Ana Sayfa 1998-2012 Tarihin en eski çağlardan bu yana Türkçülük fikrinin doğması...

Tarihin en eski çağlardan bu yana Türkçülük fikrinin doğması…

TARİH, beşeriyetin mazisi boyunca insanların yaptıklarını anlatır. Devrimize kadar gelip geçen bütün toplulukların, kültüre, medeniyete kısaca insanlığa hizmet eden milletlerin hâtıralarını ihtimamla saklayan tarih, muhakkak ki, Türkler için müstesna sahifeler ayırmıştır. Türkler, dünyanın en eski ve en büyük milletlerinden biridir. Onlar, çok köklü bir kültürün sahibi ve temsilcisi olmuşlardır. Derinleşen ilmî araştırmalar, Türklerin Orta Asya’dan başka dünyanın çeşitli bölgelerinde birçok kültürün yaratıcısı olduklarını meydana çıkarmaktadır. Zengin ve engin tarihimize nispetle bugünkü durumumuz pek parlak değildir. Türk milletinin yeniden muhteşem bir dönem yaşaması için titreyip kendisine dönmesi isteğiyle bu makalemizde Türkiye’de Türkçülük fikrinin gelişimine bir göz atacağız. Ancak konuya geçmeden önce millet ve milliyetçilik kavramlarının açıklanması gerekmektedir.

- Reklam -

Millet kelimesinin anlamı

Millet, Arapça bir kelimedir. Bu kelime, tarihî kaynaklarımızda geçen budun kelimesinin karşılığıdır. Millet kelimesi, Osmanlı Devleti’nde Müslüman olmayan cemaatlar için kullanılmıştır. Bütün Müslümanlar bir ümmet sayılmış ve “ümmet-i Muhammed” adını almıştır. Rum, Ermeni ve Yahudileri ifade etmek için de millet deniliyordu. Esasen buradaki millet kelimesi etnik değil, dinî cemaat anlamındadır.

Millet ve ümmet kelimelerine bugünkü anlamlarını kazandıran Ziya Gökalp olmuştur. Ona göre “aynı dinde bulunan insanların bütününe ümmet” adı verilmiştir. Millet ise, “dilce, dince, ahlâkça ve güzellik duygusu bakımından ortak olan, aynı terbiyeyi almış fertlerden meydana gelmiş bir topluluktur”.

Milleti meydana getiren etkenler, ırk birliği ve yurt (vatan) birliği gibi tabiî veya objektif etkenler ile dil, edebiyat, sanat, terbiye, millî tarih ve ideal birliği gibi mânevî veya sübjektif etkenler ve nihayet bağımsız bir devlet şeklinde teşkilâtlanma ve ortak maddî menfaatlere bağlanma gibi hukukî, siyasî, ve iktisadî etkenlerdir.

Büyük kurtarıcı Mustafa Kemal Atatürk’ün milleti tarifi şöyledir: “Zengin bir hâtırat mirasına sahip bulunan, beraber yaşamak hususunda ortak arzu ve olurda samimî olan ve sahip olunan mirasın korunmasına beraber devam hususunda iradeleri ortak olan insanların birleşmesinden meydana gelen cemiyete millet adı verilir”. Mustafa Kemal Atatürk, bundan ayrı olarak Türk milletinin kuruluşunda tesirli olan tarihî oluşları da sıralamaktadır. Bunlar, siyasî varlıkta birlik, dil birliği, yurt birliği, ırk ve menşe birliği, tarihî yakınlık ve ahlâkî yakınlıktır.

Milliyetçilik duygusu, tarihteki bütün toplumlarda, bir mensubiyet duygusu olarak daima var olmuştur. Birlikte yaşamaktan, ortak inanç ve menfaatleri olmaktan aynı coğrafya ve aynı tarihî kaderi paylaşmaktan ve benzeri ortaklıklardan doğan bir mensubiyet, yakınlık ve dayanışma duygusudur. Milletlerin tarihinde genel olarak değerini korumuş yahut hemen her zaman ön plânda olmuş milliyet unsurları da vardır. Türk milleti için, aynı zamanda millî kimlik ve kültürü oluşturan ana unsurlar din, dil ve devletin böyle bir anlam ve önemi vardır. Bir kültür oluşturmaya yani kendisine has bir hayat tarzı kurmaya başlayan her toplumda, başkalarından farklı olmak hassisiyeti vardır. Bu farklı olma hassasiyeti, kimlik şuuru olarak gelişir ve milliyetin esasını teşkil eder. Toplumlar ne kadar eski, tarihî kökleri ne kadar derin olursa, kimlik duygusunun da o ölçüde oturmuş olması tabiîdir. Türk kimlik şuurunun, bu açıdan dünyanın en eski ve köklü kültür hassasiyetlerinden sayılması gerekir.

