Ana Sayfa 1998-2012 Sahibini Arayan Mektup

Sahibini Arayan Mektup

Benim adımı, doğum tarihimi, memleketimi biliyorsunuz; ben yine de hatırlatmakta fayda umuyorum: Adım: “TÜRK”, doğum tarihim: “MİLÂTTAN ÖNCE, BİLİNMİYOR”, “doğum yerim:

- Reklam -

“ULUĞTÜRKİSTAN”. Faydalanılan kaynakları mı merak ediyorsunuz? Onlar da, tarihe karışmış ve yaşamakta olan bütün ırkların destanları ile, bütün ilâhî dinlerin mukaddes kitapları.

Tarih boyunca muharebe meydanlarında dövüldüm; ama yok olmadım, yani ölmedim!.. Dövüldükçe, parçalara bölündüm. Her parçamdan bir kıvılcım, her kıvılcımdan bin şimşek çıkararak, insanlık tarihine adâleti, hürriyet ve istiklâli öğrettim. “Artık, öldü!” dedikleri anda, yeniden dirilip, merhametsiz düşmanın gırtlağını sıktım. Çünkü ben “Gökyüzündeki Settar Tanrı’nın yeryüzündeki kılıncı, hakikatin tokmağıyım!”. Damarlarımdaki kanı ihdâ edenler, kanlarının son damlalarını Çin, Moskof, Ermeni, Fransız, İngiliz, Rum ve Yunan muharebelerinde döktüler. Ben bugün o kutlu şehitlerin mazlum bir yetimiyim. “Vatan!” dediğimiz kavramın her neresinde olursa olsun bir karış toprağım yok ki, düşmanlarımın eliyle dökülmüş Türk kanı içmemiş olsun. Kısacası bu topraklar, yani vatanımız, o mukaddes yolda fedâ ol muş yüz milyonlarca et, kemik ve kandan müteşekkildir. Vatan, nefsimizden daha asil, daha kıymetlidir; asilliğinden dolayı canımızı fedâ ederiz. Harb, benim san’atımdır. Şurasını da belirtmek isterim ki, sadece harb etmekle kalmayıp karanlıklar içinde boğulan düşmanlarıma ilim ve irfan götürerek onları insanlık medeniyetinin nuruyla da aydınlattım. Bunu bir düşmanım şu şekilde söyledi: “Dünyaya ilim, sanayi, medeniyet ve san’atı veren Türklerdir.

“Bu medeniyet nurunu ve hakikati anlatmak mümkün mü? Decamps’ın:

“San’atkâr Protogene bir köpüğü yapabilmek için yedi yıl uğraştı; Türkün ruhunda yaşayan kudretli ışığı tasvir etmek için yetmiş yıl bile kâfi gelmez!” sözlerine kim hak vermez ki?

- Reklam -

“Biz Tufan’ı yarattık uyku uyurken batı,

Nuh doğmadan kişnedi ordularımızın atı.

Sorsan şöyle diyecek gök denilen şu çatı:

Türk gücü bir yıldırım, Türk bilgisi bir deniz.”

- Reklam -

Bu topraklar “Meçhul Askerler” ve “Kahraman Âbide Gaziler” ile dolu. Geçenlerde bu âbide “Gazi” lerden birisiyle konuşuyordum, bana o ihtişamlı mazinin gurur veren sahifelerinden birisini açtı:

“- Cihan tarihimizde Keçecizâde Fuat Paşa namında bir (devletlû) sadrıâzamımız vardı. Bir gün (Deli Hasan Ağa) adındaki zâtı huzuruna çağırtır. Hâl hatırdan sonra, Hasan Ağa’ya Fransa’dan verilen nişanı (madalyon) sorar. O da para kesesinden çıkarıp gösterir. Fuat Paşa, “Bu madalyon Fransa’da çok büyük değere sahip, niçin göğsünüze takmıyorsunuz?” deyince, Hasan Ağa:

– Ben devlet ve millet sayesinde vücudumun dokuz yerine nişan takmıştım. Ben böyle dışarıda taşınacak nişanla iftihar etmem!, der. Bu nükte yüklü hakikatlerle dolu sohbet esnasında, sadrıâzam hazretleri, karşısındaki âbide insana (Kaim-makam’lık) teklifinde bulunur; ama Deli Hasan Ağa’dan şu cevabı da alır:

– Hasan Ağa’nın göğsü Çingene körüğü gibi foslamaya başladıktan sonra mı bu makam ve mevkiyi teklif ediyorsunuz? O bundan yirmi beş yıl önce teklif edilmeliydi. Şimdi ben evine hırsızın girmediği, köpeğin ayağımı ısırmadığı bir hâldeyim. Bunları da askerlik sâyesinde kazandım. Yani, devletlûm sizin anlayacağınız, eli bastonlu öksürüklü bir Deli Hasan Ağa hâline geldim, der”.

Anlamıştım… Bu âbide insana, insanlık âleminin hürmet göstereceği bu kahramana ne cevap vereceğimi bilmiyordum…

“Mâl ü serden geçerek devlet ü din uğrunda,

Cân verüp millet içün etdiler ihyâ-yı vatan.

Zerresinden geçemem, cân ü serimden geçerim,

Çünkü bu cism ü tenün cüz’idir eczâ-yı vatan.”

Vatan sahibi ve millet olmanın şuurunda olan bu aziz gazi, ulvî vazifesini yerine getirirken hiç şüphesiz karşılık beklememiştir. Lâkin her türlü nimetlerin hoyratça ve hovardaca harcandığı bu şühedâ yurdunda onun göğsüne takacağımız bir nişanımız da mı yok? Ekonomik sıkıntıların had safhaya ulaştığı memleketimizde, mutlak surette iş sahibi olsunlar demiyoruz. Ama, hiç olmazsa asgarî ücret ölçüsünde maaşlarını da mı yükseltemiyoruz?.. Telefon ve elektrik gibi zarurî giderlerinden bir indirim de mi yapamıyoruz? Türk silâhsız olmaz! Hele hele “gazi” hiç olmaz! Öyle ise, “antika” silâhlarına “Daimi, süresiz taşıma ruhsatı” verilmelidir!

Siyah kalpaklarında “Ay-Yıldız”ın, vatan ve Türklük sevgisiyle dolu göğüslerinde “Altın Madalyon”ların, omuzlarında ve bellerinde”Antika tüfek ve tabanca”ların parladığı destan kahramanlarımızı, çiçeklerin serpildiği caddelerimizde sert adımlarla yürürken görüyor gibiyim.

Oğan Tanrı’nın selâmı üzerinize olsun…
 

Orkun'dan Seçmeler

- Reklam -