Ana Sayfa 1998-2012 Tarih ve Millî Kimlik

Tarih ve Millî Kimlik

Millî kimliğin tanımını yapmak için uğraşlarımız, bizi adım adım bir milletin dil, tarih ve kültürüne götürüyor. En yalın mânâda bu tanımlamada şu soruları sormak durumundayız: kimsiniz, kimlerdensiniz, adınız, diliniz, işiniz ne, nereden gelip nereye gidersiniz?. Toplumsal açıdan düşünüldüğünde bu sorulara verilen yanıtlar, bir milletin menşei, dili, kültürü, coğrafyası ve tarihidir. Vatan kavramıyla bütünleşmiş bir tarih ve bu maceranın olgunlaştırdığı bir milletin olmazsa olmaz koşulu olan dil ve kültür; işte millî kimlik. Küreselleşen dünyada bile toplulukların birbirine karşı bulunduğu bir ortamda kimlik meselesinin ortak boyutu şu atasözünde çok güzel yansıyor:

- Reklam -

“Düşmanımın düşmanı benim dostumdur.”

Bir aşiretin veya kabilenin kimliği nasıl ki soy, sop ve kan birliğine dayanıyorsa, büyük ulusların kimliğini belirleyen şey tarih şuuru olabilir. Bu tür tanımlarda belirleyici unsur kültür, dil, sosyal hayat ve dünya görüşü olabilir. Bu tanımlamalar, zaman ve mekâna, çevre ve şartlara, tarihî hâdiselerin akışına göre değişik bir çehre alabilirler. Fert olarak kimisi kendini Orta Asyalı, kimi Müslüman, Selçuklu, Osmanlı, Tahtacı, Alevî, Türkmen ya da Yörük olarak tanımlayabilir. Bu mensubiyet kriterlerinin hepsi birden ferdin coğrafî, tarihî ve de kültürel şartlarda aidiyetini belirttiği tercihlerdir.

Bizim asıl üzerinde konuşacağımız, ulusal kimlikler ve ulusların kimlik sorunlarıdır. Kimlik kavramında istinat noktaları gerçeklere isabet eden bir kabullenişin ifadesi vardır. İnsanoğlunu diğer yaratıklardan ayıran en önemli hususiyetlerinden birisi, tam da bu sorun üzerinde yoğunlaşıyor; kim olduğunu ve geçmişini merak ve geleceğini bunun üzerine bina etmek. İnsanoğlunun kafasına takılıp kalan en önemli sorulardan biri belki de bu sorudur. Bu sorunun cevabı kişiden kişiye, toplumdan topluma zamanla değişiyor, ama soru her zamanki önemini gelecek nesiller içerisinde koruyor. Kimlik, toplumun kültürel varlığının temelini oluşturan, tarihten geleneksel olarak miras alınan sosyal hayatın sebep ve sonuçlarıyla nasıllığını kabullenmedir. Bu kimlik duygusu toplumla özdeşleşip, bütünleştikçe millî benliğe doğru yol alınmış olur.

- Reklam -

Yazılı hukukun bulunmadığı geleneksel cemiyetlerde, töreler ve örfler kimliği belirliyordu, dolayısıyla kimlik belli başlı bir sorun değildi. Ancak sosyal ve kültürel değişme ve gelişmelerin yayılıp hızlanmasıyla, toplumların kimlik kavramı önem kazandığı gibi, toplum bireylerinin kimlik seçimi de önemli bir sorun oldu çıktı. Çünkü kimlik, ilk ve son tahlilde bir kültür sorunudur.

Törelerin hızlı bir şekilde değişmesi ve hattâ bazı toplumlarda törelerin yerini hukukun almasıyla toplumlar kaybettikleri kimliklerini aramaya başladılar. Konu başta Fransa olmak üzere diğer Avrupa ülkelerinde de tartışılmaya başlandı. Toplumların kimlik arayışları içerisinde bu sorunla uğraşmaları gelip geçici bir modaya benzememektedir. Teknolojik gelişmeler sürdükçe, kültürler değiştikçe, toplumlar bu sorunla uğraşacak gibi görünmektedir.

