Ana Sayfa 1998-2012 “Sözümüz Dikiş Tutmuyor”

“Sözümüz Dikiş Tutmuyor”

Millet, milliyet ve milliyetçilik tâbirleri, bâzen çok ucuz bahâya pazarlanıyor. Bu üç mefhûmun sosyolojik bakımdan akademi terâzisine çıkarılması, gündelik konuşma dilinde ne derece yanlış ve yersiz kullanıldıklarını gösterecektir.

- Reklam -

Rahmetli Sadri Maksûdî Arsal, “Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları” isimli çok tanınmış eserinde, bu tartı işini oldukça seviyeli yapıyor. Onun; sosyoloji, târih, hukuk ve filoloji sâhalarındaki otoriter kavrayışı, ele aldığı konuyu yüksek voltajlı projektörlerle aydınlatıyor.

Sadri Maksûdî’nin pek isâbetli teşhisleri arasında “kozmopolit” tipi de var. Yunanca cosmo (Dünyâ) ve polites (vatandaş) kelimelerinin birleştirilmesiyle meydâna getirilen cosmopolite (kozmopolit) sıfatı, “Dünyâ vatandaşı” mânâsına geliyor. Herhangi bir ülkeyi değil, Dünyâ’yı vatan telâkkî eden kişilere “kozmopolit” deniyor ama; Sadri Maksûdî’ye göre, bu, aysbergin görünen kısmı. Suyun altında kalan ve görünmeyen kısmında “milliyet aleyhtarlığı, milliyet esâsına düşmanlık” vasıfları bulunmaktadır.

“Milletim nev’-i beşer / Vatanım rûy-ı zemîn” diyen tanıdık sesleri hatırlamamak mümkün mü? Şinâsî’den Tevfik Fikret’e, onlardan da bugüne uzanan daha yakın yıllara, hep bizim (!) kozmopolitler olta atmadı mı?

Anarşist ve sosyalistlerin ezici çoğunluğu kozmopolittir. Marksistlerle komünistler de yine kozmopolit havaları çalarak ömür tüketmişlerdir.

“Dünyâ vatandaşlığı”, ilk bakışta mâsûm ve de câzip görünebilir. Bütün insanları sevmek, bütün ülkeleri kucaklamak; savaşı noktalayıp barışı temin etmek tarzında yumuşak ve çekici takdim sıfatları, “Ne var bunda? Sen de kozmopolit ol” dedirtecek renkler taşımaktadır.

Sâdece Sovyet Dönemi Rusyası’nda sahneye konan kozmopolit uygulamalardan bile, kötülenen milliyet duygularının Rusluk şuûruna ters düşmediğini, Rus milliyetçiliğinin bilakis canlı tutulduğunu anlıyoruz. O zaman, kozmopolitlik adı altında kocaman bir kandırmaca yaşandığını, rahatça söyleyebiliriz. Kaldı ki, iri hacimli öteki kozmopolit sahne sâhipleri de Ruslardan pek farklı değil. Meselâ, Kızıl Çin’in kozmopolitlik sevdâsı için dedikleri de, başta çok kalabalık Türk zümreleri olmak üzere gayr-ı Çin için geçerli kılınmıştır.

- Reklam -

Avrupa’nın Rus idâresi ve tahakkümü dışında kalan bölgelerinde zuhûr eden sosyalist cereyanlar da, hep kozmopolit neşîdeler söyleyerek taraftar toplamasına rağmen, çok geçmeden “millî sosyalist” adıyla anılmaya başladılar. Hattâ, Gobineau’nun târif ettiği belli-belirsiz “Germen” tâbirinden “Nazi İmparatorluğu” şablonları çıkaranlar bile oldu.

Netice olarak, şu anlaşıldı ki, miliyet duygusu yok edilemez. Edeceğiz diye afra tafra satanlar; bunu başaramadıkları gibi, yüzlerine taktıkları maskeleri de, tez vakitte yere düştü.

Bir de, Türkiye sınırları içinde meskûn “entel-dantel kozmopolit”ler var. Lâkin, onların zihinleri daha ciddî işlere müsâit olmadığı için, magazinle idâre edip, ha bire bir şeyleri alkışlıyorlar.

