Ana Sayfa 1998-2012 ÖZ VATANINDA GARİPLERİM

ÖZ VATANINDA GARİPLERİM

- Reklam -

Dr. Yağmur ÇAVUŞOĞLU

Bu yazımızda Türkiye Cumhuriyeti Devleti Cumhurbaşkanı’nın 2008 yılının Mayıs ayının ilk günlerinde Makedonya’ya yaptığı ziyaret sırasında, burada yaşanan bir olaydan söz edeceğiz.

- Reklam -

Ama önce Makedonya hakkında kısaca bilgi sunalım. Bulgaristan, Yunanistan, Arnavutluk ve Kosova gibi ülkelerle çevrili olan Makedonya’da 150-200 bin dolayında Türk’ün mevcudiyeti ileri sürülmektedir. Bugün Balkanlarda varlık ve yokluk savaşı içindeki bölge çok eski çağlardan itibaren Türk yerleşimine sahne olmuştur. Makedonya’nın tarihte bilinen en büyük hükümdarı M.Ö. 334-323 yılları arasında kral olan Büyük İskender’dir. Yunanistan, Anadolu, Suriye, Mısır, Türkistan ve Hindistan’ı Makedon Krallığı’nın sınırlarına katan bu imparatordan sonra devlet hızlı bir çöküş sürecine girdi. 867-1057 tarihlerinde Bizans Devleti’nin idaresinde sekiz Makedon asıllı imparator ile iki imparatoriçeden söz ediliyor. 13. yüzyılın başlarında, IV. Haçlı Seferi sırasında, Makedonya’da bir Latin Krallığı kurulmuşsa da, önce 1230’da Bulgarlara, sonra da 1280’de Sırplara boyun eğdiler.

14. asırdan itibaren Osmanlı Türkiyesi’nin Makedonya’ya akınları söz konusudur. 1362’de Edirne başkent yapıldıktan sonra, 1364 senesinde Sırp Sındığı’nda büyük bir zafer kazanılmış, 1372’deki Çirmen Savaşı’nın arkasından bölge Rumeli Beylerbeyliği’ne bağlanmıştı. Kosova Meydan Muharebesi’nden sonra (1389), Balkanların tamamı Türk hâkimiyetine girdi. Niğbolu Savaşı (1396) ise Türk üstünlüğünü kesinleştirmiş; ama Temür ile Yıldırım arasındaki Ankara Savaşı Osmanlı Devleti’nin fetret dönemine girmesine sebep olmuştu. Bu yüzden Osmanlılar Balkanlarda birtakım yerleri kaybettiyse de, I. Mehmet yitirilen toprakları geri aldı. II. Kosova Savaşı’nda (1448) Haçlı ordusu büyük bir hezimete uğratıldıktan sonra, bölgeye yoğun bir Türk göçü oldu.

17. yüzyılın sonlarından itibaren Osmanlı Devleti’nin pek çok coğrafyada arazi kaybına uğramasıyla beraber, 19. asra geldiğimizde Avrupa’da Trakya’ya kadar çekilmiş durumdaydık. 1876’da İstanbul’da toplanan konferans, Makedonya’yı da gündeme getirmiş, Batılı devletler Osmanlı’nın burada da birtakım değişikliklere gitmesini istemişti. Bu vaziyet sadece Makedonya’nın karışmasına değil, bütün Balkanlardaki dengelerin alt-üst olmasına yol açtı.

Makedonya üzerinde hem Yunanlıların, hem Bulgarların, hem de Sırpların bazı emelleri mevcuttur. Neticede 1901’de Makedonya çeşitli halklardan meydana gelen komitacıların arenası oldu. Buna binaen 1903 senesinde Makedonya’da bir ayaklanma çıkarıldı. Osmanlı ordusu bu isyanı bastırdıysa da, Avrupalılar meselenin üzerine daha da gidince, İttihad ve Terakki’nin bazı önde gelen subayları, Abdulhamid’i her şeye boyun eğmekle suçlayarak, çete faaliyetlerine giriştiler.

- Reklam -

I. Balkan Savaşlarında Makedonya tamamen Osmanlı Devleti’nin elinden uçtu. Fakat Balkan devletleri bu kez toprakların paylaşımında ayrılıklara düştüler. Nihayet II. Balkan Savaşlarının peşinden, 1913’te imzalanan Bükreş Andlaşmasına göre, Makedonya arazisi Sırbistan ve Yunanistan gibi ülkeler tarafından yağmalandı.