- Reklam -

Kendi tarihî geçmişlerini bilen ve yanlışıyla doğrusuyla onu benimseyen toplumlar, mantıkî olarak kimlik arayışı ve sorunu olmaması gereken toplumlardır. Bu durumdaki toplumlar, kimlik ile ilgili sorunların yanıtlarını ve sorunların çözüm yollarını biliyor demektir. Toplumun üyesi olan fert, kitle veya grup tarihten bugüne geçmişini biliyorsa, kimlik sorun olmaktan çıkar. Ancak, toplumun tarihleri yazılmamışsa, yazılanlar okunmuyorsa, okunanlar anlaşılmıyor ya da benimsenmiyorsa, orada tarihsizlik var demektir. Kişiler kimlik sorusuna verdikleri yanıtlarda anlaşamıyorlarsa, ya çatışacaklardır ya da birilerine sığınacaklardır. Şunu belirtmeliyim ki, resmî ve devlet ideolojisi ile yazılan tarihler, zaten bu soruna çözüm bulamazlar. Osmanlı Devleti’nin çöküşünün sebebini padişahların kişiliğinde arayarak, onlara deli, çocuk ve hasta damgasını vuran bir tarih felsefesi, o toplumun nasıl olup da böyle kişilere biat ettiğini açıklayamamaktadır. Düşünen ve yargılayan bir kişi, kendi kimliğini, akılsız padişahların yönettiği, akıldışı bir toplumda nasıl bulabilmiştir? İşte toplumun kendi kendisine yabancılaşmasına neden olan illet böyle başlar. Bu durumda kalan birey kendisine ya başka tarihler arar, ya da bu tür saçmalıklarla uğraşmamaya karar verir ki, bunların her ikisi de bizce sakıncalıdır.

Sosyo-psikolojik sonuçları açısından kalkınma, toplumdaki dengenin değişmesine neden olduğu gibi, bu değişme en modern toplumlarda bile kimlik bunalımlarına yol açmaktadır. Soruna daha iyi yaklaşabilmek için uluslaşma sürecine eğilmek gerekmektedir. Her ulus toplum olabilir, ama her toplum ulus değildir. Birçok Batı Avrupa ülkesi belli bir uluslaşma sürecinden geçtikten sonra ulus olabilmiştir. 1920’lerin Türkiye toplumu bir ulus değildir. Ancak, çağdaşlaşmak için ulus olmanın gerekliliği bilinciyle, milliyetçilik ideolojisine dayalı çabalar sonucunda ulus olabilecekti. Ama ulus olabilmek için her şeyden önce kendisine güven duyması gerekecektir. Kendine güven duygusu, toplum alanında bütüne yansıdıkça, millî kavramlar ortaya çıkar ve gelişir; Millî kültür, millî şuur, millî uyanış, millî kurtuluş, millî egemenlik, millî kimlik gibi.

Türk toplumundaki değişmelerin yarattığı kültür boşluğunu, yani kimlik arayışını ilk değerlendirenler yabancılar olmuştur. Meselâ Jön Türklerin Türkçülüğü daha ziyade savunmaya dayalı bir Türkçülüktü. Jön Türklerin “Türk ırkı” gibi bir kavramı kullanmış olmaları, Batı Avrupa’da ırk teorilerinin XX. yüzyılın başından itibaren moda hâline gelmiş olması sonucudur. Jön Türkleri bir millî kültür aramaya yönelten unsur, siyasî zorunluluklar olmakla beraber, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki sosyal ve kültürel yapı ile Avrupa’daki fikrî gelişmeler otoriter bir millî kültür kavramının ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır.

Yine 27 Mayıs ihtilâlinden sonra bir Avrupalı yazar,”Türklerin millî bir kimlik arayışı içerisinde olduklarını” söylüyordu.1 Aradan geçen süre içinde Türk aydınlarının bu soruna nasıl yaklaştıkları, çözüm için hangi metotları ürettikleri ise ayrı bir inceleme mevzuudur. Türk aydını aslında Tanzimat Fermanı’ndan beri, peşine takıldığı bir sürü fikir akımlarıyla kimlik arayışı içinde olmuştur. Biz Türkler olarak şüphesiz millî benliğimizi daha bilinçli ve metotlu bir şekilde arayışa giriştik. Şurası bir gerçektir ki, Türk aydını Tanzimat’tan itibaren özellikle imparatorluğun dağılma süreci içerisinde Osmanlı kimliğinin tükenmekte olduğunu görerek, yeni bir varlık bulmak için yollara düşmüştür. Şüphesiz bunl ardan en tutarlısı ve güçlüsü Türkçülük akımı olmuştur.

