Ana Sayfa 1998-2012 Türk Ocağı’nın terekesi ve üç düşünür

Türk Ocağı’nın terekesi ve üç düşünür

Türk Ülküsü târihte en önemli atılımlarından sonuncusunu 29 Ekim 1923 târihinde bin yıllık Türk yurdu Anadolu’nun Ankara bozkırında gerçekleştirmiştir. Millî Mücâdeleyi gerçekleştiren kadrolar, yüzyıllardır Osmanlı kul düzeninin unutturduğu kitlelere yönelerek, yeni devletin adını Türkiye Cumhuriyeti koydular. Bu, Göktürklerden bu yana Türk Devleti’nin ilk kez öz halkının adıyla adlandırılması demekti. Cumhuriyet’in kuruluşuna kadar geçen son bir yüzyılın çalkantıları, yeni döneme değerli birikimler olarak kendilerini devrederken, bunların arasında en önemlisi olan Türk milliyetçiliği de Anadolu’da uyandırılmasını sağladığı ruhla, devletin temel dinamiği olarak yerini aldı. Tabiî ki Cumhuriyet kadrolarının milliyetçilik anlayışıyla önceki dönemlerin deneyimleri arasında özellikle bazı acı hatâlar sebebiyle çeşitli farklar bulunuyordu; fakat dönem dönem eski heyecanların canlandığı göze çarpmaktadır. Bu etkiler konusunda öncelikle değinilmesi gereken isim hiç şüphesiz Türkçülüğün en önemli teorisyeni olan Ziya Gökalp’tır. 1876’da doğan Gökalp, Jön Türk hareketinden etkilenmiş, özellikle Türk toplumunun dönüşümünün sosyal olayların irdelenmesiyle anlaşılıp yönlendirilebileceğine inanmıştır. İkinci Meşrutiyet’ten sonra İttihat ve Terakki Fırkası’nın Diyarbakır’daki temsilcisi oldu. Bir yıl sonra, fırkanın Selanik’teki merkez heyetine üye seçildi ve kendisine parti doktrinini anlatma ve genç insanları parti saflarına çekme görevi verildi. 1910 yılında Selanik’te sosyoloji öğretimini esas alan bir göreve atandı. Türkiye’de ilk defa gerçekleşen böyle bir atamadan beş yıl sonra da İstanbul Üniversitesi’nde ilk sosyoloji profesörü oldu. O, İstanbul’u Türkiye’deki sosyoloji çalışmaları için bir merkez hâline getirirken, bu faaliyeti 1919’a kadar Edebiyat Fakültesinde sürdürdü. 1. Dünya Savaşı sonrasında Malta’ya sürgüne gönderilen Gökalp, 1921’de Diyarbakır’a geri döndü ve Kurtuluş Savaşı’nın kadrolarına yol göstermek amacıyla sosyolojik makâle serileri hazırladığı Küçük Mecmua’nın sorumlu müdürü oldu. 1922’de Ankara’daki Kültürel Yayınlar Dairesi’ne müdür olarak atandı ve orada ünlü eseri “Türkçülüğün Esasları”nı yayınlandı. Balkan Savaşı sonrasında kaleme aldığı “Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak” adlı yapıtın yerini son 10 yılda yaşanan gelişmeler doğrultusunda arayış ve sentezlerden uzak “esaslar” almış oldu. Gökalp Jön Türklerin gerçekleştireceği siyâsî devrimin, iktisat, âile, güzel sanatlar, ahlâk ve hukuk gibi toplumsal alanlarda sosyal bir devrimle tamamlanmaya ihtiyaç gösterdiğine inanmıştı. Yeni bir Türk medeniyeti sadece Türkiye’nin gerçek millî değerlerinin kazanılmasıyla yaratılabilirdi. Özellikle Emile Durkheim’ın değerler felsefesinden etkilenen bu büyük düşünür, Türk sosyolojisinin kurucusu ve belki de 20. yüzyılda yetişen en büyük Türk felsefecisidir.

