Ana Sayfa 1998-2012 TÂLİHSİZLİK VE TÂRİHSİZLİK

TÂLİHSİZLİK VE TÂRİHSİZLİK

- Reklam -

Dandanakân Zaferi, Türk milletinin yönünü batıya çevirmesi yüzünden, fevkalâde bir dönüm noktasıdır. 1040-1071 arasındaki Horasan- İran- Kafkasya harekâtı içinde, Anadolu, hep mercek altında tutulmuştur. 18 Eylûl1048 günü, Dandanakân’dan 8 yıl sonra, Erzurum yakınlarında kazanılan “Pasinler Muhârebesi”, bu Anadolu hesâbının en öne çıkan işâret levhasıdır.

Kutalmış ve İbrâhim Yınal Beylerin komuta ettikleri Selçuklu ordusunun, kendilerinden kat kat kalabalık Bizans kuvvetlerine karşı kazandıkları Pasinler Zaferi, İstanbul’a gönderilen ilk Türk selâmını da taşıyordu. Zafer sonrasında, Büyük Türk Sultânı Tuğrul Bey’in, Bizans’la yaptığı andlaşmada; 717’deki Emevî muhâsarası sırasında yapılan İstanbul’daki metrûk câmiin (Arap Câmii) tâmir edilerek ibâdete açılması ve o câmide Tuğrul Bey adına hutbe okunması karâra bağlanmıştı.

Anadolu’nun, Orta Asya’dan sonra Türk milletine ikinci ana yurt oluşu, şüphesiz, Malazgird’deki hesaplaşmanın başlattığı bir muhteşem hikâyedir. Malazgird Zaferi, sâdece Anadolu’yu Türk’e vatan yapan bir hâdise değildir. O, aynı zamanda Türk’ün İstanbul düşüncelerinin de yoğrulup fırına verildiği mutfaktır.

- Reklam -

Anadolu’da kalıcı bir hâkimiyet tesis edebilmenin yolu, bütün târih boyunca, hep İstanbul’dan geçmiştir. İstanbul’u elinde tutamayanlar, Anadolu’da da gelip-geçici olmuşlardır. İstanbul’la Anadolu arasındaki bu hayâtî berâberliği, çok erken vakitte idrâk eden Türk milleti, daha Dandanakân’ın mürekkebi kurumadan; Nişâpûr’da Tuğrul Bey’in Sultan ilân edilmesiyle birlikte İstanbul’lu Anadolu hedefine kilitlenmiştir.

İstanbul’u ele geçirmek ve bu, her bakımdan mühim şehri, ebediyen kendine mâl etmek husûsunda, ne kadar ciddî olduğumuz, Malazgird’den üç yıl sonra, merkezi İznik olan Anadolu Selçuklu Devleti’nin kuruluşu ile anlaşılacaktır.

İstanbul’un burnunun dibindeki İznik, Birinci Haçlı Seferi sırasında terk edilerek Konya’ya çekilinmiştir ama, bu, plânlı-programlı bir geri hamledir. İznik’den Konya’ya geliş, aslâ İstanbul’dan vazgeçmek mânâsında değildir. Bilakis, bu şuûrlu ric’at, İstanbul sevdâsının, Türk sînesinde daha bir çöreklendiği niyet tâzeleme fırsatına dönüşecektir.

Haçlı Seferleri, 12. yüzyılın biteceği sırada başlamıştır ama, bir türlü sona ermemiştir. Değişik çehre ve stillerle hâlâ devâm etmektedir. Selçuklu, Osmanlı ve Cumhûriyet dönemlerindeki Türkiye Târihi’nin, en çok atılan konu başlığı, hep bu “Haçlı Seferleri” olmuştur. Savaş usûlleri değişse de, maksat aynı kalmıştır.

- Reklam -

Hristiyan Avrupa’nın, başka diyârlardaki sömürgelerini de kampanyaya dâhil edip düzenlediği Haçlı Seferleri’nde, 1453’e kadar hedef Kudüs ve çevresi iken; 1453’den sonra Haçlıların nihâî gâyesi, İstanbul olacaktır.

Türk milletinin de, 1453 öncesindeki 400 yıllık mâcerâsı, İstanbul’a ulaşmak, burayı ele geçirmek mücâdelesinden ibârettir. Aynı şekilde, 1453’ü tâkib eden ve günümüze uzanan geniş zamanda da, giriştiğimiz cehd, İstanbul’u bırakmama, ona ilelebed sâhip olma fikrinden başka bir adresi göstermez.

