Ana Sayfa 1998-2012 Semâmızın Yıldızları ve Evlâd-ı Fâtihân

Semâmızın Yıldızları ve Evlâd-ı Fâtihân

Fransız Kralı Dokuzuncu Charles (1560-1574) tahta çıkınca, yılbaşını 1 Nisan’dan 1 Ocak’a aldı. Fransızlar, bundan sonra yeni yılbaşını kutlamakla berâber, eskisini de unutmadılar. 1 Nisan geldiğinde, şakacıktan hediyeler vererek birbirlerini kandırmaya çalıştılar.

- Reklam -

Bu “şaka günü” âdeti, zamanla yerleşti, Fransa’nın dışına taşarak bütün dünyâya yayıldı. Takvimler 1 Nisan’ı gösterdiğinde; ucundan, kenârından “şaka”ya ortak veya muhâtab oluyorsunuz.

Gâliba, insanoğlunun tabiatında bir “şaka” cevheri var. Bunu, eskilerin tâbiriyle “lâtife” yapma ihtiyacının hiç eksilmemesinden anlıyoruz. “Lâtife, lâtif gerek” sözü, bizim örfümüzde şakaya ayrılan gramaj aralığını pek güzel gösteriyor.

Ne yazık ki, bütün değerlerimizde görülen toprak kayması, şakamıza da bulaşmış. “Letâfet” vâdisinde barınamayacak kabalıkta ve huşûnette “merkeb şakaları”, teknoloji destekli kampanyalara sermâye yapılıyor.

“Şaka”, çok daha geniş mânâda “mizâh”ın bir şûbesi. Türk mizâhının şaşmaz ve yanılmaz ölçüleri vardı. Nasreddin Hoca, bu kıstas jürisinin başkanı gibi görünüyor. Hoca’ya atfen söylenen fıkraların ortak özelliği, tebessüme vesile oluşlarıdır. İncitmeden, yaralamadan, ahlâk dâiresini delmeden; ince ve kıvrak bir zekânın alıcıya çıkardığı bu sözler, bizim medeniyet uçurtmamızı gerçek irtifâında, yâni çok yükseklerde uçuruyor.

Türk’ün kültür kumaşı, etnik zorlamalara karşı dâima kalın astarlarla korunmuştur. Fakat, vatan toprağının insanımızı kendine benzetmesine de kimse karşı çıkamamıştır. Yahyâ Kemal’in:

“Irkın seni iklîmine benzer yaratırken,

- Reklam -

Kaç fethe koşan tûğlar, ufuklarla yarışmış,

Târihini aksettirebilsin diye çehren,

Kaç fâtihin altın kanı, mermerle karışmış”

derken bulunduğu tesbit, aslâ antropolojik sıfatlara muhtaç değildir.

Beşinci ve altıncı yüzyıllarda, bugünkü İngiltere’ye yerleşen “Angl” ve “Sakson” isimli “Germen” kabîleleri, daha sonra “Anglo-Sakson” adı altında birleşmişler ve İngiliz milletinin çekirdeğini meydâna getirmişlerdir.

- Reklam -

İngiltere’ye vücûd veren bu iki kabîle, zamanla aslî kaynakları olan “Alman Germen’liği”nin, en mühim hasmı hâlinde görünmüşlerdir.

Her iki dünyâ harbi de, İngiliz Germenleriyle Alman Germenlerinin sürtüşmesinden çıkmıştır.

Benzer mücâdele şekillerine bizim târihimizde bolca rastlamak mümkün. Ayrı isimler taşıyan Türk devletlerinin çarpışması, vuruşması bir kenâra, aynı devletin parçaları Doğu, Batı, Kuzey, Güney, Aşağı, Yukarı gibi etiketlerin arkasına geçip birbirleriyle didişmişlerdir.

Aklı, karalı, allı, morlu, yeşilli nice Türk devleti, kardeş kavgasından doğmuştur.

Bu yüzden, İngiliz’le Alman’ı tâ’n eylemeden, iğneyi kendimize batırmamız gerekiyor.

Soy ağacının dalları, yaprakları çoğalıp büyüdükçe; araya coğrafî ayrılık şarkıları girdikçe; hasret ve yutkunma ile başlayan farklılık, bir de bakıyorsun adâvete dönüşmüş. Dilde, dinde ve bu ikisine dayalı hayat tarzında meydâna gelen değişiklikler, eski defterleri kapatıp, vaktiyle kardeş olduğun insanlara, nefs-i müdâfaa psikolojisi geliştirmene sebep oluyor.

