Ana Sayfa 1998-2012 PKK Terörünün Meşrulaşma Çabası ve Buna Zemin Teşkil Eden Fa...

PKK Terörünün Meşrulaşma Çabası ve Buna Zemin Teşkil Eden Fa…

GİRİŞ

- Reklam -

Fransızca “terreur”dan dilimize girmiş olan terör kelimesinin mânâsı Türk Dil Kurumu’nun sözlüğünde “yıldırma, korkutma ve tedhiş” olarak ifade edilmiştir. Terörizm ise Birleşmiş Milletler’in 40/61 sayılı kararında, büyük siyasî güçlerden mahrum olan alt grupların siyasî amaçlarına ulaşmak için uyguladıkları şiddet olarak tarif edilmektedir. Buradaki ifadeye dikkat edildiğinde görülmektedir ki, terör hareketlerinde yeterli sosyal dayanak ya da meşruiyeti kabul edilmiş sosyal destekten mahrumiyet söz konusudur. Bu şekilde ortaya çıkan toplumun ekseriyeti tarafından gösterilen reddetme tutum ve davranışı aynı zamanda teröre müracaat eden söz konusu kitlenin yeterli oranda siyasî güçlerden mahrum olması durumunu ortaya çıkarmaktadır. Dolayısıyla bir meşruiyet zemininden yoksunluk vardır. Bu sebeple de söz konusu zemin yerine şiddet oturtulmaktadır. İşte PKK terör örgütünün çıkışı da bu çerçevede vuku bulmuştur. Nitekim Öcalan, 27 Kasım 1978’de Diyarbakır’ın Fis köyünde 25 kişi ile PKK’yı kurar ve kendisi de genel sekreter olur. Burada alınan kararlarla Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve onun kurum ve temsilcilerine “karşı savaş’ ilân edilir. 20-25 Ağustos 1982 tarihleri arasında Şam’da yapılan ikinci kongerelerinde ise “Bağımsız Birleşik Kürdistan devletinin silâhlı bir mücadele sonucu inşa edilmesi”ne karar verilir. İşte bu tarihten başlamak üzere ve günümüze kadar devam eden süreçte PKK söz konusu amacını gerçekleştirmek üzere zaman zaman yoğunluk arzeden katliamlara girişmiştir. Şimdi ise emniyet kuvvetlerimizin göstermiş olduğu başarılar karşısında dayanamayan ve çıkmaza sürüklenen örgüt, söz konusu emellerini gerçekleştirmek üzere şiddeti de bir tehdit unsuru olarak muhafaza ederek, buna ilâve yeni yollar ve taktikler uygulamaya çalışmaktadır. Öyle ki gayri meşru taleplerini ifade etmek üzere meşru zeminler oluşturmaya çalışıyor. Millet nezdinde asla meşru kabul edilemeyecek olan talepler siyasî yapının çatlaklarından sızılarak gerçekleştirilmeye çalışılıyor. Bazı gazeteci ve yazarların ise bu çatlakların genişlemesine hizmet etmeleri sağlanıyor. Zaman zaman sözde bilimsel ispatlarla ya da demokratik ilkelerle terör örgütünün talepleri dile getiriliyor. Öyle ki şaşılacak şekilde kanlı örgütünün talepleri ülke menfaati ile de birleştirilerek mantık bile darmadağın ediliyor. Bir taraftan bizatîhi PKK’nın kendisi diğer taraftan söz konusu çevreler Türkiye’nin istikbâlini zarara sürüklemiş olan bu terörü, akıl almaz bir masumiyete büründürerek takdim etme yoluna gidiyorlar. Öcalan silâhtan yana değilmiş ve demokratik bir yolda imiş gibi bir görüntü vermeye çalışıyor ama hâlâ tehdit etmekten de kaçınmıyor. Nitekim örgütün yayın organı durumunda olan Aralık 2000 tarihli Serxwebun gazetesinde “Diyelim ki benim kalbim durdu. O zaman bu ülkede yüz bin insan ölür” ifadesiyle tehdide devam ediyor. Esasında örgütün demokratik kılıflar içerisine bürünmeye çalışması, deve kuşunun kafasını kuma sokması gibi bir görüntüden ileriye gitmiyor. Nitekim Öcalan’ın geçmişten bugüne kadar olan çizgisi incelendiğinde mesele daha da aydınlanmaktadır.