Bir şehrin, bir milletin mukadderâtında oynayabileceği rolü ve o milletin, o şehir uğruna katlanabileceği fedâkârlıkları görmek için, mutlakâ Türk milleti ile İstanbul, mercek altına alınmalıdır.

Bâzı şehirler; köyden kasabaya, oradan da daha yukarılara doğru büyüyerek teşekkül ederler. Bâzıları ise, büyük doğarlar. İstanbul, bu ikinci gruba dâhildir. Kurulduğu andan itibâren büyük şehir olmuş, bin yıllarla ifâde edilen ömrünün geride kalan kısmında dâimâ büyük kalmış; nice asırları da “en büyük” olarak idrâk etmiştir.

Aslında, İstanbul’a şehir muâmelesi yapmak yanlıştır. Çünkü, onun şehirden çok fazla ve “ülke, memleket” tâbirlerine karşılık gelen bir görünüşü vardır.

Bâzı milletler, “târih filmi”nde hep figüran seviyesindeki rollere çıkmışlar ve daha fazlasına nâil olamamışlardır. Bunlar a rasında, saman alevi gibi parlayıp sönen ve çoğu tesâdüfî hâdiselerle ön plâna çıkanlar da vardır ama, bu mevziî hâlin devâmlılığı söz konusu değildir.

Bir kısım milletler ise, uzun târih yolculuğunda hep önde, hep başrolde bulunmuşlardır. Türk milleti, bu ikinci gruba dâhildir. O, dâimâ târihî gelişmelere istikâmet veren bir mevkide yer almıştır.

Büyük doğan İstanbul ile târihe nüfûz eden Türk’ün kudreti, 1453’e kadar birleşmek; 1453’den sonra da ayrılmamak için verilen mücâdeleyi, Dünyâ’nın şâhidliğinde, kapalı gişe oyun misâli, hiç sahneden indirmemiştir.

Türk ve İstanbul, bir elmanın iki yarısı kadar yek-vücûd olmuşlardır. Değişik zamanlarda onları ayırmaya yeltenenler, hüsrândan başka bir netice elde edememişlerdir.

Bilek gücüyle İstanbul’u Türk’den alamayacaklarını anlayanlar, akla gelen ve gelmeyen her çeşit çıfıtlığı denemekten de geri durmamışlardır. En çok rağbet gören tuzak şekli de, içimizdeki gâfil ve nâdânları harekete geçirmek tarzında kendini göstermiştir.

“Batı” tâbiri, bâzı istisnâları bulunmakla berâber, Hristiyan medeniyeti ile zihniyetinin yerine kullanılagelmiştir. “Batılı olmak, Batı’ya yönelmek, Batılılaşmak” sözlerinde, hem son iki yüz yılımızın buruk hikâyesi; hem de Hristiyan zihniyetinin İstanbul’u Türk’den koparma gayreti yan yana duruyor.

Farklı mahfillerde, bugünkü ilmî ve teknolojik ilerlemenin temeli olarak, 1453’ü tâkib eden yıllarda, Hristiyan Avrupa’da yaşanan Reform ve Rönesans hareketleri gösterilir. Bu iki yenilik silkinişinin arkasına da, antik Roma ve Yunan düşünceleriyle san’at anlayışları dikilir. Batılılaşma bahânesiyle, bu Greko-Romen görüş, bire bin katılarak, başta maârif sistemimiz olmak üzere, her yanımıza döşenmiştir.

Zamanla, antik Yunan’ın yerine Bizans, Rûm ve Helen adları monte edilmiş; giderek İstanbul’da görülen her Türk öncesi taş parçasına, kudsiyet atfedilmiştir. “Hümanizm, barış, hürriyet, şahsîlik” gibi, bir sürü cilâlı lâf, “Helenizm”e hizmet edecek mayınlar olarak, Türk’ün hayâtına yerleştirilmiştir.

Hristiyan tefekkürünün monoklünde, hiç hak etmediği sıfatlarla yer alan bugünkü Yunan, târihi de baştanbaşa çarpıtarak kendini antik Yunan ile Bizans’ın vârisi, ahfâdı olarak göstermeyi başarmıştır. Bu yüzden de, 1453’den önceki İstanbul’u, tamâmı uydurma gerekçelerle, târih önünde pek zavallı duran millî romantizmine, yek-pâre pano hâlinde koymuştur.