- Reklam -

1912’de Balkan Savaşı’na koşut olarak Selânik’ten İstanbul’a gelen Gökalp, Genç Kalemler kadrosuyla berâber Türk Ocağı bünyesine dâhil olmuştur. İttihat ve Terakki Partisi Merkez-i Umûmî üyesi olması sebebiyle bu durum kimilerince tepkiyle karşılansa da artık büyük düşünür de Ocaklı’dır.

Gökalp’ın Cumhuriyet inkılâpları üzerindeki etkisini belirten düşünürler olduğu gibi bunu reddedenler de vardır. Örneğin Carle C. Zimmerman “Bu İnkılâbın fikrî şerefi ise geniş mânâda Ziya Gökalp’a ve onun rehberliğiyle sosyoloji doktrinleri konusundaki öğretim faaliyetine aittir” der. Ercüment Kuran da “Atatürk İnkılâbı adıyla tarihe geçen sosyal değişmede Ziya Gökalp’ın tesiri pek belirgindir” demiştir. Cevdet Kudret “Atatürk ilkelerinden ve devrimlerinden çoğunun çekirdeğinin onun yazılarında görüldüğünü” belirterek ekler: “Daha Cumhuriyet kurulmadan önce yazdığı kimi yazılarıyla cumhuriyetçilik, İkinci Meşrutiyet yıllarında yazdığı çeşitli makâle ve şiirleriyle halkçılık, ulusçuluk, devletçilik, lâiklik gibi ilkeleri; ayrıca öğretim birliği, bütçe birliği, kadın hakları, âşâr usulünün kaldırılması, ezan, Kur’an, hutbe ve duaların Türkçeleştirilmesi, Batı uygarlıkçılığı v.b. gibi devrimci düşünceleri savunmuş, bunları topluma aşılamaya çalışmıştır.” Mehmet Kaplan da “Atatürk inkılâplarının temelinde Ziya Gökalp’ın fikirlerinin” olduğunu düşünenlerdendir. Aydın Yalçın, Atatürk devrimlerinin tepeden inmeci otoriter siyâsî düzeninin kaynağı olarak Gökalp’ın Fransız pozitivizmi ve rasyonalizmine dayanan toplum görüşünü gösterir. Bununla birlikte Bedia Akarsu “Ziya Gökalp’ı Atatürk devrimlerinin bir filozofu gibi göstermek büsbütün yanlıştır. Kanımıza göre Ziya Gökalp medeniyet, hars ikiliği ile Atatürk’ün karşısındadır” düşüncesini savunmuş; Takiyettin Mengüşoğlu da Gökalp’ı “..bir tanzimat düşünürü olarak” yaftalamıştır. Ona göre “…topyekûn bir inkılâp olan inkılâbımızla Ziya Gökalp’ın hiçbir ilgisi yoktur.” Türkçü düşünceleriyle dikkati çeken Moiz Kohen, nâm- ı diğer Tekin Alp da “Gökalp’ın yarattığı Türkleşme hareketinin Kemalizm’le hiçbir münasebeti, benzerliği yoktur” demiştir.1 Milliyetçi düşünür Nevzat Kösoğlu da Gökalp’ın düşünceleriyle Cumhuriyet rejiminin icraatları arasında örtüşme değil çelişme görerek “Cumhuriyet politikalarına bir fikir babası yahut yakından etkileyici birini bulmak gerekiyorsa, bunu, aynı zamanda Atatürk’ün yakın arkadaşlarından olan Ahmet Ağaoğlu’nda aramak gerekir. Onun yazdıklarına yakından bakıldığında bu örtüşme kolayca görülebilir” sözüyle kendisine bu yazıda değineceğimiz ve Gökalp’la berâber Türk Ocağına giren bir başka düşünce adamını imlemiştir.2