- Reklam -

Tarihte Türk milliyetçiliğinin şahlandığı devirler vardır. Türk topluluklarında millî duyguların en üstün değer olarak belirdiği çağlarda siyasî ve iktisadî durum ne olursa olsun, Türk milletinin hayret verici başarılar kazandığı dünyaca bilinen gerçeklerdendir. Milliyetçilik, kısa ve umumî tarifiyle, kişinin milletine sevgi ve saygı hisleriyle bağlanmasıdır. Böyle bir bağlanmada elbette ne şahsî menfaat endişesi ne de kin, nefret, kıskançlık yer alır. Milliyetçi olmak, sanıldığı kadar kolay değildir. Çünkü bu, soydaşları, aynı kültürden feyiz alanları, kederde ve sevinçte birleşenleri yalnız sevmeyi değil, icabında onlar için bazen hayat değerinde, türlü fedakârlıklara katlanmayı gerektirir ve bu sebeple milliyetçilik duygusu ahlâkın en yüksek zirvesinde mevki alan bir ruh hâletidir.

Türk milliyetçiliğinin önemli bir özelliği daha vardır ki, o da bünun tarihte ilk defa görülmesi ve böylece beşer hayatının en ileri safında yer almasıdır. Türklerde milliyetçilik, tarihin en eski çağlarında başlamıştır. Alman ilim adamı Sinolog F. Hirt, eski Çin yıllıklarında araştırmalar yaparken Asya Hun hakanlarından Çi-Çi’nin (Öl. M.Ö. 36) halka irat ettiği nutuktan parçalara rastlamış ve hayretle görmüştür ki, bu ünlü Türk başbuğunun devlet anlayışı doğrudan doğruya millî duygulara dayanmaktadır. Bu konuşmayı, dünya edebiyatında milliyet fikirlerinin ilk dile gelişi diye tasvir eden Hirt, şu neticeye varmıştır: “Tarihte milliyetçiliği devlet siyasetinde temel yapan ilk devlet adamı Çi-Çi’dir”.

Orhun bengü taşları (abideleri), VIII. yüzyılda yazılmış ve dikilmiştir. Bu metinlerde, fevkalâde işlenmiş bir sanat ve devlet dili görmekteyiz. Bu kadar işlenmiş ve incelmiş bir dilin, bu duruma gelmesi için uzun yıllar konuşuluyor olması gerekmektedir. Bu da uzun bir birikim ve kültürel oluşum demektir. Bugünkü Avrupa yazı dillerinin daha yakın yüz yıllarda oluştuğunu düşünürsek, Türk kültürü ve kimlik şuurunun tarihî derinliği daha iyi kavranabilir.