Yalan ve târihi tahrîf üzerine kurulmuş bu ihtirâs senaryosunda, Rus’dan İngiliz’e, Alman’a, Fransız’a, takım takım bütün Hristiyan âlemine rol dağıtılmıştır. Ne yazık ki, bu Türk’e tuzak kurma kampanyasına, Türk’ün içinden de gönüllü katılanlar var. Hattâ, vaktiyle atılmış kemendler yüzünden, Türk Devleti’nin resmî prosedürü, bürokratik yapılanması dahî, aynı yâvelere destek çıkar görünmektedir.

Haliç’in altından geçecek metro hattı ile Marmaray projesinin değişik safhalarında, basına akseden bir hayli “Bizans” taşı hikâyesi var. Binlerce yıldır suyun veyâ toprağın altında kalan ve jeolojik, hidrolojik zarûretler yüzünden kimsenin göremediği, ziyâretine(!) gidemediği bu taşlar, anılan çalışmaları aylarca durdurabilmiş, aksatabilmiş, projelerde tâdilât yaptırabilmiştir. Çünkü, İstanbul’da ele geçirilecek her Bizans çakılı, bizi, san’attan başlayıp medeniyetler arası diyaloğa kadar götüren nice parlak söz tâklarının altından yürütmektedir.

Böylesine acınacak bir duruma düşmemizin altında, “târihî eser” etrâfındaki mevzûât yetersizliği yatmaktadır. Bizim, bu toprakları vatanlaştırmamızın bir bedeli vardır ve adına “kan” denmektedir. Elâleme şirin görünme hevesiyle, bu “kan”lı bedeli sık sık unutuyor, bâzen de inkâr noktasına varıyoruz.

İstanbul’da, Türk öncesi döneme âit; suyun, toprağın üstünde ve altında ne kadar târihî eser varsa, hepsine îtinâ göstermek, zâten bizim millî duruşumuzda vardır. Buna, zorlama ilâveler yaptırmak ve kaanûnî payandalar koymak, bize âit eserleri yok saymaya kadar uzanacak tehlikeli bir yoldur.

1950’li, 1960’lı yıllarda gazete sütûnlarına akseden Fâtih’in ölüm sebebine dâir polemik, bu tehlikeli yol hikâyesinin açığa çıkan boyası gibi durmaktadır.

Daha ilk devir Osmanlı târihçilerinden başlayarak, pek çok yerli ve yabancı kaynakta, Fâtih Sultan Mehmed’in zehirlenerek öldürüldüğünü îmâ eden satır ve mısrâlar vardır. Âşıkpaşazâde, Türk Hükümdârı’nın, hasta yatağında içtiği şerbeti manzûm olarak şöyle anlatıyor:

“Tabîbler şerbeti kim verdi Hân’e

O Hân içdi şarâbı kâne kâne

Ciğerin doğradı şerbet o Hân’ın

Hemin-dem zârî itdi yâne yâne

Didi niçün bana kıydı tabîbler

Boyadılar ciğer-i cânı kâne

İsâbet itmedi tabîb şarâbı

Timarları kamu vardı ziyâne

Tabîbler Hân’e çok taksîrlik itdi

Budur doğru kavl, düşme gümâne

Duâ it Âşıkî, bu Hân hakkında

Ki, nûr-ı rahmete cânı boyâne”

Buradaki, “ciğer doğrayan” şerbet, bir gizli şer faaliyetinin eseri midir, yoksa hastalığın vahâmetini ve hastanın çektiği ıstırâbı dile getiren mecâzî mübâlağa mıdır? Bilemiyoruz.

Fâtih’in ölüm şekli ve sebebi üzerinde 50-60 yıl önce ısrarlı şekilde durulmasının, bu konudaki münâkaşanın canlı tutulmasının arkasında nasıl bir kötü niyet olduğu, sonradan anlaşıldı.

