Ana Sayfa 1998-2012 Tarih Boyunca Türkçülük Tarih Boyunca Türkçülük: Türk Millet...

Tarih Boyunca Türkçülük Tarih Boyunca Türkçülük: Türk Millet…

“Emin Bey, ruhuyla Türk’tür. Hisleri yeni olmakla beraber milletinden asla ayrılmak istemiyor. Osmanlılığın vatanı olan ‘Anadolu’dan Bir Ses’ unvanlı şiirinde büyük bir gurur ile

- Reklam -

‘Ben Bir Türk’üm’ diye haykırıyor.

19.yüzyılın son döneminde birçok ünlü Türkçünün yetiştiğini evvelki yazılarımızda belirtmiştik. Bunlar, yollarını âdeta el yordamıyla, bazen tesadüflerin sevkiyle bulmuşlardı. Ya, Avrupa’da canlanan Türkoloji araştırmalarından ilham almışlar, yahut bazı eserleri okuyarak Türkçülüğe adımlarını atmışlardı. Onlara gerek ülkü yolunda gerek ilim yolunda yol gösterecek bir önderleri yoktu. Denilebilir ki, kendileri önder olmaya mahkûmdular. Mehmed Emin (Yurdakul)’in ülkü çizgisi, onlardan farklı şekilde gelişti. Şimdi, bu genç adamın önünde Ahmet Vefik Paşa, Süleyman Paşa, Ali Suavi ve benzerleri gibi yakın örnekler vardı. Onların Türk tarihi, Türk dili ve edebiyatı, Türk dünyası hakkında yayınlanmış pek çok yazısı ve kitabı, Türkçülük yolunda ilerleyeceklere kılavuz olacak gibiydi. Ancak Mehmed Emin’in bir başka şansı daha vardı: Kader, karşısına Cemaleddin Afganî gibi bir şahsiyeti çıkarmıştı.

Cemaleddin Afganî’yi, hayatı ve şahsiyeti biraz da esrara bürünmüş bu geniş ufuklu adamı tanıdıktan sonra, Mehmed Emin’in görüşlerinde sür’atli bir gelişme oldu. Afganî’nin telkinleri, ona, gideceği yolu artık daha net göstermeye başlamıştı. Cemaleddin Afganî, İslâm birliğine taraftar bir fikir adamıydı. Ama, bunun yolunu, İslâm milletlerinin ayrı ayrı kendilerini geliştirmelerinde, bağımsızlıklarını kazanmalarında, medeniyet alanında yükselmelerinde buluyordu. Bu vasıfları kazanmamış milletlerin veya toplulukların birleşmesinden bir fayda hâsıl olmayacağını ileri sürüyordu. Dünyanın pek çok ülkesini ziyaret etmiş, doğuyu ve batıyı görmüş, buralarda uzunca süreler kalmıştı. Birbirinden farklı iki dünyayı mukayese edebiliyor, bu mukayeseden sonuçlar çıkarabiliyordu. Daha önce de Osmanlı Devleti’nin merkezine gelmiş; fakat, bir süre sonra, özellikle İngilizlerin baskısı sonucu sınır dışına çıkarılmıştı. Bu ikinci gelişinde ise, Sultan II. Abdülhamid, onu gözünün önünde muhafaza etmeyi daha uygun bulmuştu. Ona Nişantaşı taraflarında bir konak vermiş ve maaş bağlatmıştı. Afganî, ömrünün kalan yıllarını burada, bir nevi göz hapsinde geçiriyor, uzun yılların ve seyahatlerin yorgunluğunu çıkarmaya çalışıyordu. Mehmed Emin, onu bu sırada tanıdı ve kısa zamanda konağının en devamlı ziyaretçilerinden biri oldu. Onun konuşmalarını dikkatle dinliyor, kendisi için yepyeni fikirlerle karşı karşıya geliyordu. Cemaleddin Afganî, İslâm milletlerinin millî şuura sahip olmalarını şart görüyordu. Padişahın ajanları, Afganî’nin konağını devamlı gözetim altında tutuyor, gelip gidenleri tespit ediyorlardı. Buna rağmen, Mehme Emin, ziyaretlerini hiç aksatmadan, Şeyhin ölümüne kadar sürdürdü.