Aslında Türk benliğinin, yani Türklerin kim olduğunun, nereden gelip nereye gittiğinin, hangi medeniyetlere hangi katkılarda bulunduğunun yanıtı tarih kitaplarında bulunabilmelidir. Ancak, çoğunlukla aydınlarımız da dahil olmak üzere tarih bilmecesi karşısında çaresiz kalmışızdır.

Elbette bu sorular çoğaltılabileceği gibi, verilecek olan cevaplar da çok çeşitli olabilir. Ben bunlardan bir tanesini ele alayım. Tarihçi Bernard Lewis’e göre2, Osmanlı lafzı, daha ziyade tebanın bütünü için kullanıldığından Osmanlı-Türk özdeşliği yoktur. Bu sorun aslında, sadece Osmanlı’ya ait bir mesele değildir. Aynı ayrımı Selçuklularda da görmek mümkündür. Bazen Osmanlıda Etrak-i bîidrâk bazen Selçuklularda savaşçı ve uslanmaz bir unsur olarak görülen Türk adının kökeni ve anlamına geçmeden önce bir kaç noktaya dikkat çekmek istiyorum. Etrak-i bîidrâk aslında şekavet içinde bulunan bir şahıs veya zümreye atfedilen bir yakıştırma olmaktan öteye geçememiştir. Eğer bu yakıştırma milletimizin tamamına mal edilmiş olsa idi, üzülmek hattâ utanmak gerekirdi. Ama tarihî gerçeklere tamamen zıt düşen böyle bir atıf, Türk milletinin yaratmış olduğu yüksek medeniyetle örtüşmediği için biz bu konuda müsterihiz. Nitekim II. Abdülhamid, Arnavut bahçıvanlarından biri, Türk çocuğu olan yamağından birine kızarak “Eşek Türk” diye bağırınca, sarayın penceresinden başını uzatarak: “Ben de bir Türküm” demiştir.

Türk adı tarihte ilk defa Orhun Abidelerinde3, Türük olarak geçiyor ki, devletine bağlı halk, güçlü kuvvetli ulus anlamındadır. Kaşgarlı Mahmud’a göre, bize ad olarak Türk adını Tanrı vermiştir ve büyüklük, ululuk, mertlik anlamına gelir.4 Çin kaynaklarında Türk adını ifade eden “Tou-kue”, miğfer mânâsını taşımaktadır.5 Hind kaynaklarında Turuşka6, İranlıların Şehnâmesinde ise, Turan asıllı savaşçı Türklerden söz ediliyor. Gerçekten de devlet kuruculuk, teşkilâtçılık ve adalet tesis etme konusunda Orta Çağ müelliflerinin Türkler hakkında yazdıkları zikre şayandır. Bir Arap müellifi olan Mesûdî bu konuda şunları yazmaktadır: “Bugün yani Hicrî 332/Milâdî 944 itibarıyla Türk kavimlerinden daha savaşçı nizâmı hükûmet yoktur.”7

İşte böyle bir milleti temsil eden ve asırlarca ihmale uğrayan bu kavram, yeniden ilk defa XIX. yüzyılın ikinci yarısında duyulmaya başlandı ve bundan Türkçülük ülküsü yeşerdi. O dönemin fikir babalarından Ziya Gökalp8, Türkçülük ülküsünün gelişme veya gerçekleşme aşamalarını yakınlık uzaklık sırasına göre şöyle tasarlıyordu;

1- Şimdiki mefkûremiz Türkiyecilik,

2- Yakın mefkûremiz Oğuzculuk (Oğuz-Türkmen birliği),

3- Uzak mefkûremiz Turancılık.

Gökalp, özetle milletini, ümmetini ve medeniyetini tanı diyordu. Türkçülük bir kültür hareketiydi. Atatürk, “Türkiye Cumhuriyeti’nin Temeli Kültürdür” derken buna dikkat çekmiş, bir dünya devleti kurulmasını henüz erken bulduğunu söyleyerek de ulusçu olduğunu belirtmiştir.

Biz Türkler, Türk kültür tarihinin mirasçılarıyız. Bu tarihî gerçeği beğensek de beğenmesek de geçmişten, günümüzden ve gelecekten dışlayamayız. Anadolu Türk varlığının kökleri; Türklerden önceki Anadolu kültürlerine, Anadolu’ya yerleşmeden önceki Orta Asya Türk boylarına, Anadolu’yu fethederek yerleşen Müslüman Oğuzlara dayanır.

