Ana Sayfa 1998-2012 Tarihimizin efsane şahsiyetleri (4) Demir yumruklu sultan

Tarihimizin efsane şahsiyetleri (4) Demir yumruklu sultan

OSMANLI’ya geldiğimizde hangisini saymamız gerekir? Saymakla başa çıkılamaz ama orada zirveler var. Yani bir Fatih, bir Yavuz var. Bunlar büyük irade, büyük karar adamları. Yavuz’un bütün hükümdarlığı 8 sene sürmüştür: 1512-1520. Çok da genç değildir, çünkü uzun seneler, belki de 30 sene Trabzon valiliği yapmış… Ama 8 senede İran gibi dünyanın ikinci büyük devletine (birincisi Osmanlılar), Mısır gibi dünyanın üçüncü büyük devletine boyun eğdirmiş, topraklarının büyük bir kısmını ilhak etmiş, Mısır’ı Osmanlılara bağlamış ve çok ciddî tedbirler alarak Anadolu’da başlamış olan nifakı, mezhep görüntüsü altında yürütülen kargaşa plânlarını bozmayı başarmış bir adamdır. Fatih’i ise anlatmaya lüzum yok. Hepiniz biliyorsunuz.

- Reklam -

Fakat onlardan sonra 17. yüzyılda iki büyük şahsiyet var. Birisi tarihte Genç Osman olarak anılan II. Osman, ikincisi de IV. Murad.

II. Osman hükümdar olduğu zaman 14 yaşındaydı. 17. yüzyılın başı ve Osmanlı Devleti gücünü henüz muhafaza ediyor. Gerileme ve çöküş devri daha başlamamış, fakat yeniçerilerin çöküşü başlamış. Yeniçerilerin savaştan kaçmaları, ulemayla, softalarla, vezirlerle iş birliği ederek hükümdar değişikliklerine gitme temayülleri, kazan kaldırmaları, ulûfe, bahşiş istemeleri vs. başlamış.

Orduyla Haçova’ya gidiyorlar. Padişah 16 yaşında, ordunun başında sefere çıkıyor. Haçova’da güç belâ bir zafer kazanılıyor, ama orada yeniçerilerin ne hâle geldiğini II. Osman çok iyi görmüştür (günümüzde 16 yaşındaki çocuklar sokakta oyun oynuyorlar). Seferden döndükten sonra II. Osman’ın kafasındaki düşünce şu; “Bu askerlerle bu devletin yürümesi mümkün değil, bunun kaldırılması lâzım.” Onun için Suriye’ye, Güney Anadolu’ya gidip orada Suriye ve Mısır Türklerinden ve Anadolu sipahilerinden yeni bir ordu teşkil etmek, gelip Yeniçeri Ocağını ortadan kaldırmak ve böylece büyük zaferlere doğru hazırlıklar yapmak gibi bir plânı var.

Bir başka baskı daha var. O tarihlerde büyük ailelerin kızlarıyla padişahlar evlenmiyorlar, bundan kaçınıyorlar. Cariyelerle, haremdeki dışarıdan getirilmiş yabancı ırktan kadınlarla evleniyorlar. Bunun sebebi, padişahın evleneceği hanımda asalet de aranıyor, sokaktan bir kızla evlenmesi mümkün değil. Anadolu’daki o eski büyük beyliklerdeki bir beyin kızıyla veya kardeşleriyle evlenmesi lâzım, ama o takdirde oradaki ailelere (Germiyanoğulları ailesi, Hamidoğ ulları ailesi) saraya mensubiyet dolayısıyla bir gurur, bir benlik, bir üstünlük gelecek. Bunlar olursa bir saltanat iddiasına kalkarlar mı acaba diye endişeleri var. Asıl sebep budur.

Fakat II. Osman bunu bir tarafa itiyor ve Şeyhülislâmın kızını kendisinden istiyor. Alışılmamış bir şey, örfe yahut dine aykırı sayılıyor. Şeyhülislâm razı olmuyor, ama emredince mecburen kızını veriyor. II. Osman tek evlilik yapmıştır. Harem hayatı filân yoktur. Bu, o tarihte çok önemli bir şeydir. Ondan sonra da başka emsali yok. Biliyorsunuz, saltanat yıkılana kadar Servinazlar, Cevri Kalfalar vs. hep olmuştur.