İnsanın tabiatında övülmek, beğenilmek, takdîr edilmek hisleri olmasa, herhâlde “ilerleme” denilen vâkıa da ana rahmine düşmezdi. Çünkü, âdemoğlunu diğer mahlûkâtdan ayıran en mühim vasfı, mânevî hassâsiyetlerle beslenen zihin barajına sâhip oluşudur. Mânevî âlemin kapılarını açacak ilk hareket de, yapılan işe not vermek.

Eskiden, “alkış” sözünü “duâ” mânâsında kullanırlarmış. Şimdiki gibi, el şakırtısına göz ve kulak bağlanmazmış. Duâ, sessizliğin mânâlandırıldığı bir fiildir ve gönül, vicdan nefis gibi üslerde hazırlanıp en yüce makâma takdîm edilir.

- Reklam -

Müslüman -Türk cemiyetinin bâriz hasletleri arasında; ölü-diri, yaşlı-genç, kadın-erkek, hasta-sağlıklı ayırımı gözetmeksizin, cumhur- cemaat “duâlaşma” âdeti vardı. Her ferdin, kendi kapasitesi nisbetinde duâsı olduğuna ve iyilikleri yücelten manivelâ kuvvetinin duâda saklı bulunduğuna dâir, umûmî kanaat hâkimdi.

Hâl-hatır sorma cümleleri sıralanırken:

“Duacınızım / Duânız bereketiyle / Duânızı eksik etmeyin.” klişeleri dillerde pelesenk idi. O devirlerde, kimsenin aklına duâdan -menfî mânâda- şahsiyet profili çıkarmak gibi, kuyu kazma teşebbüsleri gelmezdi.

Evet, her insan övülmekten haz eder. Her insan, yaptıklarının iyiye, güzele yorulduğunu görmek, bilmek ister. Muhâtabını takdir etmenin yordamlarından biri de duâdır. Ne var ki, yaşadığımız günlerin iç karartan havası içinde, duânın sâfiyeti bozuldu. Aynı zamanda belli kasıt mihrakların a duâ aleyhinde -olmayan- suç dosyaları hazırlanmaya başladı.

Cemiyetin ve -hiç şüphesiz- milletin gönyesini bozan düşman tezgâhları, hep duâ pınarımızı bulandırmaya çalışıyorlar.

Duâ, nice fazîletle birlikte en çok haddini bilmeyi ve tevâzuu insânîleştiriyor. Çünkü, duâ eden gönülün sâhibi, hangi mertebede bulunduğunu ve kemterliğinin sınırlarını bilerek el kaldırmaktadır. Duâ iklîminde kibir ve akrabâlarının saf tutması mümkün görünmüyor.

Duâyı, aslâ hafife almayın. Maddenin kimyâsını teşkîl eden atom yapısında elektron, nötron ve çekirdek minvâlinde cereyân eden dâimî hareketin, duâdan başka izâhı olabilir mi? Şafak vaktinin ilk ışıklarıyla cıvıldaşmaya başlayan kuşların, kendi ihtiyaçlarının çok üstünde bal yapan arıların; akıl durduran, göz kamaştıran mesâîleri, hep duâ rengindedir. Bir bakıma, tabiatın her yönden tesis ettiği dengenin orta yerine duâ vitesi kurulmuş.

Canlı-cansız bütün yaradılmışlar, duâ refleksi içinde istif edilmişler. En çirkin görünen şekil ve aksediş, aslında duânın eteğinden tutunma yarışında. Bunu fark etmek için, duâ literatürüne âşinâ olmak lâzım.

Bizi, duâsız bırakmaya çalışanlar bile, kendi iç hesaplaşmalarında bir çeşit duâ tavrı ortaya koyuyorlar. Duâdan uzak duran, kendinden ve gönlünden uzaktır. Gönülden uzak olan ise, aslâ hak terâzisini kuramaz.