MEŞRULAŞMA ÇABASINDA PKK

Yukarıda ifade ettiğimiz gibi PKK’nın bizatihî kendi programında vatanın bir parçasını “Kürdistan” adıyla bölmek yer almaktadır. Bunun için de hangi metodlar gerekli ise onların hepsinin birden uygulanması gerektiği anlayışının ve uygulamalarının hâkim olduğu görülmektedir. Nitekim, 1991 yılında Abdullah Öcalan siyasîleşmeyi ihanet olarak nitelendirmektedir: “Silâhtan el çekin. Tamamen gelin Türkiye demokrasisi sınırları dahilinde hareket edin. Gelin bir Kürt TKP’si de siz olun deniyor. Bu konuda bazı ahmak PKK’lılar, bazı hain PKK’lılar çıktı, çıkıyor.”1 Yine bunun gibi 1994 yılında da demokratik yollarla mücadelenin verilemeyeceğini belirtmektedir. “Demokrasiye ve diyaloğa dayalı yöntemlerle bir millî kurtuluş mücadelesi verilemez. Bu yöntemi benimsemiş görünen KDP ve aynı çizgidekiler yanılgı içindedir. Çünkü ancak Ankara’ya sadakatle ayakta kalabilir ve onun belirlediği sınırlar içinde davranırlar.”2 İşte bu ve benzeri ifadeler incelendiğinde görülmektedir ki bu süreç içerisinde Türkiye düşman devlet olarak görülmekte ve sözde Kürdistan’dan kovulması gerektiği vurgulanmaktadır. İşte, henüz 1990’ların başında, gelecek yıllara ait hedefler belirlenmiştir. Nitekim Öcalan 2000 yılında gerçekleşmesini beklediği tabloyu şöyle çizmektedir: “Bu yıllar, Kürt meselesinin çözülüş yıllarıdır. Bizim şöyle bir sloganımız vardır: 2000 yılına doğru bağımsız ve özgür bir Kürdistanı bu dünyaya yerleştirmek.”3

PKK, bugün demokratikleşme çabasındaki Türkiye’de kendisinin “anahtar” durumunda olduğunu iddia etmekte ve bu istikamette propagandada bulunmaktadır. Bu çerçevede karşı propagandanın etkili ve yoğunluklu olarak yapılması gerekmektedir. Çünkü, örgüt bir anahtar durumunda değil, tersine sağlıklı bir demokratikleşmenin önündeki engeldir. Hâlâ silâhlı tehditten vazgeçmemiş olan örgüt, mevcu t gücünü ve örgüt yapısını, ana hatları ile korumaya çalışmaktadır. Nitekim, silâhlı mücadele örgütü olan ARGK, “Halk Savunma Gücü” biçiminde düzenlenmiştir. Örgüt, isminin değiştirilmesinin dışında esas yapısı itibariyle hâlâ devrede tutulmaktadır. Yine bir cephe örgütlenmesi olan ERNK yerine “Demokratik Halk Birlikleri”nin kurulması kararlaştırılmıştır. Burada da söz konusu olan bir isim değişikliğidir. Demokrasi kavramının şirinliğinin arkasına sığınma amacı gözlenmektedir. Zira bütün bunlar sözde Kürdistan için yapılmaktadır ve bu hâlâ dile getirilmektedir.4

İşte bütün bu yapılanmaların kararlaştırıldığı, 2-23 Ocak 2000 tarihinde toplanan olağanüstü yedinci kongrede “Başkan Apo’ya siyasal çalışma özgürlüğü ve Kürdistan’a barış” şiarıyla genel bir kampanyanın düzenlenmesine karar verilmiştir. Bunu gerçekleştirebilmek için de her türlü mücadelenin yapılacağı belirtilmiştir. Burada da terör tehdidinden vazgeçilmemiş, hattâ vurgulanmıştır. Nitekim kararda şöyle denmektedir: “Ulusal önderliğimiz’e karşı fizikî bir saldırı yönetilmesi durumunda, ulusal gurur ve şerefin Parti ve ulus düzeyinde korunacağının ve böyle bir durumda her Parti militanının bir fedai…”5 olacağının bilinmesi istenmekte ve Öcalan’ın tekrar PKK’nin başına geçmek üzere serbest bırakılması istenmektedir.

