Ana Sayfa 1998-2012 Sömürünün Yeni Adı: Küreselleşme

Sömürünün Yeni Adı: Küreselleşme

Günümüz dengeleri bazı devletlerin çıkar hesapları doğrultusunda sürekli alt üst ediliyor! Bu eskiden de böyleydi, şimdi de böyle, fakat eskiden teknolojinin bu kadar gelişmiş olmaması ve doğanın insan üzerindeki kısmî hâkimiyeti bu dengeyi biraz da olsa muhafaza ediyordu. Ama şimdi koşullar değişti…

- Reklam -

Dünyanın dengesi, milletlerin ve devletlerin yapı, işleyiş ve gücüne bağlı olarak sağlanmaktadır. Denge konusunda belirleyici olanlar güçlü ve köklü olan devletler, sistemlerdir. Ne zaman ki kapitalizm ortaya çıktı, dünyanın dengesi alt üst oldu!

Her sistem olmasa da çoğu sistemler kendi içerisinde tutarlıdır ve teoride mükemmel gibi lanse edilseler de pratikte aynı sonuçları veremezler, eksiklikleri, çarpıklıkları, yanlışlıkları, tüm defoları ortaya çıkar! Ama bunları teoriden pratiğe dökmeden anlayamayacağımız için önce birilerinin canı yanar. Sistemi ileri süren insanlar bu durumda sistemlerini bir kenara atmak yerine ya yapısal düzenlemelere giderler ya da süslerler ve yeni imajıyla sanki düzeltilmiş gibi tekrar dünyaya sürerler, tıpkı kapitalizm gibi ya da ona alternatif olarak sunulan sosyalizm gibi.

Kapitalizmin temel mantığı “Bırakınız yapsınlar bırakınız etsinler politikasıdır”. Eğer piyasalar serbest bırakılırsa belli bir süre dengesizlik söz konusu olsa da bir süre sonra gizli bir elin piyasayı dengeye getireceği iddia edilir. Fakat bu iddia hâlâ gerçekleşebilirliğini gösterememiştir. Yapılan düzenli imaj yenilenmeleri ve insanların oyalanmaları suretiyle hâlâ uygulana gelen bir sistemdir.

Kapitalist mantık öyle bir hâl almıştır ki, günümüzde kimsenin ağzından eksik etmediği ama akademik olarak hiçbir şey bilmediği bir çocuk dünyaya getirmiştir: Küreselleşme!

Küreselleşme yeryüzünde her türlü sınırların kalktığını iddia eden bilimde, teknikte, ekonomide, siyasette sınırsızlıktır bir anlamda. Kavramsal olarak, iş gücünün, sermayenin, teknolojinin ve mal piyasalarının uluslararası nitelik kazanması şeklinde tarif etmek mümkündür. Küreselleşmeyle vaat edilen, iş gücünün, teknolojik gelişmelerin vs.nin serbest dolaşımıdır. İddiaya göre küresel dünyada söz konusu olacak olan malların ve sermayenin serbest dolaşımı beraberinde rekabeti sağlayacağı için malların nitelikleri artacak, fiyatları düşecektir. Dünyanın herhangi bir şehrindeki insan dahi en son teknolojik ürünleri satın alabilecektir. Tüm bu anlattıklarım ve anlatamadıklarım sistemin vaatleridir.

Bu vaatlerin söz konusu olabilmesi için bazı alt yapı dönüşümlerine ihtiyaç olacaktır. Nedir bunlar?

- Reklam -

Ülke ekonomilerinin bir merkez tarafından denetlenmesi ve yönetilmesi, sınırların kalkması veya ondan önceki süreçte gümrük vergilerinin indirilmesi, yabancı sermayeye güvence verilmesi, kolaylık sağlanması, kişi başına düşen millî geliri belirli bir oranda sabitl emek, ülke içerisindeki sosyal nitelikli birtakım hizmetleri belirli bir kalitede tutmak ve devletin bu tür hizmetlerden elini çekmesi, yerini yerli ve yabancı sermayeye bırakması…

Bizlere öyle bir şekilde lanse ediliyor ki sanki biz bunu istemiyoruz, bunun için çalışmıyoruz da bunu onlar bize sağlayacak.

Tüm bu şartlar; dikkat edersek ülkenin egemenliğiyle yakın ilişkide olan alanlardadır. Bir ülkenin egemenliğini kullanabileceği alanlardan birisi onun ekonomik alanda bağımsız karar alabilmesidir. Para basmak, faiz oranlarını, döviz tutar ve miktarlarını belirlemek, yatırım alan ve konularını belirlemek, vergi konu ve matrahlarını belirlemek….

Devletler, insanlarına hizmet etmek için vardır! Sağlık, eğitim, millî güvenlik konuları devletin aslî görevleri olan alanlarıdır. Ve bu alanlardaki her tür sınırlama devletin egemenlik hakkına yönelmiş olur ki bu durumda da devletin bağımsızlığından söz edilemez.