İkinci Dünya Savaşı sırasında (1941) Bulgaristan, Almanya’nın desteğiyle, Makedonya topraklarının bir bölümünü kendi sınırlarına kattı, fakat savaş sonrası buralardan çekildi. İşte bu yıllarda bazı Türkçü gençler Titocular ve kralcılar arasında sıkışan Makedonya Türklüğünü selamete çıkarmak için teşebbüslerde bulundular. 1941’de kendi geleceklerini ve benliklerini korumak amacıyla “Yücel” adında bir teşkilat kurdular. Onlar 1943 yılında, Türkiye’nin Üsküp konsolosluğuyla da irtibata geçtiklerinde, Tito’nun önderliğinde yeni bir ülke olarak Yugoslavya ortaya çıkmıştı (1944). Bu teşkilatın (Yücel) üyelerinin büyük bir kısmı öğretmenlerdi ve özellikle Üsküp’te eğitim alanında çok ciddi çalışmalar yaptılar. Hatta Bulgar işgali esnasında, Türk konsolosluğunun güvenliğini bile onlar sağladı.

Ancak 1947’de Tito’nun Yugoslavya genelinde milliyetçileri ortadan kaldırma faaliyeti başladı. 1948 şubatında önce derneğin kurucusu Şuayib Aziz olmak üzere, ileri gelenleri idam edildi. Yüzlerce kişi de hapislere atıldı. Yücelciler kendilerine destek olmak amacıyla, Türkiye’ye haber yolladılarsa da, Türkiye Cumhuriyeti’nin başında bulunan İsmet İnönü, Misak-ı Milli dışındaki Türklerle ilgilenmediklerini açıklamak gibi bir gaflet içerisindeydi.

Yugoslavya’nın 1990’da parçalanmasından sonra Makedonya bağımsızlığını ilan etmiş olmasına rağmen, bu durum BM’de Yunanistan’ın engellenmesine takılmış ve hürriyeti üç yıl sonra kabul olunmuştur. Fakat arkasından bütün Balkanları kasıp kavuran ırk çatışmaları Makedonya’ya da sıçradı. Özellikle Makedonlarla, Arnavutlar arasında sıkışan Türkler önemli zararlar gördüler. Bu ise onların doğup, büyüdükleri yerlerden kaçmalarına neden oldu.

100-150 bin civarında Türk’ün yaşadığı sanılan Makedonya’da 2005 yılında yapılan genel seçimlerde Türk Demokrat Partisi ile Türk Hareket Partisi parlamentoya üç milletvekili soktukları gibi, Jupa ve Plasnitsa belediye başkanlıklarını da almışlardı. Bugün Makedonya’daki Türkler genellikle Üsküp, Gostivar, Ohri ve Rezne’de yaşıyorlar. Umumiyetle de tarım, hayvancılık ve ticaretle meşgul oluyorlar.

Avrupa’dan ve Balkanlardan çekilmeye başladığımız 17. asır ve 93 Harbi diye bilinen 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı tam bir yıkım olmuş, Türkler batıdan doğuya doğru tarihin en büyük göçlerinden birini daha yaşamışlardır. Bu geri dönüş sırasında, Türk insanının başına gelmedik felaket kalmadı. Milyonlarcası yollarda Bulgar ve Rum çeteleri tarafından öldürülerek, Türkler insanlığın geçmişindeki en korkunç soy kırımlardan birine uğradılar. Ama güya medeni Avrupa ve diğer dünya devletlerinin hiçbirinden ses çıkmadı. Türkler kendi topraklarını savunmak için bile birisini öldürdüklerinde soy kırım oluyor, fakat masum ve suçsuz Türkler katledilseler bile bunun hiçbir ehemmiyeti yok. O yüzden ne sizi, ne de sizin medeniyetinizi tanıyoruz. Elbet bir gün bütün bunların hepsinin hesabı görülecek!