Bütün bunlar gibi Öcalan’ın son yazı ya da talimatları incelendiğinde görülmektedir ki meşru zeminlerde gayri meşru talepleri ifade etme çabası vardır. Bir taraftan HADEP’in içini tamamen doldurma, bu partinin içinde çeşitli örgütlenmelere (Kültür Birliği, Köy Birlikleri, İnsan Hakları Komisyonu vs.) gidilmesi üzerinde durulmakta, diğer taraftan da bir kültür politikası oluşturma çabasına girişilmesini istemektedir. Bu arada ise, PKK’nın da tıpkı KDP ve YNK gibi, onlardan bağımsız fedaratif bir yapı kurmasını istemekte ve “Ortadoğu Demokratik Federasyonu” kavramıyla bölücüğün bir aşamasının gerçekleştirilmesini istemektedir.6 Bütün bunları ifade ederken de yine demokrasi kavramının arkasına gizlenmeye çalışmakta, demokrasiyi PKK terörünü bir meşrulaştırma (siyasîleştirme) aracı olarak kullanmaktadır. Bütün bunlar göstermektedir ki, ayrımcılık yapıldığı iddiasıyla, en büyük ayrımcılığı yapanlar, ayrımcılığın kendisini âdeta demokratik bir ilke hâline getirme çabasındadır.

- Reklam -

MEŞRULAŞMA ZEMİNİNİN

UNSURLARI

PKK’nın meşrulaşma çabasına zemin teşkil eden unsurların isabetli olarak belirlenmesi, örgüte yönelik silâhlı mücadelede kazanılan zaferi, sosyal-psikolojik sahada da gerçekleştirme imkânını sunacaktır. Bu bakımdan burada siyasî yapı faktörlerini, demokrasi ve insan hakları kavramının yorum ve kullanılışını, PKK terörüne yönelik silâhlı mücadele dışındaki politika eksikliğini, bir kültür politikası yokluğunu, müesseseler arası iş bölümü ve koordinasyon eksikliğini, Avrupa Birliği faktörünü ve sosyal-psikolojik faktörleri incelemek ve gözönünde tutmakta fayda görmekteyiz.

Siyasî Yapı Faktörleri

Siyasî yapıyı oluşturan temel faktörler siyasî partilerdir. Türkiye’de siyasî partilerin birbirleri ile olan ilişkilerinin niteliği âdeta terörü teşvik etmektedir. Türkiye’de âdeta gelenekselleşmiş bulunan bir iktidar-muhalefet ilişkisi göze çarpmaktadır. Öyle ki, iktidar kendisini kutsal olarak görmekte, muhalefeti ise vatan haini olarak nitelendirmektedir. Bu ise doğrudan doğruya devleti zaafiyete sürüklemektedir. Buna bir de darbe çığırtkanlıkları eklenince durum daha da vahamet kazanmaktadır. Söz konusu ilişkilerde partilerle devletin özdeşleştirilmesi ise tartışmanın, doğrudan doğruya devletin hedef alınarak yapılmasına itmektedir. Bu noktada devlete yönelik iki temel yaklaşım belirmektedir. Bir taraf devleti “suçlu” ve “hain” kefesine yerleştirirken diğer taraf “kutsal” olarak nitelendirme yoluna gitmektedir. Böylece bir taraftan sorumsuzca devlete saldırı gerçekleştirilirken diğer taraftan devletin arkasına sığınma çabasına girişilmektedir. Burada bize çıkar yolu “kutlu devlet” anlayışı verecektir. Böylece bir taraftan kutsal devlet anlayışının arkasına sığınma önlenecek diğer taraftan da sorumsuzca devlete saldırma önlenecek, devlete ait olan ama yine devlete zarar vermekte olan müesseseler, yapıcı değerlendirmelere tabi tutulabilecektir.