Genç şair, Afganî’nin kendi üzerindeki tesirlerini daha sonra şu şekilde belirtecekti:

“- Beni o yoğurmuştur. Eğer ruhların ebediyet ve ölmezliği varsa derim ki, o, etlerini kemiklerini Maçka mezarlığının topraklarına bırakmışsa ruhunu da bana yadigâr etmiştir. Cemaleddin’in ruhu bende yaşıyor.”

Mehmed Emin “Cenge Giderken” adlı şiirini, Cemaleddin Afganî’nin sağlığında yazmıştı. Bu şiiri okuduğu zaman, Afganî onu teşvik etmiş, “Sizin asıl edebiyatınız işte budur” diyerek duygularını belirtmişti. Onunla da yetinmemiş “Ben bunun bir de ihtilâl ruhu verecek eşini görmek isterim” demişti. Şeyh, milletlerin kalkınması için ‘kendilerini sevmeyen ve kendilerinin olmayın’ şahısların yetişmesini şart sayıyordu. Muhtemeldir ki, Mehmet Emin’i bu şahsiyetlerden birinin müjdecisi olarak görmüştür.

- Reklam -

Mehmed Emin’in “Türkçe Şiirler” kitabı, tahminlerden çok alâka gördü. Bu şiirlerde yeni bir şeyler vardı. Dili, Servetifünûn’un diline benzemiyordu. Saf Türkçe kelimeler kullanıyordu. Sade, hattâ çok sade bir söyleyiş vardı. Hece vezni ile yazılmışlardı. Dile getirdiği konular ise, millî duygulardan, millî hedeflerden, halkın kendisinden ilham alıyordu. Okuyan herkesin kolaylıkla anlayabileceği tarzda kaleme alınmışlardı. Servetifünûncuların büyükçe bir kısmı takdir duygularını belirttiler, fakat kendi tarzlarını da muhafaza ettiler. Bir kısmı ise, bu şiirleri küçümseyerek onları kaval sesine benzettiler. Hattâ, dönemin tanınmış edebiyatçıları arasında uzun tartışmalar çıktı. Ömer Naci bu şiirlerdeki dili beğenmemişti, şiddetle tenkid etti. Buna karşılık, Rıza Tevfik, Mehmet Emin’in getirdiği yeni tarzı hararetle savundu. Bu tartışmalar, sonuçta, Mehmed Emin’in ve şiirlerinin ününü deha da yaygınlaştırdı.

Gerçek şuydu ki, bütün Osmanlı şairleri arasında Mehmed Emin, dilinin Türkçe, milletinin Türk, millet çoğunluğunun halk olduğunu şuurlu bir şekilde anlamış ve açıkça ifade etmişti. Şiirlerinde bu şuurun örneklerini vermiş; Türk dilinin, milletin elemlerini, hâtıralarını, emellerini ifadeye muktedir olduğunu göstermişti. Ayrıca, Türk milletine beslenen sonsuz bir sevgi de, Mehmed Emin’in mısralarında alev alev yanıyordu.

Mehmed Emin Bey, şiirlerinde Türkçe veya Türkçeleşmiş olmayan kelimeleri kullanmamaya dikkat ediyordu. Zamanında yabancı müsteşriklerin yaptıkları incelemeye göre, bütün şiirlerinde kullandığı yabancı kökenli kelimelerin oranı ancak yüzde 7 dolaylarındaydı (Bugün bile, günlük konuşma dilinde, farkında olmaksızın bundan fazlasını kullanıyoruz). Bu kelimeler de artık tamamen Türkçeleşmiş kelimelerdi: Şey, akıl, ateş, bahçe, sınır, kulübe… gibi. Bu suretle, kendisinden sonrakiler için cesaret verici bir örnek meydana getiriyordu. Sade Türkçeye doğru ilk adımların ancak Selânik’teki “Genç Kalemler”de ve 1910’larda atıldığını göz önüne alırsak, Mehmed Emin’in öncü rolünü daha iyi anlamamız mükkündür.