Bulgar’dan Macar’a, hattâ daha da yakın dâiredeki tanıdık simâlara bakarak, bu girift psikolojiyi tahlîl edebiliriz… Böyle bir tahlîlin, “Türkoloji”, yâni “Türklük Bilgisi” hazinesinin kapılarını açmadan yapılması, neredeyse imkânsız görünüyor.

Türkoloji sâhasının meşhûr simâlarından Franz Babinger, Birinci Dünya Savaşı’nda yedek subay olarak bulunmuş ve Alman ordusu tarafından Türkiye’ye gönderilmiş.

Çanakkale Cephesi’nde, Albay Mustafa Kemâl’in yâverliğini yapan Babinger, ileride imza atacağı akademik çalışmaların alt yapısını, Türklük mutfağının tam ortasında hazırlamıştır.

Fevkalâde anları, soğukkanlılıkla karşılayıp, zamânın ilerisine bakan büyük insanlar kervânına, uzak ve yakın geçmişimizden pek çok akıl erbâbı, kalemleriyle katılmışlardır.

Bu, imrenilen hayâtın, târihimizdeki ilk şuûrlu temsilcisi, Tonyukuk’tur. Hayret-efzâ bir siyâsî serencâmın içine, “Türklüğün ilk müellifi” olmak gibi bir yüce pâyeyi de, haşmetle yerleştiren bu “Türk Kocası”nı, tâkib eden asırlarda ahfâdı yalnız bırakmadı.

Tonyukuk neslinden gelip, kalemle kılıcı aynı hünerle kullanan “hezârfen” Türkler arasında, Kâtib Çelebî, bir yektâ yıldız gibi parlıyor. Askerî mücâdelenin perdesini kapatıp, kitap ve kalemle çizilmiş dünyâya dönüşünü: “Cihâd-ı asgardan cihâd-ı ekbere” vecîzesiyle tavana âvîze yapan Hacı Kalfa, onyedinci yüzyıla adını verdirecek ölçüde müstesnâdır.

Yine aynı ummânın balıkları içinde, Zeki Velidî Togan’ın, ancak kendine benzeyen gayretleri, unutulmazlar galerisinde nümâyân. Onun; bir elinde tüfek, diğer elinde Kutadgu Bilig’in Fergana nüshası olduğu hâlde sipere girişi, ne kadar destansıdır. Arabça ile Farsçayı anne ve babasından; Rusça, Almanca, İngilizce ve Fransızcayı tahsil yıllarında, okul desteğindeki azminden öğrenen Togan, tıpkı Babinger gibi, ilim disiplinin tezgâhına şuûrlu ilmikler atmıştır.

Başkurt Türklerinin siyâsî lideri ve hattâ Cumhurbaşkanı olma bahtını, ilim tüneline kaydıran kaderi, herhâlde Togan’ın en büyük yardımcısıydı…

Târihî hâdiselerin envanterinde, şahıslara düşen hisse, hep bu “kader”li cümlelere sığan hüküm gibi görünüyor.

Üzerinden on üç asrı aşkın bir zaman geçmesine rağmen, İslâm dünyâsının kanayan yarası olmaya devam eden “Kerbelâ” kıtâlinden sağ çıkan tek erkek, Ali Zeynelâbidin olmuştu. Hz. Hüseyin’in Fârisî hanımı Şehrbânû’dan doğan Zeynelâbidin; hem Hz. Ali’nin torunu, hem de Hz. Peygamber’in torununun oğlu idi.

Kerbelâ hâilesini, hiç sönmeyen bir kinle, tefrikaya bahâne sayan İran’ın bu tavrında, Şehrbânû’nun bir Acem kızı olmasının rolü var mıdır? Zeynelâbidin’in, Hz. Ali ile başlayan On İki İmam zincirine, babası ve amcasından sonra dördüncü halka diye eklenmesi; Şiâ’nın İran ağırlıklı bir kalabalık hâline gelmesi ve nihâyet İslâm literatürüne Hürmüz’lü, Ehrimen’li motifler yamanması, “Şehrbânû faktörü”nü güçlendiriyor.