Oysa Mustafa Kemal, “vücudumun babası Ali Rıza, hissiyâtımın babası Nâmık Kemal, fikirlerimin babası Ziya Gökalp’tır” diyerek bu kaynağı bizzat işâret etmiştir. Belli başlı konularda Ziya Gökalp’ın düşünceleriyle “…. Türk Ocakları milletin kültürü üzerinde mühim tesirler yapmalıdır. Zaten bunu yapıyorlar ve daha ziyâde yapacaklardır. Biz milliyet fikirlerini tatbikte çok gecikmiş ve çok tembellik etmiş bir milletiz. Bunun zararlarını fazla faaliyetle telâfiye çalışmalıyız. Bilirsiniz ki milliyet düşüncesini, milliyet ülküsünü dağıtmaya çalışan nazariyatın dünya üzerinde geçerlilik kazanması mümkün değildir. Çünkü; tarih,olaylar ve gözlemler, insanlar ve milletler arasında, hep milliyetin hâkim olduğunu göstermiştir; faka milliyet prensibi aleyhindeki büyük ölçüde eylemlere rağmen yine milliyet hissinin öldürülemediği ve yine kuvvetle yaşadığı görülmektedir.” diyen Atatürk’ün söz ve eylemlerinin nasıl örtüştüğüne bakarsak bunu rahatlıkla anlayabiliriz.

Cumhuriyet’in kurulmasından çok kısa bir süre önce fikir hayâtımıza giren “Türkçülüğün Esasları” serdettiği düşüncelerle berâber yayınlanma tarihi açısından da önemlidir. Programın “Dilde Türkçülük”3 bahsinde Gökalp özetle dili sâdeleştirmek, tarihî kelimelerimizi kullanıma sokmak gerekliliği üzerinde durmuştur. Atatürk de dil konusunda duyarlıydı. 12 Temmuz 1932’de Atatürk’ün tâlimâtıyla kurulan Türk Dil Kurumu Türk dilinin araştırılması, yeni kelimelerle zenginleştirilerek geliştirilmesi yolunda bir dönüm noktası olmuştur. Türkçe’nin sâdeleştirilmesi, yabancı dillerin etkisinden kurtarılması için birkaç yıl çeşitli çalışmalar ve denemeler yapılmış; sonunda, Atatürk, aşırılıkların dili bir çıkmaza götürdüğünü görerek gelişmenin doğal seyrine bırakılmasını istemiştir. 1930-1938 döneminde girişilen Türk dili çalışmalarında zaman zaman zorlamalara ve aşırılıklara gidilmiş olsa da, sonuçta bütün bunlar milliyetçi duyarlılıklar sebebiyle yapılmıştır.

Kadınların sosyal ve siyâsî hayata katılmaları, tek eşle evliliğin esas alınması, ev içinde, mal edinme ve mirasta, çocuklar üzerindeki velâyet hakkında kadın-erkek eşitliği gibi Türkçülüğün Esasları’nda “Ahlâkta Türkçülük”4 başlığı altında ele alınan konuların 1934’te gerçekleştirilen Medenî Kanun yeniliğiyle Cumhuriyet Türkiyesinde eyleme konulması Gökalp’ın düşüncelerinin yarattığı etkilerden sâdece biridir.

Ayrıca Gökalp, Türk düşünce târihinde dinin devlet işlerinden ayrılması tezini sistematik olarak ortaya koyan, lâiklik konusunda görüşlerini bilimsel bir tarzda açıklayan ilk düşünürdür. 1937’de anayasaya giren lâiklik ilkesi bu târihten 20-25 sene önce İslâm Mecmuası (1914-1915) ve Yeni Mecmua’da (1917-1918) Ziya Gökalp’ın şiirlerinde dillendirilmişti: 5

- Reklam -

“Devlet ile medrese ayrı iki âlemdir.