Hak, adâlet, hukuk üzerine sarf edilen sözler, nedense hep salata malzemesi seviyesinin üstüne çıkamıyor. Dikkat etsen de, etmesen de, bir yerinden kendine yönelik adlî muâmele paragrafı açıldığını görüyorsun. Bunu, illâ bir dâvâ dosyası şeklinde düşünmek yanlış. Bâzı terâzi ağmaları, “mücerred”in gücünü göstermesi bakımından mânidâr oluyor.

İnsan mârifetiyle tesis edilen mahkemenin mantığı, kurucusunun kâbını aşamıyor. Hırs, kin, kayırma gibi beşerî zaaf küpleri, ağızlarına kadar dolmak için, mahkeme musluğunun altına yatıyorlar. Ondan sonra da, kalkıp, bu ameliyenin mukaddesliği hakkında, kuru vâdilerden su taşıyorlar.

Hani, deveye: “Boynun niye eğri?” diye sormuşlar da, o mübârek: “Nerem doğru ki!” demiş. Aynı hesap; hangi işimiz, hangi yanımız düzgün ve kusurdan âzâde ki, mahkeme yapımız belini dik tutsun? Ortalık, bütün haşmet ve şaşaası ile tam bir suçlu cennetini andırıyor. Duyanların, görenlerin, küçük dillerini yutma hâlleri yaşadığı nice suçun fâili, kahraman edâsıyla aramızda dolaşıp caka satmıyorlar mı?

Neticesini vicdâna sığdırıp sindiremeyen adâlet, “âdil” olmaktan bahsedemez. “Efendim, ne yapalım? Kânunlar ancak bu kadarına cevap veriyor.” diye mâzeret çetelesi çıkarmanın da, cemiyet şirâzesini yerinde tutmaya yetmediğini anlıyoruz. Böylesine “sâde suya tirit” kânun koyuculuğu, sonunda koyanı da yutacak ejderhâlar çıkarır. Şu anda karşı karşıya geldiğimiz hukuk sistemi; mânevî hasletleri, döve döve, davul derisi gibi son tokmakla delinecek raddeye getirmiştir.

İnsanın bizâtihi üstünlüğü sağlanmadan, aslâ ve kat’â hukûkun üstünlüğünden bahsedilemez. Hukûka tanınacak her çeşit imtiyaz, insanı yüceltme makâmında bestelenmelidir. Aksi takdirde, berhavâ edilen insan hakları üzerine kurulmuş hukuk anlayışı, hiç arzu etmeyiz ama, “hukûka tapınma zigguratları” doğurur.

Bâzı içten ve dıştan pazarlıklıların iz’an tencereleri, maalesef hakkı gaspedilmiş mâsum insanların âhı ile kaynatılıyor. Cemiyetin, her geçen gün biraz daha şiddetini arttıran iflâh olmaz tepelere çıkarılmasında, katledilen bu mâsûmiyetin büyük payı var.

Hukukla aklın izdivâcı, her zaman saâdet getirmiyor. Çünkü, aklı besleyen derelere o kadar çok çakıl taşı doldurulmuş ki, suyu hedefe ulaştırmak iyice müşkil hâle gelmiş. Önce, bu dere yataklarının temizlenmesi lâzım.

Etiket merâkını, hayatlarının tek gâyesi hâline getiren birtakım gayretkeşler, hukuk sâhasını da kendilerine merâ yaptılar. Sonunda, ezici çoğunluğun şikâyetçi olduğu, çok marjinâl bir azınlığın -inadına- tabulaştırdığı “hukuk mâbedi” slüeti ile baş başa kaldık.

Kurtuluşumuzun temelinde, hukuk olgunluğu elbette var ama, ondan önce eğitimdeki düğümleri çözüp, milletin hak ettiği maarif sistemini kurup işletmek lâzım. Hukûkun, eğitim anarşisinden en ziyâde menfî tesir kapan bir tatbik gücü olduğunu, artık öğrenme vaktidir. Lâkin, bu iş için de ağzımızda ve kalemimizde “dil” kalmadı.