Kök-Türk tarihinde vuku bulan bir olay, o dönemdeki Türk toplumu ve yöneticilerindeki millî varlığı koruma ve millî kimlik hassasiyetinin ne kadar yüksek olduğunu göstermesi bakımından ilgi çekicidir. Çin’in Türkleri birbirlerine karşı kışkırtması sonucunda isyan edenlerin sayısı artınca, Işbara Kağan Çin’in himayesini istemek zorunda kaldı. Çin imparatoru, onun bu teklifini memnuniyetle kabul etti. Ama Çin impatoru buna karşılık ondan Türklerin Çin âdetlerini benimsemesini de istemişti. Türk tarihinin en önemli ve en şanssız şahsiyetlerinden biri olan Işbara Kağan, Türk halkı ve beyleri tarafından kağanlığa seçim yolu ile getirilmişti. Ne yazık ki, sürekli kuraklıklar, hastalıklar ve isyanlar onun kağanlığının son senelerinin başarısız geçmesine sebep olmuştur. Kaynaklar, onun için, “Işbara Kağan çok cesur idi. Bu sebeple de halkının kalbini elde etmişti” demektedirler. Hattâ bir Çin elçisinin nezdine gelmesi münasebetiyle ayağa kalkmamış, elçi bunun Çin imparatoruna saygısızlık olduğunu söylemesine rağmen, o da; “Biz bütün atalarımızdan beri insanların önünde eğilmeyiz” diye cevap vermiştir. İşte bu Türk kağanı, yukarıda da söylediğimiz gibi, 585 yılında Türklerin Çin âdetlerini benimsemelerini talep etmelerine karşılık, Çin imparatoruna yazdığı mektupta, “Şimdi oğlum sarayınıza gelecek ve size ilâhî soydan gelen atlar takdim edecektir. Oğlum her gün sizin emrinizde olacaktır. Ayrıca size her yıl haraç gönderilecektir. Fakat elbiselerimizin önlerini açmaya, omuzlarımızda dalgalanan saç örgülerimizi çözmeye, dilimizi değiştirmeye ve sizin törelerinizi kabul etmeye gelince, bizim âdelerimiz ve geleneklerimiz o kadar eskidir ki, ben şimdiye kadar bunları değiştirmeye cesaret edemedim, bütün milletim de aynı kalbi taşımaktadır. Bizim âdet ve geleneklerimiz çok eski çağlardan beri devam edegelmiştir. Bundan dolayı onları değiştirmeye benim gücüm yetmez. Bizim kuzey bölgemizde, idare edilenlerle, idare edenler arasında kurulmuş olan düzeni yaralamaya ben cesaret edemem.” demektedir.

Bengütaşlar, Türk milliyetçiliğini tam olarak ortaya koyan bir vesikadır. Bengütaşlarda Kök-Türk kağanı, Türkleri, dünyanın tek hâkim milleti olarak vasıflandırmakta, sevgi ve saygıyı övmekte, tarihî Türk yurdu, mukaddes Ötüken toprağına hiçbir yabancının ayak basamayacağını bildirmektedir. Bilge Kağan, Türklüğün ebedîliğine o kadar inanmıştır ki, kendisine göre Türk Devleti’nin çökmesi, Türk töresinin yürürlükten kalkması için ancak, “yukarıda mavi gökün yıkılması, aşağıda kara (yağız) yerin yarılması” gerekiyordu.

- Reklam -

Türkler, İslâmiyeti kabul ettikten sonra da bu asil duygularını devam ettirmişlerdir. Büyük bir Türkçü olan Kaşgarlı Mahmud, Divanü Lügati’t- Türk adlı eserinde, Türklerin Hz. Peygamber tarafından medhedildiğine dair hadisler kaydetmiştir. Kaşgarlı, eserinin baş tarafında Türk milleti hakkında şunları yazmaktadır; “Allah’ın devlet güneşini Türk burçlarından doğdurduğunu ve onların mülkleri üzerinde göklerin dairelerini döndürmüş bulunduğunu gördüm. Allah onlara Türk adını verdi ve onları yer yüzüne hâkim kıldı. Zamanımızın hakanlarını onlardan çıkardı. Dünya milletlerinin yularını onların eline verdi. Onlarla birlikte çalışanları, ondan yana olanları aziz kıldı. Türkler yüzünden onları her dileklerine eriştirdi. Bu kimseleri, kötülerin, ayak takımının şerrinden korudu. Oklarının isabetinden kurtulmak için, aklı olana düşen vazife, bu adamların tuttuğu yolu tutmaktır. Derdini dinletmek ve Türklerin gönlünü almak için onların dilleriyle konuşmaktan başka yol yoktur. Bir kimse kendi taifesinden ayrılıp da onlara sığınacak olursa bunların korkusundan kurtulur, bu adamla birlikte başkaları da sığınabilir.”