Müftü İle halife birbirine karışmaz

Ayrıysa da bu iki kuvvet, dâim tev’emdir,

Nüfuz bende diyerek birbiriyle yarışmaz…”

“Dinde Türkçülük” konusunda ise Gökalp Türkçeleştirme düşüncesini esas almış ve bu konuyu dil esâsına göre gerçekleştirilecek yeniliklere ayırmıştır. Cumhuriyet’in ezan, hutbe ve Kur’an’ın Türkçeleştirilmesi için yürüttüğü çalışmaların kaynağı da yine “Türkçülüğün Esasları”dır.

- Reklam -

Gökalp, ekonomi konusunda “ferdî mülkiyet gibi, sosyal mülkiyet de olmalıdır. Cemiyetin bir fedakârlığı veya zahmeti neticesinde husûle gelen ve fertlerin hiçbir amelinden hasıl olmayan fazla kârlar cemiyete aittir. Fertlerin bu kârları kendilerine mâl etmeleri meşru değildir.” diyerek özel mülkiyetin ve kamu mülkiyetinin yan yana olmasını istemiş ve devletin ekonomiye müdahaleciliğinin ötesinde, hem işletmeci hem sermâyedar olarak katılmasını öngören bir karma ekonomik sistem önermiştir.6 Cumhuriyet’in ilk döneminde, ekonomik kalkınma için yapılan girişimler de bu çerçeve içinde kalmıştır. Zaman zaman hür teşebbüse, zaman zaman devletçiliğe ağırlık verilmesi, dünyadaki ekonomik değişimlerin ve bunalımların seyrine göre olmuştur. Kalkınma plânları yapılmasını ve ekonomiyi yönlendirmekle görevli bakanlıkların düzenleyici rol oynamalarını bu çerçeve içinde görmek mümkündür.

Gökalp “Siyâsette Türkçülük” konusunda son sözünü “Siyâsette uğraşımız halkçılık ve kültürde uğraşımız Türkçülüktür”.7 diyerek halkçılık umdesini tezinin esaslarına dâhil etmiştir. Halkçılık ilkesinin önce Cumhuriyet Halk Partisi programında, sonra anayasada yer alması, Gökalp’la Gazi Mustafa Kemal’in müşterek görüşlerinin uygulamaya geçirilmiş olması anlamına gelmektedir.

Çeşitli ayrılıklara rağmen görülüyor ki, Türk Ocağı’nın en etkili sîmâsı ile Atatürk’ün düşünceleri arasında büyük ölçüde benzerlik vardır. Gökalp’ın Turancı idealizmi ile Atatürk’ün Misâk – ı Millîci realizmi arasında bir uçurum arayanlar da yanılmaktadır. Gökalp, 7 Mart 1911 târihli Genç Kalemler dergisinde yayımlanan:

“Vatan ne Türkiye’dir Türkler’e ne Türkistan Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan” dizeleriyle “emperyal”8 bir hedefi işâretlemesine karşılık 1923’te kaleme aldığı “Türkçülüğün Esasları”nda Turancılığı Türkçülüğün uzak ülküsü olarak belirlemiş ve ilk sıraya Türkiyecilik ilkesini koymuştur.9 Atatürk, “tabiî sınırlarımıza dönelim” demesine rağmen hiçbir zaman İç Asya’daki Türk kitlelerini unutmamıştır: “Türk milleti istiklâl Savaşı’ndan beri, hatta bu savaşa atılırken bile mazlum milletlerin hürriyet ve bağımsızlık dâvâları ile ilgilenmeyi, o dâvâlara yardım etmeyi benimsemiştir. Böyle olunca kendi soydaşlarının hürriyet ve bağımsızlıklarına kayıtsız davranması elbette uygun görülemez…Baykal ötesinde Yakut Türkleri’nin dil ve kültürlerini bile ihmâl etmiyoruz.”10 sözleriyle Dış Türkler dâvâsına sâhip çıkmıştır. Ayrıca onun “Ben de Türk Birliğine bundan fazla inanıyorum. Onu görüyorum. Yarının târihi, yeni fasıllarını Türk Birliği ile açacaktır. Dünya, sükûnunu bu fasıllar içinde bulacaktır.” sözü de bu konuda gösterdiği hassâsiyete örnek olarak verilebilir. Yine Mahmut esat Bozkurt’un “Atatürk İhtilâli” adlı kitabı, Mustafa Kemal’in Türkçülük konusunda çoğu noktada Ziya Gökalp’ı gölgede bırakacak kadar radikal düşündüğünün delilleriyle doludur.