Biz bunların hepsiyiz, hepsi biziz. Bunların birini diğerinden ayırmak, hem gereksiz hem de lüzûmsuzdur. Kimlik konusu kültür tarihi sorunudur. Kim olduğumuzu yanıtlayan kültür tarihimiz 3.000 yıl hattâ daha önce Altay ve Pamir yaylalarında başlar. Dolayısıyla somut gerçek şudur: Altaylı göçebeler idik, Horasan’a yerleştik, Şaman idik Müslüman olduk, Anadolu’ya gelip, burayı yurt tuttuk ve yerleştik.

Türk tarihinin ne zaman ve nerede başladığı konusu tartışmalıdır. Bu tartışmanın en büyük nedeni Türk kavimlerinin eski çağlarda tarihi kalemle değil kılıçla yazmalarıdır. Bizler Türklerin en eski tarihlerini Çinliler, Farslar, Araplar ve Avrupalılardan öğreniyoruz. Türkler de kendi tarihlerini yabancı dillerde yazdılar. Çok değişik coğrafyalara göç edip fetih yapmak suretiyle yerleştikleri için o bölgelerde yaşayan dillerin de etkisinde kaldılar, dolayısıyla neyin Türk, neyin Türk olmadığını söylemek hayli güçtür. Bir Fransız tarihçi (Roux) “Türklerle ilgili kabul edilebilecek tek tanımlama unsuru dildir. Türk, Türk dilini konuşandır. Başka tanımlar geçersizdir” diyor.10 Tarih sahnesinde Türkçe konuşan bütün kavimler Türk sayılmaktadır. Bunların arasında, Moğollar, Başkırlar, Tatarlar, Kırgızlar, Özbekler, Uygurlar, Oğuzlar vs. yer almaktadır. Türklerin tarihî kökleri gibi, yurtları konusu da tam açık ve kesin değildir. Ziya Gökalp’ın11 şu mısraları bu gerçeği gayet güzel dile getirmektedir:

Vatan ne Türkiye’dir Türklere ne Türkistan

Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir Turan.

Eski Arap ve Fars kaynakları gerçekten de Turan diye bir ülkeden söz etmektedirler. Ünlü İranlı şair Firdevsî, Şehnâme adlı eserinde İran ile Turan ülkesindeki sınırı Ceyhun nehri olarak göstermektedir.12 El-Birunî13 ve diğer coğrafyacılar da Turan sınırının Meşhed-Serahs arasındaki Marz-i Turan olduğunu yazarlar. Kaynaklardan anladığımıza göre Turan, Türk kavimlerinin yaşadığı ve Ceyhun nehrinin doğusu ile kuzeyine tekabül eden büyük bir ülkeye işaret ediyordu.14 Ancak Türkler tarihleri boyunca Turanlı olarak tanınmamıştır. Türklerin tarihî kökleri gibi, yurtlarını da kesin sınırlarıyla ortaya koymak bugün için mümkün değildir. İran tarihlerinin epik ve mitolojik versiyonlarında Turan, İran’ın eski düşmanıdır. Coğrafî kaynaklar buranın coğrafî konumunu tam olarak göstermezler. İslâmî dönemde bu isim daha ziyade Ceyhun ötesindeki göçebe Türklerin yaşadığı bölgeye işaret ediyordu. Türk kavimleri bizzat kendileri İran mitolojisiyle tanıştıktan sonra, kendilerini Turanlı olarak görmeye başlamışlar, hattâ kendilerini gururla mitolojik Afrasiyab’ın torunları saymışlardır.

Orta Asya bu bakımdan Türk devletlerinin en büyük ve önemlilerinin kuruldukları bir coğrafyadır. Örgütlü bir siyasî birlik demek olan devlet ise Orta Asya Türklerinde askerî ve merkeziyetçi bir karakter taşımakla beraber, kendi bünyesindeki yazılı kültürün zayıf kalması, bu devletler hakkında yapılacak araştırmaları çıkmaza sormaktadır. Bütün bu zorluklara rağmen Orta Asya, Türk kavimlerinin anayurdu ve dünyanın diğer bölgelerine yayıldıkları yer olması bakımından, gerek tarihî, gerekse kültürel tespitler için ilk müracaat yeri olmak özelliğini korumaktadır. Türk kimliğinin tarihî gelişimini bir bütün olarak daha iyi anlayabilmek ve bunu temellendirebilmek için, Orta Asya uygarlığının evrensel uygarlık içindeki konumunun değerlendirilmesi gerektiği hususunu bir kez daha vurgulamalıyız.