Bugün eğer iyi bir şekilde değerlendirir ve düşünürsek görürüz ki sömürgecilik adını değiştirmiş, imajını yenilemiş, küreselleşmeye terfi etmiştir.

- Reklam -

Ve bu rüzgârın önüne bir bent gibi dikilen, üniterlik olmuştur. Devletlerin bağımsızlığı önce ekonomiden geçer, ekonomik bağımsızlığa sahip olmayan bir devlet dar boğazlar ve krizler yoluyla sıkıştırılarak tavizler vermek zorunda bırakılır. (Galibi olmayan Kırım Savaşı’na Osmanlı’nın itildiği gibi) Küreselleşmede daha çok ekonomi ağır basan bir rüzgârdır. Devletler ve egemenlikleri yok sayılarak ekonominin 200 kadar şirkete devredilmesini öngörür.

Küresel rüzgârın bayraktarlığını yapan insanlar ve devletler yıkamadıkları millet olma, bağımsız kalma bilincini süslü vaatleriyle yıkmaya, esas amaçları olan sömürü zihniyetini saklamaya çalışmaktadırlar.

Eskiden kölecilik mantığıyla insanları karın tokluğuna çalıştıran vahşi sermaye bugün de emeğin serbest dolaşımını ileri sürerek istihdam imkânı vaat etmektedir. Peki, ürünlerde söz konusu olacak olan rekabet ve beraberinde getirdiği kaliteli malı ucuza almak imkânı iş gücü için söz konusu olmayacak mı? Bu, tarihte yaşanmadı mı? 18 saat çalıştırılmadı mı kadınlar, çocuklar? Çok çalıştıkları için çok ücret mi aldılar peki? HAYIR! Aslında her şey ortada: Emeği ucuza getireceklerini ve açlık olgusunu kullanarak neredeyse bedava çalıştıracaklarını saklamaya çalışıyorlar. A ürünü farz edelim şimdi 10 lira, küreselleşmeye âlet olunduğu takdirde 5 liraya düşecek. iyi de şimdi 20 lira olan ücretin küreselleşmeyle 2 liraya düşmeyeceği garantisini nasıl verecekler?

Yıkamadıkları, çözemedikleri kültürel ve millî değerleri bu şekilde bir “sınırsızlıkla” yıkmaya çalıştıkları apaçık ortada değil mi?

Gözü paradan başka bir şey görmeyen vahşi sermayeye neden teslim olalım?

Bazıları birkaç ülkeyi örnek vereblirler, onlar çok rahatlar, kalkınma hızları arttı diye… Tabiî artar, onların zaten ekonomileri güçlüydü, bu onların işine geldiği için dayatmıyorlar mı zaten? Pazar olacak olan biziz, onlar değil. Onlar şimdi de üretici, önce de üreticiydi. Ama biz entegre olmak gayesiyle imzaladığımız anlaşmalar neticesinde onların bizi daha fazla sömürmeleri için davet ediyor, kolaylık sağlıyoruz.

Küreselleşme, sömürünün değiştirilmiş ismidir! Gelişmekte olan veya geri kalmış olan hiçbir ülkenin çıkarına değildir! Kaldı ki her şey çıkar da değildir! Milletlerin tarihleri vardır, tarihler kayıtlı sicillerdir! Bizim tarihimizde asla ve asla sömürü olmamıştır. Biz gelişmiş de olsak bu oyuna âlet olmamalıyız, sömüren değil adalet dağıtan olmaya devam etmeliyiz.

Uyanık olmak zorundayız. Artık bu bizim için bir var olma savaşına dönmüştür! Gençlerimizi kullanarak, genç dimağlarını çürüterek, yıkamadıkları bizi içten çürütmeye çalışıyorlar. Bizi yönetenler bu oyuna çark olsalar da bizler bu adî düzene âlet olmamalıyız! Tahkimin imzalanması, ulusal sınırlar içerisinde yabancı sermayeyle olan bir hukuksal ilişkinin uluslararası yargı mercilerinde çözülmesini öngörüyor, bu ne kadar mantıklı? Madem uluslararası kurum ve kuruluşlara bu kadar güveniyorsunuz, o hâlde neden Yunanistan ile olan sorunlarımızı Lahey’de çözmeye yanaşmıyorsunuz? Madem bu kadar güvenilir bu insanlar, neden AB için ileri sürülen şartları içeren anlaşmaları kabul etmiyorsunuz?

Peki, bunları kabul etmiyorsunuz, bu kurum ve kuruluşlara güvenmiyorsunuz, objektifliğine inanmıyorsunuz da bağımsızlığın temel kurumu olan EKONOMİYİ neden IMF’e ve DÜNYA BANKASI’na teslim ediyorsunuz?