• • •

Cumhuriyet Türkiyesine etkileri bakımından önem taşıyan diğer bir Ocaklı düşünür ise Ahmet Ağaoğlu’dur. Ağaoğlu, 1869 yılında Şuşa-Karabağ’da doğdu. İlköğrenimden sonra, annesinin çabasıyla Rus gymnasiumuna gönderildi. Batılı düşüncelerle tanıştığı bu okulu bitirdikten sonra, hukuk, târih ve siyasal bilimler eğitimi gördüğü Paris’e gitti (1888). Üniversite yıllarında hocası Ernest Renan’dan etkilendi. Paris’te tanıştığı Cemâleddin Afgânî onun İslâmiyet’e ilişkin düşüncelerini etkiledi. Üniversite öğrenciliği sırasında La Nouvelle Revue, Revue Bleu gibi dergilerde yazıları yayımlandı. II. Meşrutiyet döneminde Ağaoğlu, dağılan Osmanlı İmparatorluğu’nda milliyetçilik açısından en geç kalan Türklerin, varlıklarını sürdürebilmek için millî şuur kazanmalarının zorunlu olduğu görüşünden hareketle, Türkçülük akımına bağlandı. Ağaoğlu, 1911’de Türk Yurdu Cemiyeti’nin kurucuları arasında yer aldı. Ağaoğlu aslında Türkçü olmaktan çok ve ondan önce, hattâ Türkçülüğün Batı karşıtı damarıyla tümüyle zıt bir şekilde Batıcıdır. Yukarıda zikredilen görüşleriyle özellikle erken cumhuriyet döneminde etkili olan Gökalp’la karşılaştırıldığında – ki Gökalp devletçidir – Ağaoğlu’nun liberal görüşleri daha ziyâde 1946’dan sonra uygulamaya konulmuştur. Bununla birlikte Atatürk’le özellikle medeniyet anlayışında örtüşen fikirlere sâhiptir. Gerçekten de Gökalp’la Atatürk’ün medeniyet kavramına bakış açıları birbirine zıttır.

1919 – 1920’de kaleme aldığı, Türk Yurdu’nda yayımlanan ve daha sonra 1927’de kitaplaştırdığı “Üç Medeniyet” başlıklı denemesi bu görüşleri açısından önemlidir. Tıpkı Akçura’nın “Üç Tarz – ı Siyâset”i ve Gökalp’ın “Türkçülüğün Esasları” gibi. Ağaoğlu, Türkçü, liberal ve modernist İslâmcı olmaktan önce bir Batıcıdır. Hattâ öyle ki, Azerbaycan’da “Frenk Ahmet” olarak isimlendirilmiş, Dış Türkler’in ünlü milliyetçi düşünürü Mehmet Emin Resulzâde tarafından da Batıcılığın nihâî sınırına vardığı ifâde edilmiştir. Gökalp’ın seçmeci aktarmacılığına karşılık Ağaoğlu, medeniyeti bir yaşam tarzı olarak bütüncül ele alır. Ona göre “….bir medeniyet zümresi bölünemez bir bütündür, parçalanamaz. Süzgeçten geçirilemez. Galibiyet ve üstünlüğü kazanan onun bütünüdür”. Irk konusunda Gustave Le Bon’un bilimsel olarak geçersizliğini ileri süren Ağaoğlu, Ziya Gökalp’ın tam tersine kültür – medeniyet ayrımından kaçınmış, buna karşı çıkmış; bir medeniyetin sadece maddî ögelerini alıp moral değerlerini reddeden Gökalp milliyetçiliğiyle bu anlamda çatışmıştır. Ağaoğlu demiştir ki: “…bir milletin maddî varlığı ve dili dışında değişmeyen bir özü yoktur.” Ona göre din, âile, hukuk, sanat, mimarî millî şahsiyetin esasını teşkil etmez ve değişebilir. Ağaoğlu Kemalist devrimlerin destekleyicilerindendir. Ona göre Mustafa Kemal’in azimli irâdesiyle baştanbaşa Batı medeniyet dâiresine girmiş olduk. Bu konuda Atatürk’ün devrimleri ile kendi görüşleri arasındaki bağı da yine bizzat kendisi kurmuş, “Üç Medeniyet” adlı denemesine yazdığı önsözde, bu yazılarda öngörülen değişikliklerin gerçekleştiğini ve konunun artık eski öneminin kalmadığını belirtmiştir.

