Ana Sayfa 1998-2012 TARİHE VE CUMHURİYETE NASIL BAKSAK

TARİHE VE CUMHURİYETE NASIL BAKSAK

Hasan Salih GÜNDÜZ

- Reklam -

hs_gunduz@ttnet.net.tr

Milletlerin oluşum süreci tarihî olayların seyri içinde değerlendirildiğinde uzun ve zorlu süreçleri kapsar. Milletin tanımı hususunda farklı görüşler ve yaklaşımlar da mevcuttur. Ancak bu tartışmalarda unutulmaması gereken şudur ki; milletler tarih sahnesine bir anda çıkmamıştır. Bazı toplumlar için ırk, bazıları için coğrafya, bazıları için dil, bazıları için de amaç ve menfaat birliği milletleşme sürecinin temelini teşkil eder. Fakat bu esasların hiçbiri bir anda gerçekleşmemiş; sebep-sonuç ilişkisi ekseninde zaman içerisinde oluşmuştur.

Türk tarihi de incelenirken bu noktalar dikkate alınmalıdır. Türk milletinin milletleşme sürecinde yukarıda saydığımız esasların hepsi geçerlidir. Çünkü Türk milletinin varlığında ve tarih sahnesine çıkışında ırk, dil, coğrafya ve amaç ortak paydalarının hepsi de dikkate değerdir. Ülkemizde bazı ideolojik gruplar milletleşme sürecimizi İslamiyet’in kabulüne ve özellikle Malazgirt Savaşı’na, bazı kesimler de İstiklâl Savaşımıza dayandırıp öncesini yok sayarlar. Bu bakış açısı dar kalıplardadır ve objektif tarihçilikten çok uzaktır. Çünkü hiçbir insan ağaç kovuğundan çıkmadığı gibi; hiçb r millet de bir anda gökten zembille inmemiştir. Türk tarihini de bu bilimsel gerçekler ışığında değerlendirmek ve incelemek gerekir. Aksi takdirde Türk tarihi üzerindeki gereksiz tartışmaları ve aşağılık duygusunu aşmak mümkün olmayacaktır.

Zira, bizdeki devlet ve bürokrasi geleneğini; demokrasi kültürünün eskiliğini ve sorunlarını da bu açıdan değerlendirmek gerekir. Türk tarihinin “bilinen” 4 bin yıllık dönemi devletleşme ve teşkilâtlanma açısından sağlam bir alt yapıyı ifade eder. Türkiye Cumhuriyeti de bu gelenek üzerine bina edilmiştir.

Ancak, günümüz tartışmalarında demokrasi ile cumhuriyet kavramları arasındaki farkı anlamadan sorunlarımızı anlamamız pek mümkün olmayacaktır. Cumhur kelimesi Arapça bir kelimedir ve halk anlamına gelir. Ama Meşrutiyet döneminde Osmanlı aydını bu Arapça kelimeden Cumhuriyet terimini türetmiştir ve bu kelime dilimize kazandırılmıştır. Fakat cumhuriyet ve demokrasi aynı şey değildir. Cumhuriyet halkın iradesine ve temsiliyetine dayanan bir yönetim biçimi olmakla beraber; demokrasi çok partili sisteme ve kuvvetler ayrılığı ilkesine dayanan idare şeklidir. Günümüzde Avrupa’da dahi kraliyet esasına dayalı demokrasiler yaşamaktadır ve İngiltere(ki demokrasinin beşiği olarak adlandırılır), İspanya, Belçika, Danimarka gibi ülkeler demokrasinin başarılı birer örneğidir. Bizde de Meşrutiyet Dönemini ve Meclis-i Mebusan’ın açılışını bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Bununla birlikte, özellikle Orta Doğu’nun ve Asya’nın İran, Suriye, Mısır gibi birçok ülkesinde görülen cumhuriyet idarelerinde oligarşik veya teokratik yapılar tüm çarpıcılığıyla karşımıza çıkar. Kısacası, sapla samanı ayırt etmeden gerçekleri görmemiz mümkün değildir.

- Reklam -

Türk devlet geleneğinde demokrasi kültürünün kaynaklarını öğrenmek ve anlamak için Orhun Yazıtları’na bakmamız ve Dede Korkut Destanları’nı incelememiz ön fikir verecektir sanırım. Çünkü kendimizi bu denli demokrasi fukarası görüp hor görmenin bir manası yok.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu, bizde demokrasi kültürünün yerleşmesi açısından “ancak” sonuç olarak değerlendirilmelidir. Cumhuriyetimizin kuruluş aşamasındaki şartları da mutlaka iyi değerlendirmek gerektiği muhakkaktır. Çünkü, Türk tarihini iyi anlamak, Cumhuriyetimizi doğru anlayıp değerlendirmemizi sağlar. Millî Mücadele Dönemini ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu anlamak için de temel başvuru kitabı Atatürk’ün Nutuk’u olmalıdır. Fakat günümüzde Nutuk’un bazı basımları maalesef sadeleştirme adı altında ifade gücü düşük ve çoğu zaman anlamsız, yeni türetilmiş kelimelerle örülmektedir. Bu da zihinlerde kavram kargaşasına sebep olmaktadır. Bu kutuplaşma da apayrı ve hiç bitmeyecek bir sorun olmaya devam ediyor maalesef.

Türkçe, dilcilerin araştırmalarına göre 8 bin yaşında olan; yaşayan en eski, köklü ve güçlü dillerden biridir ve tarihi doğru okuyup doğru anlamak için Türkçe’nin yapısına ve geçmişine saygı göstermek gerekir. Türk tarihi de bugünkü bilgilerimiz ışığında 4 bin yıllık bir dönemi kapsar. Bu gerçekleri hiçe sayarak geliştirilen bakış açıları ve yaklaşımlar sakattır ve de kısırdır, hatırlatmakta fayda var.

Kurumlarımızı, devletimizi ve tarihimizi bu gerçekleri göz önünde tutarak değerlendirirsek ancak, objektif ve millî bir tarihçilikten söz edebiliriz. Aksi hâlde, gençlerimizin ve genelde milletimizin kafasındaki çelişkileri ve kavram kargaşasını gidermek mümkün olmaz. Netice itibariyle; kendi varlığımızın, tarihin derinliklerinden gelen dinamizmimizin ve üstün hasletlerimizin farkına vararak öz güvenimizi sağlayabilir; dünümüze ve bugünümüze ancak bu şekilde doğru bir açıdan bakabiliriz.

 

Orkun'dan Seçmeler

- Reklam -