Resmî Çin kayıtlarına göre en eski Türkler, Çinlilerin Hiong-Nu adını verdikleri Hunlardır. Çin ülkesiyle sürekli savaş içinde bulunan Türkler, genellikle doğudan batıya doğru yönelen göçleri sırasında üç önemli özellik göstermişlerdir. Göçebelikten rençberliğe-yerleşik hayata geçme; Budizm, Manihaizm, Yahudilik, Hristiyanlık ve İslâmiyet gibi dinlerle karşılaşma; yerleşik devlet teşkilâtlarıyla tanışıp, devlet deneyimi kazanma gibi…

Türk kavimlerinin Turan ülkesinden göçleri, asırlarca aralıksız sürdü. Hunların batıya doğru göçü, 500 yıllık Hun tarihinin son safhasıydı. Hunlar, Göktürkler, Uygurlar gibi devletlerin töresi de tabiî olarak taşınarak günümüze kadar ulaştı. Bütün din-devlet gelenekleri arasında Türk kavimlerini en çok etkileyen inanç sisteminin İslâmiyet olduğu, çoğunlukla tarihçiler tarafından kabul edilmektedir. Bu gözlemde Türk kimliği açısından kültürel bazı gerçeklikler bulunur. Türkleri İslâm dinine çeken bazı tarihî sebepler, onların İslâmiyeti önce kabulüne, sonra da onu yöneterek yücelmesine, hattâ koruyucu duruma gelmesine yol açmıştır. Bu Türk tarih ve kültürü açısından fevkalâde önemli bir olaydır. Türk tarihinde, göçebe töresinin denetiminden kurtulup bilgi üretimine geçiş süreci, yerleşik hayat ve İslâmiyetle başladı. Aslında şu geçerli kuralı hatırlamak gerekir; Bilim, yerleşik tarım toplumlarının, tarih ise değişen toplumların ürünüdür. Yerleşikliğe geçerek İslâmiyeti kabul eden Türk kavimlerinin, hususiyetle de bunlardan Oğuzların, Orta Çağ düşüncesine önemli katkıları olmuştur.

Bu katkılar ne yazık ki, Orta Çağ Türk-İslâm kültürüne olmuş, gerisi ise gelmemiştir. İbn-î Sinâ ve Farabî gibi Türk âlimleri eserlerini Arapça yazmışlar ve Arapçaya çevrilmiş eski Yunanca eserlerle çalışmışlardır. Ancak bu çalışmalar Gazzalî’nin Tehâfütü’l-Felâsife (Filozofların tutarsızlığı) adlı tenkitleriyle karşılaşmıştır. İstanbul’un fethine kadar İslâm dünyasını korumakla meşgul bulunan Türkler, öyle anlaşılıyor ki, bu iddialara cevap verecek zaman ve fırsat bulamamışlardır. Gazzalî’nin tenkitleri ancak bu yüzyıldan sonra, ama iş işten geçtikten sonra ele alınabilmiştir. İslâmın kılıcı ve kalkanı olan Türkler, Gazzalî’nin hükmüne uyarak, imana ters düşecek akıl yürütmelerden uzak durdular, bilim yapmadıkları için felsefe de yapmadılar. Bilim ile felsefe yapmaktan ve üretmekten korkan bir toplumun gelişmesi yavaş, değişmesi de çok güç olacağı için tarih yazmalarına gerek kalmadı. Türk tarihinin yazımını yabancılar başlatmıştı, şimdilerde ise biraz daha iyisini çoğunlukla yine onlar yazmaktadırlar.

Ancak bir toplumun bilim ve felsefe ile uğraşması ne kadar yasaklansa ve ne kadar hor görülse bile, yaşayan bir toplumun bu ikisinden tümüyle uzak kalması mümkün değildir. Türk kavimleri göçebelikten tarımcılığa, sözlü gelenekten yazılı geleneğe, askerî demokrasiden askerî aristokrasiye, Şamanlık’tan İslâmiyet’e geçerken daha çok sözlü-yazılı destanlar ile tasavvuf edebiyatı türünde eserler bıraktılar. Tarih yazımı ise yüzyıllar boyunca hep ihmal edildi. Türk kültürü açısından asıl talihsizlik buradadır.