Gerçekten de özellikle medeniyet konusunda Atatürk’ün görüşleri Gökalp’a uzak, Ağaoğlu’na yakındır; fakat onunla da aynı değildir. Ağaoğlu, Malta sürgünü dönüşünde yeni rejime hizmet etmiş, Anadolu Ajansı Genel Müdürlüğü, Hâkimiyet – i Milliye başyazarlığı gibi köşebaşı görevlerinde bulunmuştur. Liberal ve özel teşebbüs yanlısı görüşleri cumhuriyet katında kabûl görmemiştir; zira o günlerde zâten dünyada liberal ekonomi bir geri çekilme dönemi yaşıyor, özellikle 1929 bunalımı sonrasında dünyada katı devletçi ekonomi modelleri ve otokratik rejimler ağırlık kazanıyordu. Kuruluşundan sonra Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın ideologluğunu yapan Ahmet Ağaoğlu, buna rağmen her zaman kendisini Kemalist ve inkılapçı olarak görmüştür. Ona göre Türk İnkılâbı Doğunun elim vaziyetine çare bulmak için yapılmıştır. Batıcılığın liberalizmden ve diğer görüşlerinden önce gelmesinin sebebi de bireyci ve hür teşebbüs yanlısı bu uygarlığın, her alanda kazandığı zaferlerdir. O yüzden, onun değerleri bütünüyle kabul edilmelidir ki, bunların başında da işte bu fert özgürlüğü gelmektedir. Bu zaferlerin asıl sebebi, Batı uygarlığının bu mânâdaki genişliğidir.

Ağaoğlu’nun ekonomik-kültürel tezi kapitalistleşerek Batılılaşmaktır ve erken dönem devletçi – Türkçü Gökalp etkileri yerini 1950’lerden itibâren Ağaoğlu’nun bu görüşlerine bırakmış; bu görüşler büyük oranda geçerliliğini koruyarak günümüze ulaşmıştır. Türkçülük açısından ve Türkçü düşünce içinde görülmeleri zor olsa da diyebiliriz ki Türk Yurdu dergisinde yazan kalem sâhiplerinden biri olarak Ağaoğlu, Cumhuriyetin düşünsel terekesinde yer almış bir mütefekkirdir.11

• • •

2 Aralık 1876’da, Osmanlı –Rus Savaşı’nın eşiğinde Rusya’da doğan Tatar kökenli Yusuf Akçura II. Meşrutiyet’ten sonra İstanbul’a geldi. Çeşitli okullarda öğretmenlik yaptı. Darülfünun’da ve Mülkiye Mektebi’nde siyasal tarih dersleri verdi. Türkçülük akımının en önemli kişilerinden biri olan bu Rusyalı Türkçü, Türk Derneği ve Türk Ocağı’nın kurucuları arasında yer aldı. Türk Yurdu’nun başyazarı ve editörü oldu.