- Reklam -

Siyasî partilerin oy avcılığı zihniyeti ile hareket etmeleri ise başka bir olumsuzluğu ortaya çıkarmaktadır. Bunun en acı örnekleri çok yakın dönemlerde görülmüştür. Parti ittifakları ile bölücülüğü meclise sokanlar elbette bunun faturasını ödemişlerdir. Ancak, asıl fatura millete ve devlete patlamıştır. Bölücülere siyasî arenada yer verilmesi ile birlikte terör olaylarında büyük patlamalar olmuş, terörün dış bağlantılarının siyasî nüfuzları da artmıştır. Benzeri hadise bugün de yaşanmaktadır. PKK’nın siyasîleşme zemini oluşturulmaya çalışılmaktadır. Peki terör örgütünün tasfiyesi açısından siyasîleşmesini desteklemek mümkün müdür? Onların, bölücülük gibi gayri meşru taleplerini gerçekleştirme imkânlarının olmamasından dolayı, terör faaliyetlerine sürüklendiklerini düşünecek olursak, hareketi siyasîleştirmek suretiyle dağıtmak uğruna, gayri meşruluğu, meşru hâle getirmek büyük bir hatadır. Terör, istekleri yerine getirilerek bertaraf edilemez, aksine güçlendirilmiş olur. Bu ancak sosyolojik tedbirler üzerine bina edilecek emniyet tedbirleri ile yapılabilir. Yani bir taraftan bataklık kurutulmalı, diğer taraftan da haşarat yok edilmelidir. Bu bakımdan, siyasî plâtformda yer almaya çalışan hareketin “Kürdistan’a barış” şiarıyla ortaya çıktığı göz önünde tutulursa mesele daha iyi anlaşılacaktır.

Kültür Politikasının Yokluğu

Türkiye’de sadece terörün yoğun olarak yaşandığı bölgeye yönelik değil, ülkenin tamamını gözönünde bulunduran bir kültür politikası da bulunmamaktadır. Halbuki kültür hem bir savunma hem de atılım aracıdır. Kültürün bu mânâsı dikkate alındığında anlaşılmaktadır ki, kültür programı, bir milletin kendisine mahsus hüviyetini muhafaza edebilmesi, çeşitli etkiler ve saldırılar karşısında millî varlığının temeli olan manevî servet unsurlarını, vatandaşların topluma yönelik bağlantılarını, sadakatlerini, yani bir insan toplumunu millet yapan bütün özellikleri korumak üzere meydana getirilmiş hem bir savunma ve hem de istikbale yönelik gelişmelerin, yenileşmelerin en etkin aracı olmak durumundadır. Böyle olunca bu plân günlük politikaların dışında kalmalı ve bir devletin politikasının gerekli aracı sıfıtıyla benimsenmelidir.7 Ancak son derece önemli konular bile gündelik politikalara araç olmakta ya da siyasî partiler arasında derin ayrılıklar ifade eden anlayışlara konu edilmektedir. Kürtçe televizyon ve eğitim konuları üzerindeki tartışmalar bunun son göstergeleridir. Son derece önemli olan ve bu konularda çoktan belirlenmiş bir devlet kültür politikası olması gerekirken, mesele siyasî partilerce her zeminde tartışma konusu yapılmakta, bir de buna çok bilmiş “işporta aydını” bazı gazeteciler de eklenince ülkenin kaderi işportada pazarlanmaktadır. Öyle ki Kürtçe televizyon sayesinde, bölge insanı terör propagandasından etkilenmeyecektir, devlet propaganda aracına kavuşacaktır, çanak antenler kırılacak millet akın akın devletin Kürtçe yayınını izleyecektir, en nihayetinde terör bitecektir! Evvelâ bilinmelidir ki kitle iletişim araçlarının etkisi bu anlatılanlara hiç uymamaktadır. Bu hususta yapılan bilimsel araştırmalar göstermektedir ki, kitle iletişim araçlarının “tutum ve kanaat üzerindeki etkisi değiştirmeden çok güçlendirme, vazgeçirmeden çok hafifletme yönünde olmaktadır”8. Bunun dışında doğrudan doğruya konu ile ilgili olarak yapılan araştırmalar da Kürtçe televizyonun gereksizliği üzerinde odaklaşmaktadır. Bu noktada SESAR’ın Doğu ve Güneydoğu Anadolu’dan son 10 yıl içerisinde diğer bölgelere göç eden 1314 kişi üzerinde yapmış olduğu anketin sonuçları oldukça dikkate değer görülmektedir. Bu araştırmanın sonuçları da göstermektedir ki Kürtçe yayın isteyenlerin oranı sadece % 9,7’dir. Bunun gibi yine büyük çoğunluk yurt dışından yapılan Kürtçe yayına ihtiyaç duymamaktadır. Türkçe bilmeyen ise % 10’dur. Diğer taraftan çocukların % 84.23’ü Kürtçeyi bilmemektedir.9 O hâlde % 10 gibi bir kesime Türkçe’yi öğretmek varken % 84.23’e Kürtçe (hangi!) öğretmenin mânâsı nedir? Öcalan da örgüt mensuplarına, bölge insanına yönelik olarak herkesin anlayabileceği bir Kürtçe oluşturun ve öğretin diyor. Yoksa bu iş onlara ağır geldiği için Türk Devleti’ne mi yıkılmak isteniyor? Bu ifadeleri yine “milliyetçiliğin dar kafalılığı” olarak yorumlayanlara, “Milliyetsizliğin (soysuzluğun) ne konulsa içine alınan genişliği nedir?” diye sormak uygun düşmez mi?! İlimle konuşmak istiyorsak buyurun ilim, olmaz film diyorsanız işte size film! Bizim tercihimiz ise her zaman ilimdir.

