verilmiştir. Hâkim devletlerin bu yoldaki faaliyetleri de ilâve edildiğinde yanlış görünüm daha keskin hatlara bürünmüştür.Türk milleti, dünyadaki çok eski tarihe malik birkaç milletten biridir. Hayatiyetini binlerce yıldan beri devam ettirmektedir ve ebediyete kadar da devam ettirecektir. Bugünkü nesiller, Türk milletinin ancak bir parçasıdır. Millet ise geçmişten geleceğe akan ulu bir nehire benzer. Mazide yaşamış milyonlarca Türk, genleriyle ve unutulmaz hâtıraları ile, bugünkü nesillere hayat vermişlerdir. Günümüzün nesilleri de, aynı yolla, gelecekteki Türk nesillerini meydana getireceklerdir. Bugün, bir bakıma yarını, gelecekteki torunlarımızın refah ve mutluluğunu hazırlamak için çalışmaktayız. Dolayısıyla, dünü, bugünü ve yarını birbirinden ayırıp, tarihî bütünlük çerçevesini kıramayız.•••Bir milletin haiz olduğu ayırıcı özellik ve niteliklerin bütününe milliyet denir. Milliyet, bir gerçek olduğu kadar, aynı zamanda bir duygu ve şuur meselesidir. Fertlerin, bir millete mensup olma bilinci milliyeti meydana getirir. Bu mensubiyet duygusu, o milletin sahip olduğu değerlerin bütününü benimsemekle ortaya çıkar. Soydan gelen milliyet duygusu, aile içinde tabiî mecrasını bulur, eğitimle de güçlendirilir.Başka soylardan gelmekle beraber, zaman içinde eğitim yoluyla kültür değerlerini benimseyenler de o milletin birer ferdi hâline gelebilirler. Milliyet, güçlü bir duygudur ve kıskançtır; ortak kabul etmez. Birden fazla milliyete mensup olmak mümkün değildir. Kendilerini hiçbir millete mensup saymayanlar ise milliyetsiz olarak adlandırılır. Milliyet, çeşitli toplumlarda değişik şekillerde tezahür edebilir. Karışık topluluklardan meydana gelen devletlerde, milliyeti siyasî, hukukî veya ekonomik unsurlara bağlama eğilimi görülür. İsviçre; Almanca, İtalyanca ve Fransızca konuşan toplulukların birlikte yaşadığı bir devlettir. Orada milliyeti kültür unsurlarına bağlamak imkânsızdır. Onun için “vatandaşlık” gibi hukukî bir ölçüt uygulanması zorunludur. Hollanda, Flamanca ve Fransızca konuşanların meydana getirdiği bir devlettir. İsviçre için uygulanan ölçüt burası için de geçerlidir. Amerika Birleşik Devletleri, daha da karışık bir nüfus yapısına sahiptir. Çeşitli soylar, diller, dinler ve mezhepler mahşeri manzarasındadır. Bu sebeple de, milliyet iktisadî refah, birlikte yaşama arzusu ve siyasî bütünlük unsurlarının yanında, devlete bağlılık gibi siyasî ve hukukî bir zemine oturtulmaktadır. Anayasa, âdeta milliyetin çerçevesini, hattâ esasını teşkil etmektedir.Türk milleti için bu tür zorlamalara ihtiyaç yoktur. Türk milliyeti, tabiî ve sağlam unsurlardan meydana gelmiştir. •••Bütün bu açıklamalardan sonra Türkçülüğün “millet” görüşünü şöyle tanımlayabiliriz:

- Reklam -

Türklüğün maziden gelip geleceğe akan tarihî seyrinin maddî-manevî bütün değerlerini taşıyan ve bunları benimseyen fertlerin meydana getirdiği topluluğa Türk milleti denir.
 

- Reklam -
- Reklam -

Orkun'dan Seçmeler

Atatürk ve Kerkük

KARA LEKE

- Reklam -