O zamanlar, isim tamlamaları ve birleşik sıfatlar, Arapça kurallarına göre yapılıyor, böylece daha edebî, daha ilmî olduğu sanılıyordu. Mehmed Emin, bu anlayışı tamamen ortadan kaldıracak bir öncülük yaptı. Onun açtığı yol, daha sonra genişledi ve yine de Arapça tamlamalardan kurtulmamız yılları aldı. Mehmed Emin’in bu alanda oynadığı rol de çok önemlidir.

Tanzimat dönemi edebiyatı, konuları büyük şehir çevresinden, bu çevrenin zevkine göre veya ona hitap edecek şekilde seçerdi. Şiirde de, nesirde de böyleydi. Halbuki, Mehmed Emin, halkın büyük çoğunluğunu meydana getiren Anadolu köylüsüne öncelik veriyordu. Vergisini uslu uslu ödeyen, savaş çıktı mı cenge giden, gazi olan, şehit düşen hep bu Anadolu köylüsüydü. Mehmed Emin’in şiirinde, işte bu Anadolu köylüsü “Ben bir Türk”üm diye haykırıyor ve ve ilâve ediyordu:

- Reklam -

“Bu topraklar ecdadımın

ocağı

Evim, köyüm hep bu yerin

bucağı.”

Daha sonraları bu şiir, ‘cumhuriyetçi bir millet şarkısı’ olarak nitelendirilecektir. Prof. Horn ise, onu bir millet ilâhîsi olarak tanımlayacaktır. Bu şiirler, hiç şüphe yok ki, millî bir ses, milletin bağrından kopmuş bir feryattır. Bunlarda saray, saltanat dalkavuklukları, çiçek bahçelerindeki gezintiler, sandal safalarındaki kaçamak bakışlar, meyler, sakiler, cilveler, nazlar yoktur. Ama, gerçeğin de ta kendisidir.

“Türkçe Şiirler”e Mehmed Emin’in yazdığı takdim yazısı bile, şairin ruh yapısını göstermeye yeter: “Türk karındaşlarıma, çoban armağanı, çam sakızı.”

•••

Mehmed Emin Beyin şiirleri, Türkoloji alanının ünlü yabancı bilginleri tarafından da ilgi ve takdirle karşılandı. “Osmanlı Şairleri” ve “Osmanlı Şiirinin Tarihi” adlı kitapların müellifi, İngiliz müşteşrik E.J.W. Gibb, Mehmed Emin’e gönderdiği mektubunda duygularını şöyle dile getiriyordu:

“…Âkıbet, sizin marifetinizle Türk milleti sadâsını buldu. Siz geldiniz ve ne doğuya ne batıya bakarak, kendi vatandaşlarınızın gönlünü okudunuz ve bunların duygularını kendi lisanlarıyla edibâne bir tarzda arzettiniz. Âcizane fikrimce, Türk şiirinin doğru mazmunu ile doğru ifade tarzını siz buldunuz. Sizi, altı asır beklemiştir efendim.”

Aynı müellif, daha sonra, bir eserinde (ki, ancak 15. yüzyıla kadar olan Osmanlı şairleri incelenmiştir) Mehmed Emin’in şiirinden şu şekilde bahsetmiştir:

“Bu yılın 1316 (1899) başında, Emin Beyin “Türkçe Şiirler” unvanlı küçük bir şiir mecmuası çıktı. Bu küçük risâlede, Türk halk kitlesinin hakikî lisan ve hissini edebî tarzda arzetmek tecrübesi yapılmıştır. Anadolu köylüsünün ve asker neferlerinin ağzına konan bu küçük şiirlerle, Türk halkının sadâsı ilk defa edebiyatta işitilmiş oluyor.”

