Ana Sayfa 1998-2012 Türk Dünyasında İnançlar ve Stratejik Önemi

Türk Dünyasında İnançlar ve Stratejik Önemi

- Reklam -

Yaklaşık 10 milyon kilometrekarelik bir alanda 250 milyonu aşan nüfusu ile, Türk Dünyası halde ve gelecekte büyük potansiyele sahiptir. Doğaldır ki, geniş coğrafyada ve uzun yıllar süren sun’i ayrılıklar sonucunda inanç bazında da farklılıklar oluşmuştur. Bağımsızlığa kadar geçen sürede, inançların ve mikro milliyetçiliğin, özellikle hâkim güçler tarafından yaygınlaştırılmak istendiği göz önünde tutulursa, konunun önemi daha açık olarak anlaşılabilecektir. Söz konusu coğrafyada psikolojik sahada bir boşluk vardır. Bu boşluğun birileri tarafından doldurulması kaçınılmaz bir gelecektir.

Hemen belirtelim ki: Türk Dünyasının büyük bölümü İslâm dinine mensuptur. Diğer dinlere inananların sayısı 4-5 milyon civarında olup; bu değer, yaklaşık olarak Türk Dünyası’nın %2’si düzeyindedir. (Bu konuda, elimizde net rakamların olmaması önemli bir eksikliktir.) Nüfusun % 98’ini oluşturan Müslüman Türkler arasında ise İslâm’ın yorumlanışı noktasında birçok farklılıklar görülmektedir.

21. yüzyılda büyük devlet olmanın temel şartlarından biri de ideoloji ihraç eden ülke olabilmektir. Millî ideolojisi olmayan ülkenin büyük olma şansı yoktur. İnançlar ise ideolojilerin önemli bir kısmını oluşturmaktadır. On milyon kilometrekarelik bir alanda bulunan Türk coğrafyası, inanç sistematikleri açısından özellikler arz etmektedir. Meselâ, Müslüman olmayan Türk toplulukları, daha çok Asya’nın kuzey bölümlerinde bulunmaktadır. Jeopolitik olarak Çin’le, Rusya ile ve diğer Türk olmayan hıristiyan topluluklarla ilişkilere açıktırlar. 245 milyonluk Müslüman Türk topluluğunun tam ortasında şiî-caferî Azerbaycan, İran Türkleri ve dahası İran bulunmaktadır. Ülkemizde çok az olan gayrimüslim Türklerin yanı sıra 15 milyona ulaşan bektaşi-alevî gruplar bulunmaktadır. Bu şartlar altında iken millî ideolojinin inanç boyutunda gözden geçirilmesi vaz geçilemez bir şart olarak karşımıza çıkmaktadır.

- Reklam -

Türk Dünyasında inançları, kabul gördükleri sahaları ve sayıları kısaca özetlersek:

Türk dünyasının % 98’ini oluşturan Müslüman Türkler, mezhep ve hattâ tarikatlar açısından da parçalara ayrılmış durumdadır. Mezhepler esas alınarak bir sınıflama yapmak gerekirse:

A. Sünnî Müslüman Türkler:

İnanç bakımından:

- Reklam -

1. Maturîdîler

2. Eş’arîler

Amelî bakımdan:

1. Hanefîler

2. Şafiîler

B. Şiî Müslüman Türkler:

1. Caferîler

2. Zeydîler

3. İsmailîler

C. Alevîler-Bektaşîler:

Alevîlerin / Bektaşîlerin inanç bakımından Maturidî ve amelî bakımdan da Hanefî oldukları kesin olarak bilinmektedir. Bu bakımdan ülkemizde Alevîlerle Sünnîler arasında mezhep farkı olmadığı; farkın sadece tarikatta farklılık düzeyinde olduğu biliniyor.(4)

Türkiye merkezli olarak geliştirilecek politikalarda,Türk Dünyasının birlikteliği noktasında dikkat edilmesi gereken husus, ortodoks İslâm anlayışının ihracında sıkıntılarla karşılaşılacağıdır. Söz gelimi, Sünnî İslâm anlayışını ön plâna çıkaran yaklaşım, şia inancındaki İran ve Kafkas Azerbaycan’ında reaksiyonlara neden olabilir. Hattâ makul çözümler üretilemezse, T.C. vatandaşı olan Caferîlerle de problemler yaşamamız kaçınılmaz hâl alabilir

Keza, ortodoks Sünnî İslâm inancı, Sünnî kökenli -ancak eğitim ve bilgi eksikliği içinde bulunan- Orta Asya’da şifahî kültürle m uhafaza edilmeye çalışılan dine, son 75 yılda girmiş hurafelerin nasıl ayıklanacağı problemi yaşanmaktadır. % 2’lik bölümü oluşturan gayrımüslim Türklerde ise, Müslüman Türklerle nasıl birlik olunacağı ve entegrasyon meseleleri ciddî sıkıntılara yol açabilecektir.