Dilde sâdelik düşüncesi, bizim ufkumuzda henüz mânâ derinliği kazanamadı. Sebebine gelince; sâdelikle zenginliği bir arada tutamıyoruz. Zannediyoruz ki, sâde dil zengin olamaz; zengin dil de sâde. Kelimelere etimoloji şablonu geçirirsen, elbette elinde, avucunda söz nâmına sermâye kalmaz.

Fransızlar, İngilizler, Almanlar ana dillerine bizden daha mı az bağlılar? Hiç değil! Ama, onlar aslâ dağarcıklarına dâhil olmuş kelimeleri irsî tasnîfe tâbi tutmuyorlar. Yalnız, öyle bir şey yapıyorlar ve uyguluyorlar ki, yeni dil unsûru, millî bir elbise giyiyor. Yazılışları aynı, fakat telâffuzları çok farklı nice tâbir, bu terzi hünerinin derecesini gösteriyor.

Aynı durum, İslâmî dâirenin ortak medeniyet dillerinde de yaşanmış. Maydanozdan merdivene, gülden bülbüle, Osman’dan Ayşe’ye uzanan pek uzun bir kelime katarı, Türk hançeresine uydurulmak için, asırlarca haddehânemizde dövülmüş.

Şimdi, bütün bu tecrübe yekûnunu elimizin tersiyle itip, şanlı bir milleti kabîle dili çapına mahkûm ediyoruz. Zengin dil mirâsını, sâdelik inâdına yok sayıyoruz.

Güyâ bize verilen Nobel armağanını şâibeli hâle getiren ve aslâ millete mâl ettirmeyen ince hesapların, dille ve sâdelik zenginlik mukâyesesiyle hiç alâkası bulunmuyor. Bizi temsil etmeyen birine, üstelik bizi çok iyi aşağıladığı için verilen armağan, Dünya’yı değil, kâinâtı kuşatsa ne yazar? Zâten, mâlûm şahsın dilinde ve kaleminde Türk’e mahsûs bir alâmet teşhis edilemedi. Dolayısıyla, Türk dili müsbet sayılacak bir vasfından ötürü taltîf edilmiş falan değildir. Bunun, bilhassa idâreci kadromuz tarafından çok iyi bilinmesi gerekiyor.

Dünyâ’daki büyük işlek ve zengin dillerin hepsine bir bakın, istisnâsız imparatorluk bakiyesi diller olduğunu göreceksiniz. Türkçe de, çok köklü bir imparatorluk dili idi. Ne yazık ki , bugün redd-i miras ile övünen, dil fukarâlığını meziyet ve fazilet olarak takdim eden bir garîb zihniyetin elinde, Türkçe son derece acınacak perâkende tezgâhına dönüştü.

Bir taraftan budama ameliyesi, diğer yandan moda salgını hâlinde yabancı kelime istilâsı, Türkçe’nin tâkatını kuruttu. İslâmî renk ve boya taşıyan kelimelere hâin muâmelesi yapılırken; Batı menşe’li harf kümelerinin, hiçbir rafine işlemine tâbi tutulmaksızın kullanılması, aslında Türkçe’yi yok etmeye çalışanların niyetini de açıkça ortaya koyuyor.

Dil yâresinin en iflâh olmaz sayfaları, maalesef resmî sıfatlarla açılıyor. Başta Millî Eğitim teşkilâtı olmak üzere, hemen bütün devlet kademeleri, Türkçe’nin dibini oyacak mesâî husûsunda âdetâ yarış hâlindeler.

Türkçe, kendi târihi ve milleti önünde, böylesine boynu bükük duruma, birden düşmedi. Çok iyi hazırlanmış bir senaryo içinde, bilerek veya bilmeyerek hepimiz rol aldık. Sonunda, öyle bir yere geldik ki, ilerisi uçurum. Aşağıya bakmak için cesârete ihtiyâcımız var… Onu da futbola havâle ediyoruz.