Bizim tarihimiz gösteriyor ki, Batı ve diğerleri asla ve asla çıkarsız bir ilişkiye girmediler! Ve çıkarlar hiçbir zaman karşılıklı olmadı! Aksini iddia eden varsa, buyursun yazsın. (Karşılıklı olması ancak her iki devletin de sömürüsü söz konusu olduğunda olur ve olmuştur). Yabancı sermaye gelecek diye tahkimi kabul etmek, vergilerde indirime gitmek, gümrük vergilerini düşürmek ne getirecek bize? Bunlar hiç yaş tahtaya basmışlar mı?

Madem bir yerdeki ekonomik kriz tüm dünyanın aleyhine oluyor, Türkiye’nin ekonomisini bu nedenle düze çıkarmak istiyorlar, o zaman karşılıksız para versinler, vermezlerse nasıl olsa zarar edecekler, hiç olmazsa karşılıksız kredi versinler hem biz düze çıkalım, dünya dengesi sağlansın, hem de o büyük şirketler ve devletler zarar etmesin. Haksız mıyım?

Dünya dengelerinin alt üst olması iddiası kısmen doğrudur. Eğer ekonomiler bu düzene dahil oldularsa, bir zincir misali kenetlenmişlerse herhangi birinde çıkan ekonomik kriz, zinciri dağıtacaktır. Rusya krizi bunu bize gösterdi. Ama şunu da unutmayalım! Yaşanılan ya da yaşanılacak olan bir kriz öncelikle o büyükleri sarsacaktır! Çünkü paraları daralacaktır. Bu da işlerine gelmez. Zayıf ekonomiler zaten süreklilik yaşayan bir krizde oldukları için yaşayacakları olağan dışı bir şey olmayacak, pazarları daralmayacaktır. Mantık denen bir şey var! Böyle bir kriz olduğunda neden ilk boy gösterenler büyük devletler oluyor? Zararı gören küçük ekonomili devletlerse, bırakın da o zaman onlar veryansın etsinler.

Mevcut dünya düzeni kimin lehineyse o devlet, düzenin muhafazasını savunacaktır ve bunu sağlamak için çaba harcayacaktır. Bunun için kendisine rakip olabilecek pazar alanını daraltabilecek olan devletlerin önüne ket koyacaktır, denetimi altına alacaktır ki olan bitenden haberdar olsun, kontrolü kaybetmesin. Bunu da bugün için IMF, DÜNYA BANKASI, G-7’ler vs. aracılığıyla yapıyorlar.

Türkiye’de tekstilin güçlü olması ile övünen birkaç insan ve siyasetçi şu ayrıntıya dikkat etsinler ve bundan ders çıkarsınlar: Biz neden tekstilde öndeyiz? Emeğin ucuz olması nedeniyle! Avrupa’daki ücreti çalışanlara verdiğimiz takdirde tekstil sektörü dağılır. Küreselleşme bizim iş gücümüzü dışarıya sunma imkânı sağlayarak belki istihdam alanı yaratacak doğru, peki ya çalışanlarımızın alacakları ücret? Yabancı sermaye ülkemizde sözde yatırımlar yapacak doğru, peki Avrupa’daki ücretlerle ülkemizde vereceği ücretlerden doğacak olan rant ne olacak?

80’li yıllardan bu yana izlenen entegre olma politikaları neticesinde imzaladığımız anlaşmaları inceleyin; göreceksiniz ki, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılma döneminde Batının dayatmasıyla imzalanan anlaşmalarla bugün imzalanan ve imzalanması için dayatılan anlaşmalar aynı içerikteler, sadece isimleri değişik!

Baltalimanı Antlaşmasıyla;

• İngilizler”i, uyguladığımız gümrük vergilerinden muaf tutmadık mı?

• Şehirler arasındaki ticarette uyguladığımız geçiş vergisinden muaf tutmadık mı?

• Yargısal muaflıklar tanımadık mı?

Tanzimat ve Islahat Fermanlarıyla;

• Yabancı unsurlara kendi dilleriyle eğitim hakkı vermedik mi?

• Kendi mahkemelerinde yargılanma hakkı vermedik mi?

• Devleti ilgilendiren kararlarda katılım ve oy hakkı vermedik mi?

• Gayrimüslim din adamlarına maaş verip, imkân sunmadık mı?

• Hukukî sorunları onların ve uluslararası mahkemelerin çözeceğini kabul etmedik mi?

Sömürge mantığı tek boyutlu değildir, siyasal, kültürel boyutları da vardır. Sadece paramız, emeğimiz alınarak değil, kültürümüz, değerlerimiz yozlaştırılmak suretiyle de sömürülürüz. En önemlisi ve bir başka boyutu da gençlerimizdir. Maalesef onlara kılavuz olup doğruyu gösteremiyoruz, neslini bilmeyen, kültürünü unutmuş, kompleks sahibi, Batı tipi bir gençlik yetiştiriyoruz. Aile kurumumuz da bundan nasibini aldı, boşanmalar arttı, intiharlar artıyor…

Göz görüyor, ben daha ne diyebilirim ki?…
 

Orkun'dan Seçmeler

- Reklam -