“Türk Çağdaş Şair ve Ediblerinin Tarihi” adlı eserini kısa süre sonra yayınlayan, Alman şarkiyatçı P, Horn da Mehmed Emin’i şu satırlarla övmektedir:

“Emin Bey, ruhuyla Türk’tür. Hisleri yeni olmakla beraber milletinden asla ayrılmak istemiyor. Osmanlılığın vatanı olan ‘Anadolu’dan Bir Ses’ unvanlı şiirinde büyük bir gurur ile ‘Ben Bir Türk’üm’ diye haykırıyor. Emin, bu manzumesiyle gerçekten bir halk ilâhîsi ortaya koymuştur. Bu ilâhîde de ‘Deutschland, Deutschland über alles’ de olduğu gibi hükümdardan bahis yoktur. Emin Beyin şiirlerinde devamlı tekrarlanan fikir: Türk’ün her şeyi güzeldir ve her şeyden güzeldir.”

Ünlü şarkiyatçı Vambery, Mehmed Emin’e bir mektup göndererek, onun gibi gayret gösteren kimseler meydana çıkarsa Türkçenin saygı makamına yükseleceğini bildirmiştir.

Rus müsteşrik Minorsky ise “Emin Beyin Millî Şiirleri” adlı bir broşür yayınladı (1903) ve “Türkçe Şiirler”deki dokuz manzumeyi Rusçaya tercüme etti. Bu broşürde şu görüşlere yer verdi:

“Emin Beyin temiz lisan kullanmak, Türkçe şiiri kendisine uygun olmayan aruz vezninden kurtarmak, halkı sevmek, samimî ve insaniyetperver konular seçmek gibi kendine has ve unutulmayacak hizmetlerini hatırlayarak, temenni ediyoruz ki, Türk edebiyatının bu sağlam ve taze şiir goncası tamamen açılsın ve sevimli şairin çalışması uzun zamanlar sürsün.”

Kırım’da çıkardığı Tercüman gazetesi ile bütün Türk dünyasında geniş akisler uyandıran Gaspıralı İsmail Bey de, bu yeni gelişmeye kayıtsız kalmamıştır. Mehmed Emin’e gönderdiği mektubunda diyor ki:

“Sevimli karındaş,

Şiirlerinizin lisanından başka, fikirleri de İstanbul’un ‘mehtap’tan, ‘kara saçla mavi göz’den ibaret şiirlerinin hepsinden üstündür. Cübbeleri kıyamet eden efendilerin bastonları, ceketleri alâmet olan şık beylerin usulüne muhalif, sade ve ‘kaba’ Türkçe kalem çekmek büyük cesarettir. Edebî eserler arasına böyle sistemli bir eser aralaştırmak, Türk âlemine büyük bir hizmettir ki, gönülden tebrik ederim.

Türk âlemine dediğim mübalâğa zannolunmasın. Mübalâğayı ne severim, ne ederim. Doğrusudur, çünkü şiirlerinizi Edirne, Bursa, Ankara, Konya, Erzurum Türkleri anlayıp lezzetlenip okuyacakları gibi. Tiflis, Tebriz, Şirvan, Horasan, Türkistan, Kaşgar, Deşt-i Kıpçak, Sibirya, Kazan ve Kırım Türkleri de okuyacaklardır ki, bu şerefe Nef’î ve Nabi erişemediler. Kırk elli milyonluk ve otuz asırlık bu âlemde ilk defa bir kaşık oğul balını yediren siz oldunuz ki, size şeref, bize saadettir. Tekrar tebrik ederim.”

•••

Mehmed Emin Yurdakul’un Türkçülüğe ilerdeki yıllarda yaptığı hizmetlerden daha sonraki yazılarımızda bahsedeceğiz.
 

Orkun'dan Seçmeler

- Reklam -