Türk boyları, Türkçe konuşup, yazan insanlar, Turan ülkesinden Anadolu’ya binlerce yıl süren uzun göçleri sırasında ortak duygu ve düşüncelerini dile getirdikleri araç olarak, günümüze ulaşanlar yazılı kaynaklardır. Bunların en önemlileri şüphesiz Orhun Yazıtları, Kutadgu Bilig, Divanü Lugati’t- Türk ve Dede Korkut Destanıdır. Bunlardan Orhun Abideleri Türkçe yazılmış ilk tarihî belgelerdir. Dede Korkut destanı, Oğuzların kültürel kişiliğini ve dünya görüşünü yansıtır. Türklüğün tarihî bir kimlik belgesidir. Türklük bilgisi ve bilincinin yazılı kaynaklarından belki de en önemlisi, Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig adlı muazzam eseridir. Kitabın elyazması nüshalarına eklenen mukaddimesinde aynen şöyle denmektedir: “Bu çok aziz bir kitaptır. Çin hakimlerinin hikmetleri ile bezenmiş, Maçin âlimlerinin şiirleri ile süslenmiştir. Anlayan için bir bilgi denizidir. Meşrık eyâletinde Türkistan’da, Buğra Han dilinde daha iyi Türkçe eser bulunmadığı konusunda tüm bilginler birleşir.”15 Aslında bir nevi Türk mesnevîsi olan Kutadgu Bilig, Malazgirt savaşından sadece 2 yıl önce 1069’da yazılmış manzum bir eser olup, Makyavelli’nin Hükümdar adlı eseri türünde, yöneticiler için bir el kitabı olmaktan çok, hayat felsefesi ya da İslâm dünya görüşüdür. Özetle bir insan, toplum, siyaset ve yönetim bilimleri klâsiği; bir dünya, hayat, din ve ahlâk felsefesidir. Selçuklu ve Osmanlı devletlerini kurarak tarih sahnesine çıkmaya hazırlanan Oğuz Türklerine sunulmuş bir tarih bilinci ya da bilgelik armağanıdır. Türk-Oğuz töresinde eksikliği duyulan yerleşik yönetim bilgisi ile toplumsal deneyim boşluğunu doldurmaya çalışmaktadır. Kaşgarlı’nın dev eseri Divan ilk Türkçe sözlük olmasının yanısıra, Türk boyları ve Oğuzlar hakkında verdiği bilgilerle de ölümsüz ve paha biçilmez değere sahiptir.

Bugün kimlik sorunu ve toplumların kimlik bunalımlarıyla ilgili yabancılaşma sürecine girmeleri gerçekten de önemli boyutlarda artmıştır. Dünyanın bütün toplumları aynı anda belirli bir çağı yaşamıyor. Meselâ Avrupa sanayi çağını yaşarken, Türkiye tarım çağını yaşayabiliyor. Toplumlar farklı çağları yaşasalar da, içinde bulundukları çağlardan etkilenebiliyorlar. Misâl olarak, Türkiye’de bir Amerika kadar bilgi çağını yaşamasak da, etkileniyoruz. Bilgi çağının toplumların geleceği açısından sonuçlarına baktığımızda, eski alışkanlıkların, geleneklerin ve değerlerin kent yaşamıyla mücadelesini görüyoruz. Bu süreçte, değişim ve gelişime karşı durmaktansa, bunlara ayak uydurmak daha doğru olsa gerektir. Daha açık bir ifadeyle, bilgi çağının ve kent yaşamının getirdiklerine karşı durup, tuz-buz olarak kimliğimizi kaybetmektense, bu süreçten yararlanmak gerekir. Toplum olarak biz, çocuklarımızı eski değerlere göre yetiştirip, çağdaş yaklaşımlara karşı durarak yetiştirme konusunda asla galip gelemeyiz. Bugün gençlerin Satanizme rağbet etmesi, kamuoyunda sosyetik hoca olarak bilinen bir cemiyete veya değişik zararlı akımlara katılmaları, eski değerlerin çağımızın gerçekliğini kavrayamamasından, yani kimlik sorunundan ortaya çıkmaktadır. Bugün kimlik bunalımından ötürü bir boşluk varsa ve biz bu boşluğu şuurlu bir şekilde doldurmayacak olursak, sağduyu ve akılcılıktan uzak akımlara ait olma riski bu boşluğu dolduracaktır. Bu boşluğu doldurmak için en doğru öneri, tarihsel değişimi bilinçli bir şekilde yakalamak, değerlendirmek ve bunu tarihsel ve toplumsal kimliğimize kaydetmektir. Bunun aksi durumda kimliğimize yabancılaşmış oluruz. Gençliğin problemleri aslında kendi kimliğine bir yabancılaşma vakası olarak görülmelidir. Aslında ilkel toplumlarda ve kültürlerde de yabancılaşma vakıası mevcuttur. Medeniyetin yükselmesine paralel olarak yabancılaşma da devamlı bir surette artmıştır. Ayrıca medenîleşme ile birlikte yabancılaşmanın birçok çeşidi ortaya çıkmış ve yayılmıştır. Kültür ihtilâli, kültür dejenerasyonu ve kültür şoku meydana gelen ülkelerde ve bu cümleden olmak üzere Türkiye’de muhtelif yabancılaşma çeşitlerinin daha derin ve cemiyeti sarsacak ölçüde büyük problemlere yol açtığı net bir şekilde görülebilir. Bu problemler gençlik üzerinde kesifleşmekte ve onları şiddet kullanma ve isyankârlık gibi tavırlara itmektedir.