Kaşgarlı’nın bu ifadeleri kendisinin ne kadar büyük bir milliyetçi olduğunu, Türkleri nasıl bütün milletlerin üstünde gördüğünü, Türk kültürüne nasıl candan bağlı olduğunu açıkça göstermektedir. Bu büyük Türk milliyetçisi bunlarla da yetinmeyerek Buharalı ve Nişapurlu iki hadisçiden işittiği, “Türk dilini öğreniniz, çünkü onların uzun sürecek hâkimiyeti vardır” şeklindeki bir hadisi naklettikten sonra şöyle diyor: “Bu hadis eğer sahih ise Türkçe’nin öğrenilmesi vacip olur, şayet mevzu (uydurma) ise Türkçe’nin öğrenilmesini akıl ve mantık icabettirir. İşte zikrettiğim sebeplerden dolayıdır ki, Türkçeyi herkese öğretmek için bu eseri yazmakta mânevî bir mecburiyet gördüm”. Bütün bunlar, Türk milliyetçiliği fikirlerinin izlerini açıkça ortaya koymaktadır. Diğer taraftan Anadolu’nun Türk vatanı hâline getirilmesi de Selçuklu döneminde millî vasıfların canlı olduğunu göstermektedir.

XIX. YÜZYILDA TÜRKÇÜLÜK AKIMI

Osmanlı Devleti’nde bilhassa II. Murad zamanında aynı milliyetçi duyguların bir kere daha şahlandığı görülmektedir. Bu devir Türkçe eserler yazılmasına, devlet idaresinde Türk töresinin tatbikine ehemmiyet verilmiş ve hattâ insanlığın yetiştirdiği büyük simaların toptan Türk sayılmasına kadar ileri gidilmiştir. Çünkü seçkin şahsiyetlerin ancak Türklerden olabileceği düşüncesi hâkim bulunuyordu.

XVIII. ve XIX. yüzyıllarda Osmanlı Devleti’nde dil ve kültür alanında bir Türklükten uzaklaşma, bir kozmopolitlik havası dikkat çekmektedir. Türk milleti, İslâmiyeti kabul edip, bu din ile âdeta bütünleşmesi sonucunda tamamen dinî bağların hâkim olduğu ümmet hâline gelmiştir. Bu sebeple, Türkiye’de milliyetçiliğin gelişmesi, İslâm ümmetçiliğinden çok milletli Osmanlıcılığa, oradan İslâmcılığa ve nihayet islâm dininden ayrı bir Türk milleti olarak tek millet milliyetçiliği ve vatanperverliğine doğru bir gelişme göstermiştir. Esasen Türk milliyetçiliği de Osmanlı Devleti’nin yıkılmak üzere olduğunun, Türk aydınlarınca hissedilmeye başlandığı bir dönemde imparatorluğun çeşitli din ve milliyetlerden meydana gelen kozmopolit yapısı içinde bir tepki ve kendini bulma akımı olarak doğmuş ve Türkçülük olarak adlandırılmıştır.

Türkçülük, yakın tarihimizde siyasî bir temele oturmadan önce, diğer akımlarda benzerine rastlamadığımız bir şekilde ilhamını ilmî çalışmalardan almıştır. Türklük ve Türkçülük şuuru, ilk ilhamını bu çalışmalardan almakla beraber, Türkçülüğü ortaya çıkaran saik, hiç şüphesiz devrin sosyal ve siyasal şartlarıdır. Osmanlı vatanına bağlı Osmanlı vatandaşlarının vatanseverliği idealine dayanan Osmanlılık şururu ve Osmanlıcılık akımının devletin çöküşünü durduramadığı anlaşılınca İslâmcılık ve Türkçülük fikirleri, Osmanlı aydınları için yeni ufuklar vadeden ideolojiler olarak görüldü. Osmanlı Devleti’nin ananevî yapısı, Türk unsurunu ön plâna çıkarmayı peşinen önlediği gibi, dinî ve millî akımların doğmasına müsait bir ortam vermiyordu. Türk ve Müslüman unsuruna tahsis edilmiş alan olarak sadece ulema sınıfının teşkil ettiği dinî hiyararşi görünmektedir. 1826’dan sonra Yeriçeri ocağının kaldırılmasıyla askerlik hizmetleri de bu alana dahil edilmiştir.