İnanç noktasında gayrımüslim ve şiî Türkler tarafından dile getirilen “Bizi Müslüman (veya sünnî) yapmaya mı uğraşıyorsunuz?” şeklindeki can alıcı soru, konunun önemini daha da vurgulamaktadır. (Bu sorunun benzer şekillerde, Hakasya Eğitim Bakan Yardımcısı, Azerbaycan’da mollalar ve Kırgızistan’da Türkçü aydınlar tarafından dile getirildiğine şahit olunmuştur.) Bu noktada, Sünnî Türkleri hedef alan Vehhâbî İslâm anlayışının; İran Türklerini Fars kültürü içinde asimile etmeyi amaçlayan -İran’dan kaynaklanan- fundemantalist İslâmın yarattığı ciddî sorunlara dikkat etmek gerekmektedir.

Bu genel değerlendirmelerden sonra inançlar ve bölgesel durumları göz önüne alırsak: Iran-Irak sınırından başlayan Batı Türklüğü hariç tutulursa; Türk Dünyasının büyük bir kısmı uzun yıllar yaşadığı komunist idarenin etkisi ile dinî eğitimden mahrum kalmış ve inançlar kültürel bir motif hâline gelmiştir. 3-4 nesil boyunca, dinî bilgilerin yeterince verilmemesi önemli bir boşluk doğurmuştur. İdare tarafından dinî değerlere sıcak bakılmaması, moral boşluklara neden olmuştur. Örnek olarak 1 milyonu aşan nüfusa sahip (Bir ifadeye göre 2 milyon) Almatı ve 700 bin nüfuslu Bişkek’te sadece üçer cami bulunması önemli bir eksikliğin göstergesidir. Asıl önemli olanın cami sayısının eksikliği değil, sağlıklı din bilgisi ve kültürünün nasıl doldurulacağı konusunda plânlamanın olmaması ve cami ve cemaat ihtiyacının teşekkül etmemiş olmasıdır.

İnançlar noktasında ortaya çıkan, bu eğitim ve alt yapı boşlukları FUNDAMENTALİST İDEOLOJİ İHRAÇ EDEN ÜLKELERİN İŞLERİNİ KOLAYLAŞTIRMAKTADIR. Nitekim Türk dünyasının tüm bölümlerinde İran kaynaklı şia, Suudî kaynaklı Vehhâbî faaliyetlerin bulunduğu bir gerçektir. Nitekim Suudî rejiminin özellikle Balkanlardaki dinî eserlerde kendini gösteren Türk varlığını ortadan kaldırmak, yerine kendi imzalarını atmak için özel gayret sarf ettiği duyumları alınmaktadır. Öte yandan, Türk Dünyasının tam ortasında bulunan şia-caferî inanç sistematiği özel bir önem taşımaktadır. Şia, İran kaynaklı mollaların elinde Fars kültürünün etkin bir silâhı hâlini almıştır. 300 şia-caferî camisi mevcuttur. Bu camilerde görevli din adamlarının maaşları cemaatler tarafından karşılanmaktadır. (Başka bir deyişle, Şii – Caferî Türk mollalar, İran’daki “ayetullah”lar adına; zekât, humus ve öşür toplamakta ve maaşlarını da bunlardan almaktadırlar.)

İlâhiyat fakültelerinde mezhepler tarihi bölümlerinde değişik mezheplere yönelik bilimsel araştırmalar yapılıyor olmasına karşın; ehl-i sünnet dışındaki mezheplere bağlı din adamlarının yetiştiriliyor olmaması önemli bir eksiklik ve hattâ stratejik hatadır. (Bu konu âcil olarak, dinî boyutları ile ilâhiyat fakültelerinde tartışılmalı ve bölgeye yönelik stratejik programlar geliştirilmelidir. Caferî din adamları da ülkemizin ilâhiyat fakültelerinde yetiştirilmeli, bu konuda zaman kaybedilmemelidir.)