Biz yaklaşık elli yıl içinde sanayileşmeye geçmiş bir ülkeyiz. Yine de bu maddî unsurların yanı sıra, kendi kültürel değerlerimizi tamamen terk edip Batılı bir millet olmuş değiliz. Batılılar da böyle kabul ediyorlar. Esasen gerçek de budur. Biz kendimizi “Biz batılıyız” diyerek kandırsak da gerçek değişmeyecektir. Bugün bize bilgi toplumu, sanayi ötesi toplumu, medeniyet sonrası toplumu diyorlar. Yani biz şimdi neredeyiz? Biz bir sanayi toplumuyuz, eğer başarabilirsek yakın bir gelecekte Amerika gibi, sanayi ötesi toplumu olmak var. Ancak bu arzu edilecek bir hedef midir? Bunun yorumunu sizlere bırakıyorum.

Netice olarak tarihî bilgi ve tecrübelerimize dayanarak, yeni bir hedef tespit etmemiz gerekiyor. Bu sayede ortaya konulacak fikirlerle, kendi teknolojimizi kendimiz üretip, kültür hayatının pratik hayata yansımasını sağlamalıyız. Bunun için, kendi geçmişimizi veya batıyı veya başkalarını taklit ederek bir yere varamayız. Fikrî açıdan yaratıcı olmalıyız ki, istediğimiz gibi bir teknoloji üretmemiz mümkün olsun.

Modern tarihte grupla özdeşleşme süreçlerinin en güçlüsü olan millet şuurunu düşündüğümüzde, en güçlü bağlardan birinin tarih şuuru olduğunu dünyanın her yerinde görmek mümkündür. Avrupa’da, uluslaşma sürecinde devlet bütün kaynaklarını bu işe hasretmiş ve ulusal geçmiş yaratma alanında hızla yol kat edilmiştir. XIX. yüzyılın ikinci yarısında Avrupa ülkelerinin çoğu parlâmentarizme geçerken, sınıfsal ve bölgesel ayrılıklar aleyhine ulusal bilincin güçlendirilmesi için, devlet tarih araştırmalarını, kaynak malzeme yayınlanmasını teşvik etti, böylece akademik çalışmalar ile devletin benimsediği milliyetçilik arasında sıkı bir ittifak oluştu. Ancak, devletin tarihe olan ilgisinin kaynağı, sadece ulusal bir mutabakat oluşturmak istemesi değildir. Bu ilgi ayrıca, engellenmemiş bir tarih araştırmacılığının ne kadar yıkıcı olabileceğinin farkına varılmasından da kaynaklanır. Geçmişi bilmek demek, işlerin hep bugünkü gibi olmadığını ve gelecekte de aynı olmayacağını bilmek demektir. Günümüzde devletin resmî tarih yorumu, ders kitapları, basın ve televizyon aracılığıyla her yere nüfuz edebiliyor; ama aynı zamanda da çeşitli muhalif tarihler, medyadan yararlanabildikleri ölçüde eskisine göre çok daha büyük bir yaygınlık kazanıyor ve çok geniş kitleler için ortak tarih bilincini hedefleyebiliyor. Öyleyse tarihin toplumsal bir rolü olduğu açıktır. Bunun izahı şudur: birey için hafızasındaki deneyimler neyse, toplum için de tarih odur. Toplum, bugünle bağlantılı bir geçmiş yorumu ve geleceğe ilişkin kararları formüle etmek için temeller bekler. Uzmanlık alanları bugünü değil de geçmişi konu aldığı için tarihçiler, çalışmalarının pratik değerini ortaya çıkarmanın kendi işleri olmadığını ileri sürebilirler. Ama zaten onlar, toplumu gerçek bir tarihsel perspektifle donatmaya ehliyetli tarihsel mitin zararlı etkilerinden koruyabilecek olan yegâne kişilerdir. Bu işlevleri profesyonel eğitim almış tarihçiler yerine getirmezse, çok daha az bilgili ve daha önyargılı olan başkaları çıkıp, yanlış temellenmiş yorumlar geliştirebilirler. Bu cümleden olarak, tıpkı edebiyat eleştirmeni ve sanat tarihçisi gibi, tarihçi de kültürel mirasımızın bekçisidir. Bu anlamda tarih, başlı başına değer taşıyan, zenginleştirici kültürel bir alandır.16