XVIII. yüzyıldan itibaren müstakil bir disiplin olarak beliren Türkoloji, Osmanlı aydınlarına o güne kadar farkedemedikleri yeni bir vakıayı haber veriyordu. Çin ve İslâm kaynakları üzerinde çalışarak İslâmdan önceki Doğu Türklüğü hakkında yeni bilgiler ve görüşler üreten türkologlar, Türk tarihinin unutulmuş ve Osmanlı Devleti’nin siyaseti gereği reddedilmiş kısmına aydınlık getirmişlerdir. Bu türkologlar içinde özellikle Joseph de Guignes’in “Hunların, Türklerin, Moğolların ve Daha Sair Tatarların Tarihi”, Leon Cahun’un “Asya Tarihine Giriş” adlı eserleri ideolojik boşluk içinde bulunan ve yıkılışa karşı çare arayan Türk aydınları arasında Türklük şuurunun uyanmasında, önemli tesirler bırakmıştır.

Avrupa’ya tahsile giden Türk gençleri ve bir kısım Polonyalı mülteci bu bilgileri Osmanlı coğrafyasına taşıyan başlıca iki kanal olmuşlardır. A. Remuset, Silvestre de Sacy, Arminius Vambery, Arthur David ve Leon Cahun gibi bilginlerin eserleri böylece Türk kamuoyuna ulaşabildi. Ancak batıda kurulmaya başlayan millet esasına dayalı yeni devletlerin ve Fransız İhtilâlinin yaydığı milliyetçi fikirlerin de tesirini ihmal etmemek gerekir. Buların yanında batı, belki Osmanlı gelişmesinin zihninde yarattığı ürtküntünün tesiriyle Türk unsura duyduğu antipatiyi, sık sık fiiliyata dökmekten geri kalmamıştır. Bu düşmanlık her fırsatta Türk aleyhtarı bir politikaya dönüştürülüyordu. Esasında milliyetçilik fikirleri Osmanlı bünyesinde iki bakımdan de etkili olmuştur. Gayrı Müslim azınlıklar, Türk ve Türk olmayan Müslüman unsurlar milliyet fikrinin vaat ettiği istiklâl ve millî devlet fikrini gittikçe artan bir sempatiyle besleyip uygun zamanlarda politika hâline getirmişlerdir.

Böyle bir ortamda Osmanlı aydınları arasında Türkçülük fikrinin zemin bulması gayet tabiîdir. Bu arada batıdan gelen etkinin de iki yönlülüğüne işaret etmek gerekmektedir. Bir yanda, Türklüğü aşağılayan ve Türklük aleyhine propaganda yapmaktan geri durmayan batı, diğer taraftan Türk tarihinin karanlık devirlerini gün ışığına çıkararak Türklerin İslâm’dan önce devlet kurma ve yönetmekte ehil olduklarını ortaya koymaktaydı. Türkiye’de batıdaki türkoloji çalışmalarından etkilenenlerin başında Ahmet Vefik Paşa gelmektedir. Vefik Paşa, “Lehçe-i Osmanî” adlı eserinin giriş kısmında Türklerin ve dillerinin yalnız Osmanlı ve Osmanlıca olmayıp Asya’dan Avrupa’ya kadar uzanan büyük ve eski bir ailenin en batıdaki kolu olduğuna dikkati çekmiştir. Askerî Okullar Nazırı Süleyman Paşa, 1876’da yayınlanan “Tarih-i Âlem” adlı eserinin bir bölümünü İslâmiyet’ten önceki Türk tarihine ayırmıştır. Esas itibariyle de Guignes’in eserlerine dayanan bu bölüm, modern Türk tarihçiliğinde, İslâmiyet öncesi Türklere dair ilk yazısıdır. Her şeye rağmen Türkçülük akımını besleyen bu etkiler başlangıçta siyasî bir gelişmeye yol açmamıştır. Devletin çok milletli yapısı içinde esasen Türkçülüğün siyasî bir mahiyet kazanması beklenemezdi. İlk kıpırtılarıyla genişlemesi, konuşma ve yazı dili arasındaki farklılıklar, Osmanlı aydınlarının öteden beri dikkatini çeken bir çelişki teşkil ediyordu.

Türk dilinin geniş bir coğrafyada, uzun zamanlara dayanan bir dil tarihinin olduğu ortaya konulunca kaynağını bu çelişkiden alan endişeler daha rahatlıkla dile getirilmeye başlanmıştır. Böylece Türkçülük fikri ilk olarak “Dilde Türkçülük” biçiminde doğmuştur, şeklindeki fikir yanlış olmasa gerektir. (Devam edecek)
 

Orkun'dan Seçmeler

- Reklam -