Memleketin bütün mühim işlerini bir kenâra bıraktık, varsa-yoksa futbolla meşgûlüz. Tevâzu ve haddini bilme ocaklarını, pey sürerek imhâ ettik. Fâtih Sultan Mehmed’in tâlihsiz şehzâdesi Cem’in, sanki bugünkü futbol kazanı kaynayan maslahat kaosunu, kelime darbeleriyle tablolaştıran mısrâları, ister-istemez hâtıra geliyor:

“Rif’at istersen eğer mihr-i cihân-ârâ gibi

Sür yüzün her gün yere, eyle tenezzül mâ gibi.”

Hikmet dolu bu söz istifi, “su” medeniyeti’ni tek başına temsil eden bir milletin, bugün “su”dan nasıl uzakta kaldığını da, mânidâr şekilde gözler önüne seriyor.

İkrâm edilen bir bardak suyu içtikten sonra, karşımızdakine: “su gibi azîz ol!” deriz ya. İşte o misâl, kültür havuzumuzda biriken hazîne, dâimâ “su” ile istiâreye çalışılmıştır. Çünkü; su, “azîz”lik makâmına, “yere yüz sürerek” ulaşmıştır. Fuzûlî’nin şiirdeki şâhikalarından “Su Kasîdesi”ndeki:

“Hâk-i pâyine yetem der ömrlerdir muttasıl

“Başını taştan taşa urup gezer âvâre su.”

beyti, tesâdüfen de olsa, Cem Sultan patentlidir.

En üst kademedeki idâreciden sokaktaki vatandaşa kadar, ama, en çok da basın-yayın dünyâmız, bu “futbolmania” hastalığından kurtulmalıdır. Yoksa, iri puntolu nice âcil ve mühim işimiz unutulma vâdisine bırakılmak üzeredir.

“İşi Tadında Bırakmak” adını taşıyan piyesi, epeyi zamandır sahneye koyamıyoruz. Nereye elimizi, burnumuzu soksak; ya yenmeyecek bir çorbaya çeviriyoruz, yahut bütün dünyânın oyuncağı oluyoruz.

Eline aldığı bayrağı otomobilin camından dışarıya sallayan delikanlı, ne kadar heyecanlı ve âferine müstahak görünüyorsa, ateşli silâhın her çeşidini rastgele kullanıp, gûyâ millî hislerini açığa çıkaran yaban armudu da o kadar çok tel’ine lâyık oluyor.

Aslâ nasîhat kâr etmiyor. Moda tâbirle “maganda”lığın önüne bir türlü geçemedik. Ne zaman, topluca sevinmemiz veya bir husûsu kutlamamız icab etse, en üst makamlardan başlayarak, aşağıya doğru, herkes maganda terörü endîşesi taşıyor. Elhak, memleketimizdeki maganda gürûhu, bu endîşe sâhiplerini, tez vakitte haklı çıkarıyor.

Terbiye edilmemiş, rende ve plânyadan geçmemiş insanın, ne derecede tehlikeli olduğunu da, bu vesîle ile anlıyoruz. Eskiden, insan âyârını ölçmeye yarayan birtakım muâmeleler olurmuş. Meselâ, Ziya Paşa’nın:

“Bed-mâye olan anlaşılır meclis-i meyde

İşret, güher-i âdemi temyîze mihekkdir.”

deyişi, böyle bir muâmeleyi anlatmak maksadına yöneliktir.

2008 Avrupa Futbol şampiyonası başladığından beri, alkollü içki reklâmlarını gazete sayfalarına “futbol” temasıyla oturtanlar, maganda dehşetinden niye şikâyet ediyorlar? Bu, biraz da onların kendi eseri değil mi? Türk millî takımının kazandığı maçı kastedip: “Bir büyük daha devirdik, sıradaki gelsin!” diye, yan yatmış rakı şişesine medhiye düzen mantık, kalkıp da serseri kurşun edebiyâtı yapmasın. Ektiğini biçen çiftçinin huzûru içinde rahat olsun…

Çınar gibi uzun ömürlü ağaçların, kökleri üzerinde ve gölgelerinde cereyân eden hâdiseleri kaydetme imkânları olsaydı, herhâlde çok kıymetli mâlûmâta ulaşırdık. Belki de, târih ilminin mesâi yekûnu, yarı yarıya azalır, kısalırdı.