Herşey bir yana, işte bu göçler sırasında bazı vatandaşlarımız da orada kaldı. Çeşitli sebeplerden dolayı Türkiye’ye dönemediler ya da gelemediler. Senelerdir yüzleri bir kez olsun gülmedi. Hep ezildiler, hep ikinci sınıf vatandaş muamelesine tabi tutuldular. Halbuki Türkiye’de yaşayan bazı gayri Türkler ise, bu ülkenin her türlü nimetinden yararlanıp, her istediğine sahip olup, her göreve gelirlerken halâ nankörce ve alçakça davranıyorlar. Ekmeğini yiyip, suyunu içtiği ülkeye ihanet ediyorlar, başka ülkelerin, başka bayrakların, başka marşların eşliğinde hazır ola geçiyorlar ve yine de utanmadan haktan, özgürlükten söz açabiliyorlar. Tabi bütün bu cüretleri arkalarında Sevr’in takipçilerinin olması yüzünden. Halbuki anavatanın dışında kalan Türkler, seslerini yükseltmeye çalıştıkları vakit tepelerine biniyorlar, boğazlarını sıkıyorlar. İşte Kerkük-Musul, Doğu Türkistan, Batı Trakya, Bulgaristan vs. örnekleri ortada. Hoş, anavatan Türkiye’de de Türkler artık ikinci sınıf vatandaş haline getirildiler. Türküm, ülkemi seviyorum demekten insanlar korkmaya başladılar. Haklarında takibat yapılmasalar bile, niye ırkçılık yapıyorsunuz diye tahkir ediliyorlar. Türklüğe hakaret serbest oldu. Türkçenin dışında başka dillerde yayın ve eğitim kanunlaştı. Sonraki aşama bayrağın renginin ve devletin adının değiştirilmesidir. İşbirlikçiler ve dış destekçileri, göreceksiniz Türkiye Cumhuriyeti’ni yönetenlere bunu da kabul ettirecekler. Türk’ün her şeyi elinden alınıyor, vatanı satılıyor. Eli-kolu bağlanıyor, sesi-soluğu çıkmaz hale getiriliyor.

Sözün kısası, öbür tarafta bizim birtakım kanı bir, dili bir, kültürü bir kardeşlerimiz yıllardır anavatan hasretiyle yanıp-tutuşmaktalar. İmkanı olanlar bir yolunu bulup, Türkiye’ye geldiler. Ama halâ fakirliğin içinde, çoğu bir lokma ekmeğe muhtaç bu soydaşlarımızın ülkelerinde kalanları, Türkiye özlemiyle yatıp-kalkıyorlar. Hangi vesileyle olursa-olsun onlar için Türk bayrağını bir kere görmek, onun gölgesinde durmak, sıcaklığını hissetmek bütün dünyalara bedeldir.

Sovyetler Birliği ve Eski Yugoslavya dağılmadan önce anlatılan bir hikaye geldi aklımıza. Bunu sizlerle de paylaşmak istiyoruz. Türkiye bir tarihte Yugoslavya ile maç yapacak. Stad tıklım tıklım dolmuş, hatta insanlar kenarlardaki koşu yollarının üzerine oturmuşlar. Bizim gazetecilerden birisinin gözüne bunların arasında bir ihtiyar takılıyor. Bu kişi gayet sade giyimli, köylü tipli, pek spordan, hele hele futboldan anlayan birine benzemiyor. Gazeteci adamın yanına yaklaşıyor ve soruyor: Beyefendi futbolu çok mu seviyorsunuz, maçın sonucu sizce ne olur, diyor. Adam Balkan şivesiyle; evlat ben toptan falan anlamam, şeklinde cevap verince bizim gazeteci; peki o zaman niye buradasınız, diye sorar. Bu köylünün nemli gözlerle verdiği karşılık çok ilginçtir: Evlat biz şu al bayrağa hasretiz. Sadece onu görebilmek için köyümden buraya geldim. Erkenden stada girerek en önde yer kaptım. Ben Türk’ün bayrağını seyrediyorum, der.

İnsanın içini burkan, buna benzer bir olay da yıllar sonra Türk Cumhurbaşkanının Makedonya’yı ziyaretinde yaşandı. Çoğu gazeteci bu olayın üzerinde durmadı. Eğer bilmem ne “Ses” ya da “Can”ı oradaki vatandaşlarımızdan birisi sorsalardı, bu sahtekâr basının çoğu günlerce haber yaparlardı. Türk milletine ne yazık! Cumhurbaşkanı Abdullah Gül Makedonya’daki çarşılardan birini gezerken, yanına soluk soluğa bir adam yaklaştı. Korumaları da aşan bu kişiye sayın Gül; hayrola kıpkırmızı olmuşsun, ne bu acelen, diye sordu. Adamın verdiği cevap; sizi görmek için, oldu. Yani, onun burada kastettiği, sadece Abdullah Gül’ün güzel yüzünü görmek değildi. Hasret kaldığı anavatanının devlet başkanı gelmiş, Türk’ün idarecisi onun yaşadığı yerleri geziyor, nasıl olur da onu görmemezlik ederdi.

İşte Türk’ün büyüklüğü budur. Saflığıdır, gururudur, dürüstlüğüdür. Türk birliğine hayal diyen alçaklara en güzel cevabıdır. Türk, onu bir araya toplayacak Bozkurt’u bekliyor!

 

- Reklam -

Son Yayınlananlar

- Reklam -