Kendisinin ekonomik görüşleri pragmatik bir seyre sâhiptir. Onun için önemli olan Türk topluluğunun çıkarlarıdır. F. Georgeon bu konuda şöyle yazmaktadır: “Rusya’da Müslüman Türklerin hakları için mücadele ederken, sosyalizmin Tatarlar arasında yaygınlaşmaya başlamasını öteden beri savunduğu Rusya Müslümanları Birliği fikrinin önünde önemli tehlikelerden biri olarak saptamıştı… Bu nedenledir ki Akçura’yı Ayaz İshakî’nin Tancıları gibi Tatar sosyalistlerine karşı liberallerce başlatılan mücadelenin başında görürüz… Nitekim Rusya’daki Müslüman yayın organlarında ‘bir din-î semavî’ olarak gördüğü Marksizme saldırıyor ve ‘bu mezheb-i içtimaîyenin cemiyeti hazırânın başına dehşetli bir çorap öreceği ise pek muhtemeldir’ diyordu”12 Bu görüşleri Akçura’nın liberal olduğunu düşünmemize de sebep olamaz. Zira Akçura, Türkiye’de Türk işçisini sömüren birçok işletmenin başında Rum, Ermeni ve Levantenlerin bulunması nedeniyle de sosyalizmin 1919 yılından öncesi için Türk milliyetçiliği hareketine yararı bile olabileceği düşüncesiyle 1910’da Hüseyin Hilmi tarafından kurulan Osmanlı Sosyalist Fırkası’yla mücadele etmek yerine ondan yararlanmayı tercih etmiş, sosyal demokrat ekonomist Parvus’u da bu sebeple Türk Yurdu’nda çalışmaya davet etmiştir. Onun Marksizmi ve sosyalizmi Türk burjuvazisinin ortaya çıkışının teorik argümanı olarak kullanıp kendi taleplerine göre deforme ettiğini anlıyoruz.13

Yusuf Akçura, “Üç Tarz-ı Siyaset” makalesiyle Türkiye’deki milliyetçi akıma teorik bir çerçeve çizmeye çalıştı. Bu anlamda Türkçülüğün Gökalp’la beraber en önemli teorisyenidir. Mütareke yıllarında Anadolu’ya ilk geçenlerden olan düşünür, Cumhuriyet’in ilk meclisinde milletvekili olarak bulunmuş; ayrıca yeni devletin en önemli ve ideoloji kurucu müessesesi olan Türk Tarih Kurumu’nun 1932 –1935 yılları arasında başkanlığını yapmıştır. Türk Tarih Tezi’nin tartışıldığı I.Türk Tarih Kongresi onun döneminde Ankara’da toplanmıştır. Yusuf Akçura bir Türk burjuvazisi yaratmanın gerekliliğine inanmıştı. Ona göre Türklerin birliği iki esas üzerinde gerçekleşebilirdi: Osmanlı Devleti ve Tatar burju vazisi.14 Bir yerli burjuva yaratma çalışmaları da Cumhuriyet’in amaçlarından biri olmuştur. Bu anlamda Akçura’nın bu düşüncenin öncülü olduğu söylenebilir. Ekonomik kalkınma konusuna da eğilen Akçura’nın tüm düşünce dünyâsını kısa bir yazıyla çerçevelemeye imkân yoktur. François Georgeon’un çalışmasından onun Cumhuriyet Türkiyesindeki etkin rolünü aktararak bu konuyu kapatabiliriz: “Kemalist harekete katılmasından sonra Yusuf Akçura’nın çalışmaları iki döneme ayrılabilir: 1925’lere kadar gelen birinci dönemde Kemalist hareketin bütün siyasal mücadelelerinde etkin bir biçimde yer aldı. Cumhuriyet Halk Fırkası’na girdi. Büyük Millet Meclisi’ne seçildi. Ankara rejiminin dış politikasının belirlenmesine katkıları oldu. Mustafa Kemal’in güvenini tam anlamıyla kazanmış görünüyordu….Mustafa Kemal bağımsız fikirlere sahip olması nedeniyle Akçura’ya büyük değer veriyor ve kültürel sorunlarda onu bir danışman olarak değerlendiriyordu. Hiç kuşkusuz bu iki insan arasında kimi entelektüel yakınlıklar da vardı; her ikisi de askerî okullarda yetişmiş birer gerçekçi, birer strateji uzmanıydı. Mücadeleyi toplumsal gelişmenin motoru olarak görüyor, bireyin erdemine inanıyorlardı. 1925’ten sonra Akçura hocalık, tarihçilik çalışmalarına, milletvekilliği görevine ve Türk Ocakları’ndaki faaliyetlerine ağırlık verdi. Yaşamının son yıllarında bir millî tarih görüşü yaratılması çalışmalarında çok önemli bir rol oynadı. Türk tarihinin genel hatlarının belirlenmesine katkıda bulundu.” İşte onun başkanlığı döneminde toplanan ilk tarih kongresi bu “millî tarih anlayışının da ilk büyük tezahürü oldu.”15