II. Osman Hacca gitme bahanesiyle ordusunun bir kısmıyla sefere çıkmayı, güneye hareket etmeyi kararlaştırdığı zaman yeniçeriler plânı anlıyorlar. Bildiğiniz gibi isyan edip padişahı indiriyorlar ve Yedikule zindanlarında boğmak suretiyle şehit ediyorlar. Henüz 18 yaşındadır, ama bütün bu işleri yapmak için 4 delikanlılık senesi II. Osman’a yetmiş, onun bizim hâfızalarımızda yaşaması için yeterli bir sebep teşkil etmiştir.

- Reklam -

II. Osman’ın ölümünden sonra, bir müddet sürecek olan kadınlar saltanatı başlıyor. IV. Murad tahta çıktığı zaman o da 12 yaşında bir hükümdardır. İdareyi annesi ele alıyor. O dönem karışık bir dönemdir. Anadolu hercümerc içerisinde, İstanbul’da zorbalar iş başında. (sanki biraz Türkiye’nin bugünkü manzarası o zaman da var, devlet malı kapanın elinde kalıyor, yolsuzluklar vs. gibi bir durum var) Bütün bunlara yaşanın küçüklüğü itibarıyla IV. Murad bir müddet tahammül eder. Çünkü artık önünde II. Osman örneği var. Onun nasıl katledildiğini, nasıl boğdurulduğunu, atlara bindirilerek, yeniçeriler tarafından baldırı çimdiklenerek hakaretlere uğradığını biliyor. 20 yaşına geldiği güne kadar aynı âkıbete duçar olmak istemiyor ve sabrediyor.

IV. Murad 20 yaşında dizginleri ele almıştır. Bütün bunların sebebi olan veziri gözünün önünde katlettirmiş, annesini dairesine göndermiştir. Onun da Yavuz Sultan Selim gibi 1630’dan 1638’e kadar tam 8 senelik hakikî iktidar dönemi vardır. O dönemde dağılmış, parça parça olmuş, yolsuzluklara boğulmuş ülkeyi demir bir yumrukla idare edilir hâle getirmiştir. Çok kan dökmüş, tebdil gezdiği zaman yakalayıp öldürmüş diye bugün hâlâ söylenir. O tarihte başka çare kalmamıştı, bunların yapılması elzemdi, yoksa ülke dağılmak üzereydi.

Denilebilir ki Osmanlı Devleti, birinci Fetret Devrinde Çelebi Mehmed zamanında yeniden inşa edilmiştir. İkincisi de IV. Murad zamanında çökmekten kurtulup yeniden ayağının üzerine kalkıp üç asır daha yaşama talihine kavuşmuştur. IV. Murad bunu temin etmiştir. Bütün bu büyük işlerin, Bağdat seferi, Revan seferi, galibiyetler, zaferler, büyük başarıların hepsinin sonunda öldüğü vakit 28 yaşındadır.

Zamanımızın daralmasıyla biraz atlayarak I. Dünya Savaşı’na kadar gelmek istiyorum.

I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti çok çeşitli cephelerde savaştı. Galiçya, Makedonya, Çanakkale, Kafkaslar, Mısır’a kadar uzanan cephe vs. Bunlardan Arabistan’da olan savaşlar başlı başına birer destandır. Yani Teşkilât-ı Mahsusa’nın o tarihteki hizmetleri, o gözüpek adamların çöllerde koşuşmaları, karşı casusluk faaliyetleri vs. onlar ayrı bir fasıl. Ama tabiî çok büyük kuvvetlerle gelen İngilizlerin, onların altınlarıyla beslenen ihanet etmiş Arapların, Bedevîlerin, bütün bunların neticesinde bizim ordularımız çekile çekile 1918’in Ekim’inde Suriye’nin üst kısmı olan Halep civarına kadar gelmişlerdir. Irak kaybedilmiş, Yemen, bugünkü Suudî Arabistan, Ürdün, Filistin kaybedilmiş. Kaybede kaybede Anadolu’ya kadar gelinmiş. Dayanan bir tek yer var, Medine.