Batı medeniyetine intibak etmeye çalışırken ve Türk kültürünü araştırırken tarih ilminin rolünün mutlaka hesaba katılması gerekir. Diğer taraftan millî karakter araştırmasında takip edilecek yolda kültür eserleri üzerinde tarihî bir araştırma yapmak gerekir. Bundan kast edilen bir toplumun gösterdiği devamlı davranış temayülleridir. Millî karakter mânevî kültür unsurlarının hepsini içine alır. Türk kültürü, Asya’dan ve İslâm dünyasından gelen tesirlerle Anadolu ve Rumeli’de teşekkül etmiş bir kültürdür. Bunlara bir de sınırlarımız dışındaki Batı dünyasının önceleri çok yavaş ve sonraları müthiş bir sür’atle ve muazzam miktarda giren kültür unsurlarını eklemeliyiz.17 Günümüzde bütün Türk dünyasının tarihsel şartlarını da göz önünde bulundurarak bir kültür politikası izlemek gereği doğmuştur.

DİPNOTLARI

1- F. Tachau, “The Search for National Identity Among the Turks”, Dıe Welt des Islams, 1962 (V-VIII), s. 165-176.

2- Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu, Ankara 1988, s. 331-338.

3- H. Namık Orkun, Eski Türk Yazıtları, Ankara 1994, s. 25 (I C 6). Buradaki ifade şöyledir: (“Çinlilerin) tatlı sözüne, mülayim hediyesine kapılarak çok Türk Bodun öldü”.

4- Kaşgarlı Mahmud, Divânü Lûgat-it Türk, I. Çev. B. Atalay, Ankara 1999, s. 353.

5- Liu Mau Tsai, Dte Chinesischen Nachrichten zur Geschichte der Ost-Türken, I, Wiesbaden 1958, s. 40.

6- Bk. Z. V. Togan, Umumî Türk Tarihine Giriş, İstanbul 1981, s. 37.

7- el-Mesûdî, Murûcu’z-Zeheb, Farsça terc. Ebü’l-Kasım Pâyende, I. Tahran 1374 hş., s. 129.

8- Z. Gökalp, Türkçülüğün Esasları, İstanbul 1990, s. 24-29.

9- Utkan Kocatürk, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, Ankara (tarihsiz), s. 128.

10- J.P. Roux, Türklerin Tarihi, İstanbul 1989.

11- Ziya Gökalp Külliyatı-I, haz. F. A. Tansel, Ankara 1989. s. 5.

12- Firdevsî, Şehnâme, I. çev. N. Lugal, İstanbul 1992, s. 186.

13- Birûnî, el-Asârû’l-bâkiye, ed. Sachau, Leipzig 1878- s. 120.

14- Barthold’un tesbitine göre de İran ile Turan arasındaki resmî sınır Ceyhun nehri idi. Bk. Barthold, Moğol İstilâsına Kadar Türkistan, haz. H.D. Yıldız, Ankara 1990, s. 67.

15- Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig, haz. F. Silâhdaroğlu, Ankara 1996, s. 1.

16- Tosh, Tarihin Peşinde, çev. Özden Arıkan, İstanbul 1997, a. 5 vdd, 11, 27 vd.

17- E. Güngör, Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik, İstanbul 1988, s. 135 vd.
 

Orkun'dan Seçmeler

- Reklam -