Ana Sayfa 1998-2012 Ortadoğu Şekillendirilirken Türkiye’nin senaryosu var mı?

Ortadoğu Şekillendirilirken Türkiye’nin senaryosu var mı?

SOVYET Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği (SSCB) dağıldıktan sonra Amerika Birleşik Devletleri (ABD), tek süper güç olarak kaldı. Oluşan yeni durum, tek kutuplu dünya düzeni olarak adlandırıldı. Gerçekte ise, dünya düzensizliği veya dünyanın bozuk düzeni söz konusudur.

- Reklam -

Doğu Türkistan’da, Karabağ’da, Çeçenistan’da, Kırım’da, Batı Trakya’da, Bosna’da, Kıbrıs’ta ve Kerkük’te, insanlığın yüzünü kızartacak insan hakları ihlâlleri yaşanıyor. Dünya jandarmalığına soyunan ABD, kendi çıkarları zedelenmediği sürece, her türlü düzensizliklere sessiz ve ilgisiz kalıyor. Denilebilir ki ABD; Avrupa Birliği, Milletlerarası para Fonu – International Monatery Fund (IMF) ve Dünya Bankası ile birlikte, güçsüz ülkeleri daha da güçsüzleştirmekten başka bir etkinlikte bulunmuyor. Üç kıt’ada 600 yıl hüküm süren Osmanlı Devleti’nin dünya nizâmı için yaptığı fedakârlıklar hatırlanırsa, eski SSCB’ye de ABD’ye de süper güç demek mümkün değil. ABD, olsa olsa çıkarlarına şahin yakıştırmasını hak ediyor.

ABD’nin bu tutumu yeni değildir. Güçsüz ülkeleri daha da güçsüzleştirme operasyonlarının en çarpıcı örneği 1898’de Filipinler’de yaşandı. Tarihte; Amerika – İspanya Savaşı olarak anılan harp, gerçekte Amerika – Filipinler Savaşı idi. Savaş sonunda Filipin adaları Amerikalıların oldu. Savaşta, ABD’nin uyguladığı kaba kuvvetin yanında, açlık ve salgın hastalıklar da Filipinlilerin acımasız düşmanı idi. Bir milyondan fazla Filipinli öldü. 7109 adet ada içerisinde, özellikle Luzon Adası’nda yaşayan bütün erkekler öldürüldü. Bu adada yetiştirilen tarım ürünleri bütün Filipinleri besliyordu. Ölenlerin yerine Amerikalı sermayedarlar ve onların işçileri geldi. Gelenler adada şeker fabrikaları kurdular. Ada şimdi Amerikalı 10 ailenin mülkiyetinde. Burada, Filipinlerden dünyaya ihraç edilen şekerin % 80’i üretiliyor. Yerli halk, karın tokluğuna çalıştırılıyor. Filipinlerin diğer adalarında oturanlar, açlık sınırının altında sefil bir hayat yaşıyorlar. Çünkü onların sebze ve tahıl üretecek bir avuç bile toprakları yok. Savaştan önce fert başına millî gelir 300 dolar iken, günümüzde 80 dolardır. Çoğunluğu Müslüman olan Filipin Adalarının halkı, Amerikalıları, Allah (cc) tarafından kendilerine gönderilen bi r lütuf olarak görüyorlar.

•••

Amerikalıları lütuf olarak gören bir başka insan topluluğu da Afganistan topraklarında yaşıyor. Bilindiği gibi, Türkmenistan doğalgazını Hint Okyanusu’na ulaştıracak olan boru hattı, Afganistan’dan geçiyor. Hattın inşa ve işletmeciliğini ABD kökenli UNOCAL firması üstlenmiş durumda. Suudî Arabistanlı DELTA-OİL, Pakistanlı CRESSENT ve sembolik hisse ile Güney Koreli HYUNDAİ firması, diğer hissedarlar. Konsorsiyum, Taliban yönetimi döneminde oluşturuldu. Bu sebeple ABD, Taliban’ı destekledi. İstikrarı sağlayamayacağını anlayınca da Usame bin Laden’i bahane ederek desteğini çekti. Çekmekle kalmadı, askerî bir operasyonla eski dostlarını iktidardan uzaklaştırdı. Afganistan’dan çıkmak niyetinde olmayan ABD’nin yeni müttefiki: Hâmid Karzaî.

ENERJİ KAYNAKLARI

Büyük Satranç Tahtası isimli eserinde, Amerikalı strateji uzmanı Profesör Zbigniev Brezezinski şöyle diyor: “ABD, Avrasya coğrafyasında son sözü söyleyecek tek ülkedir.”

- Reklam -

Bu sözü doğrulamak için Amerikalılar, bir başka millete daha kendilerini lütuf olarak kabul ettirme hazırlıkları içerisindeler. Filipinler ve Afganistan’dan sonra ABD’nin programında Orta Doğu var.

Orta Doğu, dünya petrol rezervlerinin en zengin bölgesi. ABD, her yıl 20 milyon varil petrol tüketiyor. Bunun % 60’ını ithal ediyor. İthalâtının % 15’ini Suudî Arabistan’dan gerçekleştiriyor. Bilindiği gibi ABD – Suudî Arabistan ilişkileri eski sıcaklığında değil. Kontrol edilebilir yeni ilişkiler kurulmasına ihtiyaç duyuluyor. Bu ihtiyacın karşılanması için en uygun ülke ise, şimdilik Irak. İleride İran ve Suudî Arabistan da kontrol altına alınacak ülkeler olarak görülüyor. Sonuçta Orta Doğu, ABD’ye rakip olabilecek potansiyel gücü olmayan jeopolitik bir yapıya kavuşturulacak.