Bursa başta olmak üzere, “yeşil”e alem bilinen vatan köşelerimizde, asırlara meydân okuyan ulu çınarlar, târihe yardım etmenin çok ötesinde, bizâtihi “târih” sıfatıyla zamânı süzüyorlar.

Ağaçtan konuşmasını beklemek, ne derecede sâfiyâne görünse de, insan fıtratının mûcize ve esrâra meyli ortada iken, ağaç hâricinde daha yığınla “intak” personeli var.

Canlı, cansız bütün maklûkât ve eşyâ târih yolculuğunda “şâhit vagonu” na oturmuş, söz sıralarını bekliyorlar. Ne var ki, bu bekleyişin müddetini de, maalesef insan tâyin ediyor. İnsanın merhametine terk olunmuş bu şâhitler, asırlık suskunluklarını bir bozabilseler; Dünyâ’nın çehresi değişir.

Sözün gelişi, “Yassıada” adını taşıyan mekân, kendisi üzerinden savrulan yalan çuvallarını saklamaktan gınâ getirdi. Sık tekrâr ettiğimiz temennî cümlesini Marmara sularına yöneltip: “Yassıada’nın dili olsa da söylese…” diye diye, elli yıldır dilimizle berâber gönlümüz de yoruldu.

Bir memleketin, bahtını karartan fiske miktârı “Yassıada” hüznü varsa, başka hiçbir ayıp ve yüz karası vesîlesi aramayın. Neylersin, Türk insanının geçmişine de, geleceğine de kara elbiseler giydiren bir tek “Yassıada” bulunmuyor. Daha, sıraya girmiş bölük bölük hâile var.

Hamâsetin ucuzluğu, çoğu zaman trajiği saman altına gömüyor. Çınarların yaprak hışırtısı, esrârını hâlâ muhâfaza ediyor…

“Tâlim” ve “terbiye” tâbirlerinin, Millî Eğitim Bakanlığı’nın üst seviyedeki bir hey’et ve ünitesine isim olmalarının ötesinde, hiçbir vasfı ve mânâsı kalmadı. “Eğitim” ve “öğretim” diye başladığımız yolculuk, bizi bugün eğitimsiz, öğretimsiz bir noktaya getirdi.

Her işimizde olduğu gibi, maarif sistemine dâir mesâide de, merkeze kolaycılığı ve sahteciliği koyduk. Şu anda elimizde olduğunu zannettiğimiz okul, öğrenci, müfredat ve benzeri maarif sermâyesinin, içi boş bir mîrasyedi kesesi hâline geldiğini, bilmeyen kalmadı.

Fuzûlî, papağana konuşma tâlimi yaptırmaktan bahsederken:

“Eylesen tûtîye tâlim-i edâ-yı kelimât

Sözü insan olur ammâ, özü insan olmaz.”

diyordu. Peki, insanın sözü ile özünü, hangi yapıştırıcıyı kullanarak birleştireceksin? Günümüzün en mühim derdi, özden uzaklaşmış söz.

Bir vakitler, senetsiz bir cemiyetimiz vardı. Ticârî hayâtımızı, sâdece verilen sözleri dikkate alarak tedvir ediyorduk. Şimdiki bin türlü senet ve çek sahtekârlığı, bu milletin bir asır önceki karakterine ne kadar yabancı!

Zanneder misiniz ki, Türk’ün bağrına saplanan hançer, yalnız bu mâlî kılıflı olandır? Ne gezer? Hangi sâhaya, hangi mevzûa dalsan, karşına aynı manzara çıkıyor.

Özümüzü kaybettik, sözümüz dikiş tutmuyor.

“Tâlim”den öğretim, “terbiye”den eğitim kuşları uçurduk ama, sînemizde târifsiz hüzünlerle baş başa kalan, muazzam bir boşluk ortaya çıktı.

“Söz ola, kese savaşı!”

diyen Yûnus’la:

“Sözüm odun gibi olsun, hakîkat olsun tek”

diyen Âkif, Fuzûlî’nin yanında dertleşiyorlar…

 

Orkun'dan Seçmeler

- Reklam -