Diğer Sosyal-Psikolojik

Faktörler

Türkiye’de genel olarak terörle mücadelede bir iş bölümü ve koordinasyon eksikliği görülmektedir. Bir sahada kazanılan başarı başka bir sahada fütursuzca harcanmaktadır. Sadece bununla kalınmamakta başarılı olan müesseselerin araçları âdeta ellerinden alınmaktadır. Nitekim, devletin iki yüzü vardır: Biri otorite diğeri ise şefkattir. Bu rolleri ayrı müesseseler üstlenmektedir. Emniyet güçleri devletin otorite yüzüdür, şefkate dönüştükçe caydırıcılığı azalır. Şefkat rolünü ise başka müesseseler üstlenmiştir. Onların bu rolü ifa etmemeleri, emniyet kuvvetlerinin bunu da üstlenmelerini gerektirmez. Söz konusu saha ile ilgili müesseseler fonksiyonel hâle getirilmelidir.

Terör sosyal olduğu kadar psikolojik boyutu da olan bir hadisedir. Terörün amacı bir taraftan psikolojik yılgınlığa sürüklemek diğer taraftan ise kendi içlerine yönelik motivasyon sağlamaktır. Bu bakımdan devleti zaafiyet ya da çaresiz hâlde gösterecek durum ve uygulamalardan kaçınmak gerekir. Son dönemlerde Avrupa Birliği eksenli sözde Kürtçe televizyon ve eğitim meselesinde AB böyle istiyor, TC mecburdur yönündeki propagandalarına dikkat etmek gerekmektedir. Esas olan milletin iradesi olmalıdır ve bu devletin bütün müessese ve temsilcileri tarafından bu şekilde ifade edilmelidir.

SONUÇ

PKK- bir terör örgütü olarak ortaya çıkmıştır ve silâhlı elemanları ile de hâlâ bir terör örgütüdür. Amaçları ise dört temel aşamada Türkiye’yi bölmektir. Birinci aşama sosyal ve kültürel imtiyazların elde edilmesi (bu aynı zamanda güçlerinin ispatı olarak da kullanılacaktır), ikincisi bir federasyon teşkili, üçüncüsü “Bağımsız Kürdistan”ın teşkili, dördüncüsü ise “Büyük Kürdistan”dır. Ancak örgüt liderinin yakalanmasından sonra, PKK meşruiyet zemini arama peşindedir. Silâhla yapamadığını yine silâhı bir tehdit olarak kullanmaktan vazgeçmeyerek, siyasî yollarla gerçekleştirme çabasındadır. Bunun için de ilâve olarak sosyo-kültürel bir zemin oluşturma çabası içindedir. İşte bütün bunları dikkate alarak alınması gereken tedbir ve izlenmesi gereken politikalara yönelik şu önerileri yapmak mümkündür:10

• Demokrasinin müesseselerini terörün vasıtası hâline getirmeye çalışmanın, demokrasiyi ihyaya değil, onu zedelemeye yönelik olduğu düşünülerek, müesseseleşme buna göre düzenlenmelidir.

• Gayri meşru taleplerin meşru yollarla dile getirilmesi, meşru yollarla bertaraf edilmelidir. Terör hareketlerinde ise emniyet tedbirlerine müracaat etmekten kaçınılmamalıdır.