Zeynelâbidin, anne tarafından da, son Sâsânî hükümdârı Üçüncü Yezdgerd’in torunu. Hz. Ömer’in halifeliği sırasında İran’la yapılan mücâdelede, İslâm ordusunun aldığı esirler arasında, Üçüncü Yezdgerd’in kızı Şehrbânû da vardı. Daha sonra Hz. Hüseyin’le evlenen ve Zeynelâbidin’i dünyâya getiren bu hanım; Kerbelâ vesilesiyle “İranlılık” şuûru ve şiâ asabiyetine bayrak yapıldı.

Hz. Hüseyin’in, bütün âile efrâdının ve tabiî ki, ağabeyi Hz. Hasan’ın, babası Hz. Ali’nin; tertemiz, berrak, Muhammedî görünüşlerini, duruşlarını onları ayrılık sermâyesi yapanların yanına koyabilir misiniz? Aynı durum, Hacı Bektâş-ı Velî ile ona nisbet edilen grup arasında da yaşanıyor.

Kaynağında hiçbir yabancı unsur bulundurmayan İslâm suyu, maalesef, izâhı çok zor ve sıkıntılı safhalardan geçerek, usâresini zedeleyen içten pazarlıklıların “kayık yolu” yapılmaya çalışılmıştır.

Bu zihin karışıklığında “Kerbelâ”nın ve de “Şehrbânû”nun kesişen kader çizgileri de yer tutuyor…

Osmanlı şeyhü’l-islâmları arasında öne çıkmayı başaran birkaç isimden İbn Kemâl veya başka söylenişi ile Kemâlpaşazâde, Yavuz Sultan Selîm’in vefâtı üzerine yazdığı şiirde:

“Tâc u tahtıyla fahreder beyler,

Fahrederdi ânınla tâc u serîr.”

tarzında bir formülle “bey”leri ikiye ayırıyor ve Yavuz’u ikinci grubun tek temsilcisi olarak gösteriyor.

Yavuz Sultan Selim Hân’ın başındaki tâc ile oturduğu taht, onun cismiyle temâstan “İftihar” ediyorlar. Nasıl etmesinler ki? Arslanları kahreden pençesi, âhû gözlü bir dilber karşısında zebûn olan bir cihângirden bahsediyoruz:

“Merdüm-i dîdeme bilmem ne füsûn etti felek?

Giryemi kıldı füzûn, eşkimi hûn etti felek.

Şîrler pençe-i kahrımda olurken lerzân

Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek”

mısralarına imza atan şâirin, bir “Ajun Beyi” olduğuna, ancak “Yavuz” teminâtı ile inanmak mümkündür.

Yûnus Emre’nin, “insanın romanı” sayılabilecek hârika şiirinde:

“Hak bir gönül verdi banâ,

Hâ demeden hayrân olur…”

diye “gönüllenme”si, Yavuz Selîm tabiatına pek uygun düşmektedir.

Tâcı, tahtı, serveti, şöhreti ile övünen beyler, ilhâmını ve hayat düstûrunu Yûnus’dan alan Yavuz karşısında niçin tutunamamışlardır? Sebeb, gâyet açık şekilde ortada duruyor.

Yavuz, insan olmanın hakkını veren nâdir “melik”lerdendir. “Firavun” mayası taşıyan ve “kibir” dağlarının tepelerinde dolaşıp “ulûhiyet” sar’alarına tutulan nice “sulta” sâhibi, Yavuz’un yanında çıraklık bile yapamaz.

“Sultan”lık, bâzılarının sandığı gibi “tasallut” edebilme makâmı değildir. Hakikî Sultanlık, “bir gözleri âhû”ya “zebûn” olabilmek; yâni, “gönüllerin sultânı” sayılmaktır…

İslâmın söz dünyâsının da böyle bir “sultân”ı var. Asırlardır Müslüman diyarlarda nâm salan kelâm âlimi “Gazzâlî”nin adı; yazılışı ve söylenişi üzerinde muhtelif tasarrufları taşıyor. “Gazal”, “ceylân” mânâsına da geliyor. Bu yüzden, Lâtin harfleri ile çifz “z”li olarak yazmak, aslına hürmet bakımından önemli. Çünkü, İmâm-ı Gazzâlî’nin adı, “iplikçi” demek olan “gazzâl”a nisbet edilerek anılmaktadır. Ataları ve küçük yaşlarda kendisi “iplikçilik” yapmıştır.