Gayrimüslim Türklerde ise inanç bazında ihtiyaçların karşılanması gerekmektedir. Bu hem Türk dünyasının kendi problemlerine, hem de içimizde yaşayan Türk olmayan unsurların entegrasyonunda yararı olacak bir anlayıştır. Kabul etmek gerekir ki: kitleleri harekete geçiren, davranışlarını şekillendiren en önemli faktörlerden birisi de dindir.

Esaret döneminin bitmesiyle başlayan romantik Türkçülük dönemi etkisini giderek kaybetmektedir Gecikilmiş olunmasına rağmen; şimdi düşünmek ve tedbir almak zamanıdır. Batı kaynaklı misyoner grupların psikolojik ve ekonomik faktörleri de kullanarak tüm Türk düyasında yoğun çalışmalar yaptığı bilinmektedir.

Neler yaptık?

1995’te ilk kez Azerbaycan’da dinin devlet mekteplerinde okutulması kararlaştırılmış olmasına karşın; 2000’e gelindiğinde din dersi iptal edilmiştir. Örnek olarak: Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı’nın Lisesinde okutulmakta olan “Din Kültürü ve Ahlâk” dersinin isminde dahi “din”e müsaade edilmeyip ahlâk dersi olarak değiştirilmesi istenmiştir.

1996’da DİB tarafından tertiplenen Avrasya İslâm Şûrası iyi fakat yetersiz bir çalışma olmuş ve ne yazık ki devamı getirilememiştir.

1997 Türk Dünyası Kurultayı’nda (Ankara) Türk Dünyası Din Bilimleri Enstitüsü’nün kurulması önerilmiştir. Ancak bu hedef hâlen gerçekleştirilememiştir.

1998’de YÖK’ün talimatı ile, İstanbul Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde -ağırlıklı olarak Ortodokslara yönelik hizmet verecek olan- “Diğer Dinler Bölümü” açılmak istenmiş; ne yazık ki faaliyete geçememiştir. 2000’de aynı faaliyeti gerçekleştirmek isteyen Marmara Üniversitesi de bu konuda hâlâ sonuç alamamıştır.

Ne yapmalı?

Acıdır ki: ülkemizde, İslâm dışı inanç sistematiklerine yönelik bir çalışma yoktur. Hattâ ülkemiz içindeki özel durumları bulunan patrikhaneler ve kiliseler içinde de özel ve yeterli bir çalışma yoktur.

Millî bir kimlik taşıyan Türk Ortodoks Patrikhanesi ihmal edilmektedir. Ülkemizde, çeşitli devlet kuruluşlarının ve gönüllü kuruluşların yaptıkları “hoşgörü” veya uluslar arası benzer toplantılara bu patrikhane yetkilileri davet edilmemektedir.

Özellikle AB sürecinde dayatma hâline dönüşmek eğiliminde olan Fener Rum Patrikhane’sine bağlı, Heybeliada Ruhban Okulunun açılması tezine karşı millî bir politika olarak, Hıristiyan din adamlarını yetiştirecek bir okulun açılması stratejik önem taşımaktadır.

Türk Ortodoks Klisesi

ve Önemi:

Türk Ortodoks Kilisesi, Osmanlı İmparatorluğu’ndan beri varlığını sürdüren, Hıristiyan Türklerden oluşmuş millî bir kuruluştur. Millî Mücadeleye Atatürk’ün yanında aktif olarak katılmıştır. Hattâ Atatürk’ün zamanın patriği Papa Eftim hakkındaki övgü dolu sözleri belgelerde mevcuttur. Günümüzde de millî hassasiyetini sürdürmektedir. Sözcülük görevini Sevgi Erenerol’un yürüttüğü bu kilise millî konularda son derece hassas davranmakta, özellikle misyonerlik ve diğer kiliselerin bazı rahatsızlık verici çalışmaları karşısındaki duruşuyla takdir toplamaktadır.

Bu özellikleri ile Türk Ortodoks Patrikhanesi, T.C. kanunları ve uluslararası hukuk açısından diğer tüm hıristiyan kuruluşlarla eşdeğer düzeydedir. Millîlik vasfı ise çok önemli bir özelliktir. Uluslararası plâtformda göz ardı edilmesinin asıl sebebi de budur.