Fâtih Câmii, aynı yerdeki Havariyun Kilisesi’nin üzerine yapılmıştır. İstanbul Fâtihi’nin maksadı, bizim parlak, ışıltılı medeniyetimizi, köhne Bizans’ın üstüne oturtmak gibi, muazzam bir millî ve dinî yönelişe dayanıyordu. Sultan Üçüncü Mustafa’nın saltanat döneminde, İstanbul’u harâbeye çeviren büyük bir deprem olmuş ve Fâtih Câmii de yıkılmıştı. Lâleli, Üsküdar Ayazma câmileri gibi zarif eserlerin bânîsi olan Üçüncü Mustafa Hân, Fâtih Câmii’ni de yeniden yaptırmıştır. Yâni, şimdiki Fâtih Câmii, Üçüncü Mustafa’nın müzâheretiyle ayağa kaldırılan bir eserdir. Câmiin yeniden inşâsı sırasında, Fâtih’in câmi hazîresinde bulunan türbesi de yenilenmiş, bu arada naaşın konduğu mezar kısmı eski yerinde bırakılarak, yeni türbede temsilî olarak gösterilmişti.

Bütün bunları, gâyet ince teferrûâtla senaryolarına yerleştiren Helen-Bizans Partisi’nin yerli sözcüleri, hiç lüzûmu yokken:

“-Fâtih’in ölüm sebebi, ancak otopsi ile belli olur. Mezâr açılsın ve otopsi yapılsın.”

demeye başladılar. Tıbben böyle bir ameliye mümkün müdür? 500 sene önce vefât eden bir vücûdun – mumyalandığına dâir iddiâ, İslâm indindeki ters duruşuna karşılık, doğru bile olsa- otopsi yapılacak kısmı kalır mı?

Bu, son derece zayıf ilmî temele rağmen, otopsi husûsunda seslerini yükseltenler, Türbe’de vurulacak kazmanın, Fâtih’in naaşına ulaşamayacağını, çünkü depremden sonraki inşaat faaliyetinde mezar yerinin kaydırıldığını biliyorlardı.

Otopsi izni çıksaydı, kazdıkları yerde naaş emâresine rastlanmayınca, Havariyun Kilisesi’nin birkaç taşını ortaya çıkarıncaya kadar kazma sallayacaklardı. Sonra da– üstündeki târihî eser değilmiş gibi – “Antik parçalar bulduk! Bunlar, üstelik Bizans döneminden…” diyecekler ve Havariyun Kilisesi’nin bütün aksâmına ulaşmak için, Fâtih Câmii’ni yıkmaya kadar gideceklerdi.

Bizim, kendi târihimize ve medeniyet eserlerimize karşı gösterdiğimiz lâkaydî ile bîgânelik yanında, yabancı menşe’li antik taşlara duyduğumuz hayranlık, cümle âlemin mâlûmu olduğu için, Fâtih Câmii’ni Havariyun Kilisesi’ne fedâ etme plânı yapılmıştı.

Bereket versin, hâlâ kaybolmamış bâzı sağlam zihin ve vicdân tuğlalarımız kalmış da, bu otopsi müsaadesi alınamadı, bir müddet sonra da mes’elenin ateşi düştü, tavsadı.

Târihî eserleri korumaya yönelik resmî mevzûât; “yerli-yabancı, görünen-görünmeyen, çok eski-az eski” gibi ayırımlar yapmadığı hâlde, uygulamada, hissedilir bir farklılık görülüyor. Takdîr ve tercih hakları hep “yabancı, çok eski ve görülmeyen”den yana kullanılıyor.

Pâdişâh ve yakın çevresince yaptırılan büyük, âbide çeşmelerden, daha alt kademelerde bulunan hayır sâhiplerince mahallelere serpiştirilmiş binlerce sebil, musluk, kurna, çok çok kötü bir horlanmaya, mezbeleliğe terk edilirken, Haliç metrosuna, kimsenin görmediği, bundan sonra da göremeyeceği gâvur taşları, mâniâ çıkarıyor ve su üzerinden köprü yapmaya mecbûr bırakıyor.

Aynı hassâsiyet, gözümüzün önündeki Türk ve Müslüman damgalı eserlere gösterilmiş olsaydı, bugün İstanbul’un pek çok semtinde, iki arabanın yan yana geçeceği yol bulunmazdı. O, ekserisi, yakın zamâna kadar hâtıralarımıza yerleşmiş târihî yapılar, üzerlerindeki trafik gürültüsüne fedâ edilmişlerdir.