- Reklam -

Medine’de Fahreddin Paşa isminde müthiş bir asker var. O zaman oraya Bağdat hattı dolayısıyla demiryolu gitmiş, bu imkânları var, ama Osmanlı Devleti’nden oraya yardım ulaştırılması imkânı hiç yok. Ulaştırılmak istenen yardımlar da zaten çöllerde Bedevîlerin baskınlarıyla heba olup gidiyor. İngilizler her tarafı ele geçirmiş, ilerlemişler. Medine, bir nokta gibi kalmış. Fahreddin Paşanın indinde Medine, Peygamber şehri. Orayı teslim etmek, bir Müslüman askeri için mümkün olacak hâdise değil. Emrinde ne kadar asker varsa Medine’yi âdeta müstakil bir şehir devleti hâline getirip savaşın sonuna kadar bin bir türlü yokluğa katlanarak, emniyet tedbirlerini alarak müdafaa etmiş, teslim etmemiştir. Allah’ın o sıcağında, (ki askerler sıcaktan bozulan rayları elleriyle tutamaz hâldeler, âdeta o çelik parçaları kaynıyor) binbir müşkülâtla tamir ettirerek mücadele veriyor. Bu taarruzlar her gün oluyor. Telgraf telleri kesiliyor, raylar sökülüyor. Bizimkiler de boyuna tamirle uğraşıyorlar. Böylesi bir hengâme var. Ta ki Mondros Mütarekesi Ekim’in sonunda imzalanana kadar. Osmanlılar teslim oluyor. Medine teslim olmuyor. İstanbul’dan; “Biz artık barış anlaşması yapmak mecburiyetindeyiz, mütareke imzaladık, Medine’yi teslim et” diye Fahreddin Paşaya talimat gidiyor. O da; “Hayır, burada bir tek Türk askeri kalıncaya kadar ben burayı müdafaa edeceğim, teslim etmem” diye cevap veriyor. İngilizler bu duruma fena hâlde ateş püskürüyorlar, baskılar iyice artıyor.

Bu durum 1919’un Ocak ayı sonuna kadar devam etmiştir. Yenilmiş, hiçbir şeyi kalmamış, yardım alma ihtimali yok, devlet teslim olmuştur. Kendisi mütarekeden sonra 3 ay daha Medine’yi teslim etmemiş, direnmiştir. En sonunda artık hiçbir imkân kalmayınca teslim anlaşmasını imzalamıştır. Böylesine müthiş bir insan. İngilizler onu alıp Kahire’ye esir olarak gönderiyorlar. Kahire’de bir kışlada ikamete mecbur ediyorlar. Fakat aynı zamanda serbesttir. Dışarı çıkıp şehri dolaşabiliyor. Üniformasını sırtından hiç çıkarmamış. Kahire’de sokağa çıktığı zaman oradaki halk “Fahreddin Paşa, Fahreddin Paşa, sen çok yaşa” diye arkasına takılıp, müthiş tezahürat yapıyor. İngilizler bu olaydan ürküyor ve Paşa’ya; “Dışarı çıktığında sivil çık, seni tanımasınlar” diyorlar. Paşa da; “Ben o şerefli üniformayı ta askerliğe adım attığımdan beri sırtımda taşıyorum, bundan sonra da çıkarmamın imkânı ve ihtimali yoktur. Böyle bir şeyi kabul edemem” diyor. Halkın arasına çıkmaktan, biraz nefes almaktan vazgeçerek kışlada kalmaya başlıyor. Hattâ kendi kendisini hapse mahkûm eder. Paşa’nın hep peşinden giden bir de sadık eri vardır. Artık askerler terhis edilip ayrılırlar. Fakat o, “Olmaz, ben paşamı bırakmam. Hayatımın sonuna kadar onunla beraber gideceğim” der. Malta’ya sürgünler başladığı zaman İngilizler bu emireri de yanında olmak üzere Fahreddin Paşa’yı Malta’ya götürürler. İngilizler Malta’da herkese birer numara vermiş. Biraz da hakaret olsun diye sivil, asker sıraya dizip numaralı yoklama yapıyorlar. Fahreddin Paşa buna itiraz ederek; “Ben bir Türk paşasıyım. Böyle sıraya dizilerek yoklama yapılmasını kabul edemem. Bu benim askerlik haysiyetime aykırıdır. Gelin beni odamda görün, yoklamamı orada yapın” der. Çok şiddetli direnmesi karşısında İngilizler bu yoklama sisteminden vazgeçmek mecburiyetinde kalıyor ve herkes odasında yoklamaya tâbi tutulmaya başlıyor. Esaret hayatında bile böyle inançlı bir insan olan Fahreddin Paşa, bizim minnetle, şükranla yâd etmemiz gereken büyük şahsiyetlerden biridir.
 

Orkun'dan Seçmeler

- Reklam -