• Emniyet kuvvetlerinin terörle mücadelede göstermiş oldukları hassasiyet ve yakaladıkları başarı, devletin siyasî müesseselerinde de aynı şekilde tezahür etmelidir. Kazanılan başarı, siyasî ve ilmî sahada berhava edilmemelidir. Bunun için de siyasette millî endişeler parti ve şahsî menfaatlerin üzerinde tutulmalıdır. Siyasî partiler, sırf oy endişesi ile, meclise giremeyecek olan partileri bünyelerine dahil etmemelidir. Bunun gibi her siyasî partinin bir ideolojisi veya dünya görüşü vardır. Ancak partiler ideolojilerine yakın olan terör örgütlerine sempati ile yaklaşmamalıdırlar. Zira, söz konusu sempati, siyasî partiler muhalefette iken terör örgütlerini motive etmekte, iktidarda iken de cesaretlendirmekte ve harekete geçirmektedir.

• Terörün devlete mâl edilmesine son vermelidir. İşlenen cinayetlerin, devletle ilişkilendirilmesi istikametindeki propagandalara tatminkâr cevapların verilmesi, böylece terör gruplarının aklanmasına ilişkin çabaların boşa çıkarılması, devletin de karalanmaktan alıkonulması gerekmektedir. Bunun için de müdahalelerin zamanında yapılması ve yanlış yorumlara ya da antipropagandalara mahal vermeyecek açıklığın ve şeffaflığın sağlanması gerekmektedir. Bilhassâ terörü devlete bağlayan propagandaların, siyasî partilerce yapılması vahimdir. Demokrasi adına, demokrasinin arkasına sığınılarak yapılan bu şahsiyetsiz politikadan demokrasi ve en nihayet devlet zarar görmektedir.

• Yine terör hareketlerini komplo teorileriyle açıklamaya çalışmak, meselede teröristleri sadece kurban olarak göstermekle kalmamakta, aynı zamanda sosyolojik boyutlarını da bertaraf etmektedir. Bu sebeple ilmî metodlara dayalı analizlerin yapılması elzemdir.

• Demokrasilerde millî iradenin üzerinde bir gücün olmaması elzemdir. Ancak günümüzde dünyada oluşan yapılanmalar, millî iradenin üzerinde bir etkiye sahip olabilmektedir. Bu müesseseler takip edilen politikaları belirlemeye yönelik olarak faaliyette bulunabilmekte, böylece terörle mücadelede zaafiyet yaşanabilmektedir.

• Demokrasi anlayışındaki seçkincilik bir tarafa bırakılmalı, katılımcı demokrasi anlayışı çerçevesinde müesseseleşmeye gidilmelidir. Böylece halk, her politikada yapıldığı gibi karşıya alınmamalı, arkaya alınmalıdır. Halka rağmen değil, halkla birlikte düşüncesinden hareket edilmelidir.

• Bu bölgeye ilişkin talepleri yoğun olarak ortaya koyan siyasî partiler, PKK’nın tehdit ve güdümünden kurtarılmalıdır.

• Bölgede teröristlere, yeni neslin bir kısmı tarafından taşınan sempatinin, önceki nesillerde korkutma ve sindirme ile başladığı unutulmamalı, bu çerçevede, bölgede yaşayanlar, teröristlerin tehdit ve katliâmlarından korunmalı, can ve mal güvenlikleri temin edilmelidir.

• Derhal meseleyle alâkalı olarak partilerüstü bir kültür politikası oluşturulmalı, böylece zamansız ve yersiz tartışmalara son verilmelidir.

DİPNOTLARI

1- BALLI, Rafet: Kürt Dosyası, İst., 1993, sh, 248.

2- Özgür Ülke, 1 Temmuz 1994.

3- BALLI, Rafet: A.g.e., sh, 254.

4- Özgür Halk, 15 Şubat 2000, sh, 9-10.

5- Aynı Dergi, sh, 23.

6- http://www.Serxwebun.com. Aralık 2000.

7- TATAR, Taner: “Kültürel HAçlı Seferleri: Küreselleşme”, Orkun, Ocak, 2001, sh, 18.

8- LUNDBERG, G.A. ve Diğerleri: Sosyoloji, (Çev. Ö. OZANKAYA), Ask, 1985, sh, 251.

9- Hürriyet Gazetesi, 5 Ocak 2001.

10- TATAR, Taner: “Demokrasi Kalkanında Terör”, I. Milletlerarası Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Güvenlik ve Huzur Sempozyumu Bildirileri, Elazığ Mart 2000, sh, 283-285.
 

Orkun'dan Seçmeler

- Reklam -