İstanbul’un, en asgarî ölçülerle, “Sur İçi” tâbir olunan merkezî mahalleri – Venedik misâli – otomobilin, kamyonun, otobüsün giremeyeceği hâlde bırakılabilirdi. Sur dışında ve târihî dokunun fazla hissedilmediği varoşlar, yeni iskân ve îmârın her çeşidine muhâtap tutulabilirdi.

Brüksel, Prag, Viyana, Floransa, Brugge gibi, İstanbul’la aslâ mukâyese edilemeyecek şehirlerde, tuğla ve kiremit seviyelerinde bir aslını koruma cehdi görülürken, İstanbul’daki kötü mîrasyedi çabalayışı, nice vârımızı yok saydırmıştır.

Misâllerin İstanbul’dan gösterilmesine bakarak; Bursa, Edirne, Konya ve daha nice târih kokulu beldemizin, bu hususda bahtiyâr olduğu zannedilmemeli. Kendi çaplarınca, onların her biri de kısmetlerine düşen tâlihsizlik ve târihziszliği yaşamaktadırlar.

Sınırlarımız dışında kalan eserlerimizin ise, tamâmına yakını; Türk’e, Müslüman’a duyulan Haçlı kînine fedâ edilmiş, çok çok az birkaç câmi ve köprü, boynu bükük vaziyette, sabır imtihânından geçmektedirler.

Osmanlı’nın şahsında, Türk-İslâm medeniyetinden intikâm almak isteyenler, her yolu denedikten sonra, kimsenin aklına gelmeyecek, ender içre ender usûllere başvurmuşlardır. Fâtih’in zehirlenerek öldürüldüğüne dâir iddiânın ortaya atılması ve bunun 15. asrın sonundan günümüze kadar, pişirilip pişirilip önümüze konması, bu kabil ender sıfatlı usûllerdendir.

Zehirlenmek, mahpus veyâ esir olmayan bir insan için, mühim zaaf işâretlerindendir. Hele bu insan, Fâtih gibi, Dünyâ’yı dize getirmiş ve çağını ötelere taşımış, üstelik Türk soyundan hükümdâr ise, bahsedilen zaaf, daha da kıymet kazanmaktadır.

Yediğine, içtiğine zehir katılmış bir Fâtih Sultan Mehmed, o zehiri veren ve hareketi sipâriş eden Hristiyan Avrupa’nın nezdinde, dize getirilmiş, pes ettirilmiş sayılmıştır. Daha, ölüm haberinin duyulmasıyla, Avrupa şehirlerinde ve bu arada Venedik’de, haftalarca süren şükür âyinleri yapılmıştır.

Batı, yâni Hristiyan âlemi, Fâtih’den o kadar bîzâr ve onun karşısında o kadar çâresiz kalmıştır ki, ölümünden, ölüm sebebinden pay çıkarma gayretkeşliğine düşmüştür.

Fâtih’in zehirlenmesi vesîle edilerek, ondan ve onun şahsında Türk-İslâm dünyâsından öc almaya kalkışmak, aslında zavallılığın itirâfı demektir. Ne var ki, 3 Mayıs 1481 gününden beri, bu zavallılığa, bilerek veyâ bilmeyerek ortak olan bizim kalem, fırça ve koltuk sâhiplerimiz az değildir.

İstanbul, daha yığınla şey demektir ama, onu ifâde etmede kullanılacak en mânâlı ve tesirli kelimeler, herhâlde “Fâtih Sultan Mehmed” dir. Bir tarafta şehirler sultânı İstanbul, diğer yanda, o, mahâretli eline kılıcı, kalemi, pergeli, gönyeyi, gülü ve karanfili aynı güzellikte yakıştıran cevherler sultânı Fâtih…

Ne acı bir tecellîdir ki, İstanbul Muhâsarası devâm ederken: “Ya ben İstanbul’u alırım, ya İstanbul beni!..” diyerek azim destânı yazan ve İstanbul sevdâsını bu şekilde haykıran Fâtih Sultan Mehmed, 1453’den 1481’e kadarki ömrünün, kesintisiz olarak bir yılını bile bu şehirde geçirememiştir. Devâmlı hareket hâlindeki ordusunun başında, mesâfeleri birbirine ekleyerek, hayat defterini tamamlamıştır…

 

- Reklam -

Son Yayınlananlar

- Reklam -