Geçenlerde, Türkiye’nin lâfta büyük bir gazetesinin bulmaca ekinde: “Müslümanların arınması” diye sorulan kelimenin karşılığı “APTES” şeklinde çıkıyordu. Anadolukavağı’ndaki “Midillili Ali Reis Câmii”nin şadırvanında, aynı kelime, “ABDES” yumuşatmasıyla yer almış.

Farsça “Âb-ı dest” terkîbi, gazeteci ile din adamının elinde ve dilinde; “su”dan uzaklaşıp “asbest”li, tehlikeli bir kılıfa girmiş. Bu “temizlik” fiilinin yazılışı, cehâletin nasıl boy atıp serpildiğini de gösteriyor.

Hristiyan, Mûsevî veya putperest dinlerin terminolojisini telâffuz eder ve yazarken “kasım kasım kasılanlar”, sıra Müslümana geldi mi, en ufak bir dikkat aralığını bile “beyhûde zahmet” olarak değerlendiriyor.

Sonra da, o insanların inanışları hakkında ahkâm kesip, suç ve cezâ çeteleleri yapıyorlar. Nâdân elinde kalan Türk basını, her gün biraz daha çirkinleşiyor ve bulunması gereken yerden uzaklaşıyor.

Bugün İstanbul’un en mâruf semtlerinden biri “Osmanbey” adını taşıyor. Bu kelimeyi duyanlar, ya Osmanlı Devleti’nin bânisine, yâhut meşhûr müzeci ve ressam Osman Hamdi Bey’e kulak kabartma teşebbüsünde bulunuyorlar. İkisinin de, bu semtin ismiyle alâkası yok.

Sultan İkinci Abdülhamid devrinde, burası boş bir arâzi idi. Pâdişâh’ın, mâbeyncisi Osman Bey’e ihsânı olan bölge; Şişli, Pangaltı, Nişantaşı gibi semtlerle birlikte yıldızı parlayan mahâller arasına girdi.

Aslında, 1453’den 1922’ye kadar 469 yıl Osmanlı Devleti’ne merkez olan İstanbul’da, Osman Gâzî’nin adıyla anılan çok mühim mevki ve noktalar bulunmalıdır. Osman Gâzî’den izler aradığımız bu fevkalâde güzel şehirde, Fâtih Sultan Mehmed de hakkıyla temsil edilmiyor. Bir ilçeye – o da, câmi adından – ve Boğaziçi’ndeki bir köprüye “Fâtih” denmesi, kâfi değildir. Çünkü, bu “kutlu belde”, bu millete Fâtih’in armağanıdır. Çağ açtığına bütün dünyânın inandığı büyük bir hükümdârın adı, İstanbul’un her tarafında, -söz gelişi havaalanı, gar, stad, meydan, kavşak gibi, umûmun uğradığı, geçtiği yerlerde- okunup söylenmelidir.

Milletler, târihlerini yalnız kitaplardan okuyarak değil, günlük hayatlarında onunla birlikte yaşayarak da öğrenirler. Hattâ, ikincisi daha hızlı ve kalıcı bir öğrenme şeklidir.

Nedense, epeyi zamandır Türk târihi Türk milletinden kaçırılmaya çalışılıyor. Bu gayretin arkasında, maalesef, Türk’ün târihiyle buluşmasından çekinen, korkan yabancı güçler var. Kendi fobilerini bize “modernlik”, “çağdaşlık”, “hümanizm” gibi yâvelerle şırınga edip, rûhumuzu kurutuyorlar. Târihine küsen milletler, köle ve rezil olmaya mahkûmdur…

Türkiye’de, millî târihimize mâl olmuş kahramanların, yâni “Türk Büyükleri”nin portrelerini okul koridorlarına asmanın yasak olduğu günleri unutmadık. Bu hususdaki resmî mevzûât, tam mânâsıyla vuzûha kavuşmadı.

Mete Hân’dan, Attilâ’dan, Alp Arslan’dan, Kılıç Arslan’dan, Osman Gâzi’den, Fatih Sultan Mehmed’den başlayarak çıkarılacak bir “Türk Büyükleri” listesi, dışarıdan çok içeride muârız bulacaktır.

Yine Türkiye okullarında, hangi mantık ve ölçü ile hareket edildiği belli olmayan bir uygulama ile, “Osmanlı” mefhûmuna muhâlefet, hattâ hakâret, resmiyet kazandı. Ders kitaplarında “Osmanlı”; ya yok sayıldı, yahut bütün kabahat ve hatâların kaynağı gösterildi.