1919’da İstanbul Türk Ocağı’nda verdiği bir konferansta Türkçülüğü “emperyalist” ve “demokratik” Türkçülük olarak ikiye ayırması ve her zaman ikincisini desteklediğini söylemesi de daha önceki Turancı romantizminin, yerini Türkiyeci bir milliyetçiliğe bırakmaya başladığının göstergesidir. Bu da yeni kurulacak olan devletin Misâk – ı Millî ile sınırlı milliyetçiliğine giden yolun başlangıcıydı.

Türk Ocakları, kurucu kadrolarıyla cumhuriyetin temel dinamiklerinin oluşturulmasında etkili bir kurum olmuştur. Batıcılık, milliyetçilik, modernleşme ekseninde gelişen yeni bir toplum yaratma çalışmalarının içinde yer alan önemli aydınlar hep bu Türkçü kültür yuvası ve çevresinde kümelenmiş insanlardır. Bunalım dönemlerinde ortaya çıkan çeşitli düşünce akımları arasında Cumhuriyet’in kendisinden en fazla yararlandığı hareketin erken dönem Türk milliyetçiliği hareketi olduğu düşünülürse Türk Ocakları bu çabaların merkezî bir figürü olarak geniş bir yer kaplamaktadır.

DİPNOTLARI

1- Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları (1994), Mahir Ünlü ve Yusuf Çotuksöken’in hazırladığı İnkılâp Kitabevi’nden çıkan derleme, bu kitapta s., XXII-XXIII.

2- Nevzat Kösoğlu, Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu ve Ziya Gökalp (2005), s., 198.

3- Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları (1949), s., 98 vd.

4- Ziya Gökalp, age., s., 132 vd.

5- Orhan Türkdoğan, Ziya Gökalp Sosyolojisinin Temel İlkeleri (1998), s., 107-108.

6- Taha Parla, Ziya Gökalp, Kemalizm ve Türkiye’de Korporatizm (1999) s., 188.

7- Ziya Gökalp, age., s., 163.

8- Turancılık, başka milletlerin toprağında gözü olan emperyalist bir düşünce değil, târihî haklara dayanarak hâlâ Türkler’in yaşadığı topraklarda siyâsî bir birlik kurmayı amaçlayan irredantist bir akımdır.

9- Ziya Gökalp, age., s., 23.

10- Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, 3.B., I-III (1981), s., 201.

11- Murat Yılmaz, “Ahmet Ağaoğlu”, şurada: Modern Türkiye’de siyasî Düşünce (2002), s. 304 – 313.

12- François Georgeon, Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri Yusuf Akçura (1997), s. 91-92.

13- Age., s., 92-93.

14- Age., s., 124.

15- Age., s., 127-129.

 

Orkun'dan Seçmeler

- Reklam -