Ülkemizin içinde bulunduğu şartlar, Türk Ortodoks Patrikhanesi’nin her sahada desteklenmesini zorunlu kılmaktadır. Millîlik özelliği nedeniyle tüm uluslararası kuruluşların göz ardı ettiği; ülke içindeki Batı kültürü temsilcilerinin Protestan-Rum-Ermeni-Süryanî kiliseleri ile yakın işbirliğine girdiği günümüzde, Erenerol’ların yürüttüğü mücadeleye verilecek destek, stratejik büyük bir önem taşımaktadır.

Mezhepler:

Ehl-i sünnet dışı (özellikle şiî-caferî) din adamlarının millî kurumlarımız tarafından yetiştirilmesi gerekir. İlâhiyat fakültelerinde yürütülen mezhep araştırmaları yeterli değildir. Fakülteler Türk Dünyasında bulunan tüm mezheplere din adamları yetiştirecek şekilde hizmet vermelidir.

Hattâ -mezhep olmaktan öte özellikler taşıyan- tüm Türk dünyasında yaklaşık 20 milyon dolayında olduğu tahmin edilen, öz be öz Türk evlâdı olan Alevî-Bektaşî grupları için de, dinî misyon üstlenecek kişilerin yetiştirilmesi gerekmektedir.

Hâlen yürütülmekte olan

hizmetler ve geleceği:

Türkiye dışındaki kardeşlerimiz için hâlen MEB ve Türk Diyanet Vakfı gibi bazı kuruluşların, hizmetler yaptıkları bir gerçektir. Bu hizmetler ilâhiyat fakültelerinin kurulması-desteklenmesi, cami yapılması, öğrencilerin (kendi ülkelerinde) eğitimi başlıklarında toplanabilir. MEB tarafından burslu olarak ülkemize getirilen ve ülkemizde ilâhiyat fakültelerinde lisans, yüksek lisans ve doktora eğitimi gören gençler, geleceğe yönelik önemli bir yatırımı oluşturmaktadır. (Bu gençlerin sorunları ayrı bir araştırma konusudur.)

Diyanet Vakfı’nın başını çektiği bu çalışmalar, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan, Afganistan, Romanya ve Bulgaristan’da yürütülmektedir. Ancak, verilen eğitimin hedefleri ve gerçekleşme durumu hakkında herhangi bir veri mevcut değildir. Gerek yurt içinde ve gerekse Türk cumhuriyetlerindeki okullardan yetişen genç din adamlarının istihdam sorunu mutlaka çözümlenmeli; gereğinde ekonomik destek sağlanmalıdır. Keza, özellikle ülkemizdeki dindar ve sağ düşünce sahibi kişi ve kurumlarca, yer yer ihtiyaçtan çok fazla olan cami yapımının tüm Türk dünyasına yönlendirilmesi gerekir.

Devlet kontrolünde olmayan, finans kaynakları bilinmeyen, çalışmaları ülkemizin yasaları ile uyuşmayan tüm vakıf ve diğer kuruluşların çalışmaları da millî bir perspektife yönlendirilmelidir. Bunu yapanların teşvik edilmesine ve önlerinin açılmasına özen gösterilmelidir..

Türk dünyasının birliği ve beraberliği için ortodoks ve fundamentalist yaklaşımları reddeden, hurafelerden arınmış, hoş görü esasına dayanan bir İslâm anlayışı esas alınmalıdır. Bu noktada tüm inançlara saygılı olan, Türk dünyasında geniş kabul ve saygı gören, İslâm’ın Türk yorumu olarak adlandırabileceğimiz; Ahmet Yesevî öğretisi özel bir anlam kazanmaktadır.

DİPNOTLARI

(1) Katkılarından dolayı Dr. Abdulkadir SEZGİN’e, Prof. Dr. Zekeriya BEYAZ’a, Sevgi ERENEROL’a ve Doç. Dr. İbrahim AYDIN’a teşekkür ederiz.

(2) Az miktarlarda olan babtistler, protestanlar, evangelistler, yaziçnikleri de kapsamaktadır.

(3) 1904’te Çet Çolpan tarafından kurulmuştur. Prof. Dr. Harun Güngör tarafından Budizmo-Şamanizm olarak yorumlanmaktadır.

(4) Bu konuda Dr. Abdülkadir Sezgin’in; Hacı Bektaş Velî ve Bektaşilik, Alevîlik Deyince, Ülkemizde Alevîlik Sünnîlik Meselesi, Türkiye’de Alevîlik-Bektaşilik adlı kitaplarına bakılmalıdır.
 

- Reklam -

Son Yayınlananlar

- Reklam -