Bu günahkâr tavrı bırakmadıkça, bükülen belimizi doğrultamayız. “Tanrıkut”un, “majeste”yi karşıladığını öğrendiğimiz gün, sâhib olduğumuz ufkun genişliğine, gerçekten şaşıracağız.

Türk târihindeki “devlet devamlılığı” fikrini, ciddî şekilde müdafaa eden ilk kalem sâhibi, Nihâl Atsız olmuştur. İbnü’l- Emin Mahmud Kemâl İnal, Atsız’ı “Atlıyı atından indirecek derecede şiddetli yazılar yazan” bir yazar diye târif etmişti.

Türk milletinin, hakikî bir durum muhâkemesi için, atından inmesi ve kendini muâyene etmesi şart oldu.

Mete Hân’ın, kendinden sonra tahta çıkan oğlu, târihî kayıtlara “Kiok” diye geçmiş. Bu kelimenin etimolojisi; bize “Osmanlı”nın, Türklük dâiresindeki merkeze nasıl kuvvetli bağlarla raptedildiğini gösterecektir.

“Kiok”; gök, kök, mâvi demek. Ama kelimenin iştikâkı, bizi “kayıg” ve “Kayı”ya götürüyor. O zaman, Mete ile Ertuğrul Gâzi arasındaki bütün tâlî yollar kalkıyor; kocaman, pırıl pırıl bir “otoban” açılıyor ve bu “seyr ü sefer”i haz veren yolda, “Evlâd-ı Fâtihân”ı gösteren işâret levhaları, hemen her yönde göz dinlendiriyor.

“Evlâd-ı Fâtihân” kimlere denir?

Osmanlı “fetih çağlayanı”nın gürül gürül çağladığı demlerde; Rûmeli’nin Manastır, Pirlepe, Florina, Radovişta, Ustrumca, İştip, Cumâ-yı Bâlâ, Doyran, Avratpazarı, Tikveş, Demirhisar, Serez, Zihne, Vodina, Yenice, Lângaza, Drama şehir ve kasabalarında, ayrıca bunların civarlarında oturan “Rûmeli fâtihleri”nin evlâdı ile Rûmeli feth olundukça Anadolu’nun muhtelif yerlerinden getirilip buralara iskân edilmiş Türklere; çok sık kullanılan, el’an kulaklarımızın yabancı olmadığı bir sesle, “Evlâd-ı Fâtihân” denirdi.

“Evlâd-ı Fâtihân”, içtimâî tâbir olmanın ötesinde, askerî bir ıstılahdı. Yerleştikleri bölge itibâriyle, Rûmeli’nin merkezi sayılabilecek ve birbirine komşu beldelerde toplanan “Evlâd-ı Fâtihân”, Ordu-yı Hümâyûn sefere çıktığında, ayrı birlikler hâlinde vazife alırlardı. Bunların, muayyen maaşları ve vergi muâfiyetleri varken, Tanzimât’dan sonra ilgâ edilip, öbür halkla aynı duruma getirilmişlerdir.

“Evlâd-ı Fâtihân”’ın esâsını, bugün kendilerine “Yörük” dediğimiz göçebe Türkler teşkîl ediyordu. “Yürümek”ten “yürük”, onun da galat hâliyle “yörük” olan bu isim; Türk’ün Rumeli’nde, dolayısıyla Avrupa’da yürüyüşüne alem yapılmıştır.

Şimdilerde, adlarını telâffuz ederken yüreğimiz sızlayan o hayâl beldelerin, “Evlâd-ı Fâtihân”la anılmaları, aslâ tesâdüf değildir. Aksine, çok yüksek seviyede bir şuûrun eseridir. Fâtihlerin çocukları, fethedilen topraklara, Türk’ün ebedî damgası vurulsun diye resmedilmiştir.

Bugünkü köksüzlüğümüzü ve bundan neş’et eden zavallılığımızı, pek çok başka sebeb yanında; en fazla “fetih” rûhundan uzaklaşma ve “Evlâd-ı Fâtihân”ı ilgâ etme yüzünden yaşıyoruz. “Fetih”, bir rûh genişliğidir ki, “gönül kanatlanması” diye de bilinir.

 

Orkun'dan Seçmeler

- Reklam -