Suriye ve Ürdün’de, babalarının ölümlerinden sonra yönetime gelen genç liderler, ABD’nin tabiî müttefikleri olarak göz dolduruyor. Ne var ki onlar, cazip enerji kaynaklarına sahip değiller. ABD’nin hazırladığı senaryolarda figüran veya kontrollü yardımcı aktör olabilecekler.

ABD’nin Orta Doğu senaryosu ile ulaşmak istediği ana hedefin, zalim bir diktatörü işbaşından uzaklaştırmaktan ibaret olmadığı herkesçe biliniyor. Amerikan kapitalizminin yaşadığı olumsuzlukları bilenler için sebep ortadadır: ABD, Orta Doğu’ya girecek ve uzun süre orada kalacaktır. Bu amaçla, harekât sonrası için değişik senaryolar hazırlanıyor. Bunlardan ilkinde; Saddam ülkeden uzaklaştırıldıktan sonra Ürdün ve Irak bir federasyon çatısı altında birleştirilip Ürdün’ün genç kralı Abdullah, yönetimin başına getirilecek.

Diğer bir senaryoda; karizmatik bir general başkanlığında; Kürt, Türkmen, Şiî ve Sünnî Arap Federasyonu düşünülüyor. Seçkin tabakanın desteğini kazanmış veya kazanabilecek bir general veya güçlü bir sivil bulunabilirse, bu model uygulanacak. Bu kişinin, Arap kökenli olması şart olarak ileri sürülüyor. Federasyon üzerinde karar kılınırsa, etnik gruplar ön plânda ve diri tutulmayacak. Onlar; Federasyonun bir rengi, motifi olarak arka plânda değerlendirilecek. Federasyona dahil muhtar devletlerin sınırlarının çizilmesi sırasında karşılaşılacak problemler, senaryoyu yazanları en çok düşündüren konudur. Bu probleme çözüm bulunamaz ise, Federasyon fikrinden vazgeçilebilir.

- Reklam -

Üçüncü senaryo, Irak’ın bölünmesi hesaplarına dayandırılıyor. Hesaplara göre Irak, 3 veya 5 parçaya bölünebilir. 1- Sünnî Müslümanlar, 2- Şiî Müslümanlar, 3- Barzanî taraftarları, 4- Türkmen Devleti ve 5- (Zayıf bir ihtimal olarak) Talabanî taraftarları. Bu senaryo; Araplar, Kürtler ve Türkmenler şeklinde üç parçalı olarak da düşünülmektedir.

TÜRKİYE’NİN SENARYOSU VAR MI?

Türkiye; Kerkük ve Musul konusunda, 8 Temmuz 1937 tarihinde imzalanan Sâdâbad Paktı ve 24 Şubat 1955 tarihinde imzalanan Bağdat Paktı görüşmelerinde; 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Antlaşması ve 19 Mayıs 1924 tarihli Haliç Konferansı müzakerelerinde olduğu kadar ısrarlı ve hatta talepkâr olmamıştı. O dönemin eksikliklerini ve hatalarını telâfi etmenin tam zamanıdır.

Türkiye’nin hazırlayacağı senaryo, maddî çıkar amaçlı olmayacaktır. Bölge barışı ve bölge halkının huzuru ön plânda tutulacaktır. Bu sebeple, ön yargılı olmayan milletlerarası plâtformlarda kabul görebilir. Ancak bu konuda, en az Avrupa Birliği (AB) için Kopenhag Zirvesi öncesindeki kadar yoğun ikna maratonu gerekir. Böyle bir maraton, Türkiye’ye şeref kazandıracağı gibi, mecburiyetimizdir de.

Irak’ın Araplar ve Kürtler arasında ikiye bölünmesi kabul edebileceğimiz bir senaryo değildir. Türkmenlere muhtariyet tanımayan bir federatif sistemi de düşünemeyiz.

Başlangıcından bu yana, Irak’ın toprak bütünlüğünden yana tavır sergiliyoruz. Tavrımızı, Irak’taki Türkmenlerin kültürel ve insanî haklarına saygı şartı ile pekiştirerek devam ettirmemiz, uygun bir çözüm olabilir. Bu çözüm, Habur dışında ikinci bir sınır kapısının Telafer şehrinde açılması, Türkmenlere Bağdat Parlâmentosu’nda nüfus oranına göre temsil hakkı tanınması, Türkmenlerin nüfus itibariyle ekseriyette olduğu şehirlerin mahallî idarelerinde söz sahibi olması… gibi desteklerle âdil ve kalıcı şartlara bağlanabilir.

Asimilasyonist baskılarla oluşturulan olumsuz yaşama şartları sebebiyle göç eden Türkmenlerin topraklarına dönme hakkının tanınması, yol – fabrika – okul yapılacağı bahaneleriyle alınan gayrimenkullerin Türkmenlere iadesi ve bölge halkının gasp edilen diğer haklarının geri verilmesi, Türkçe eğitim – öğretim haklarının tanınması… vazgeçilemez taleplerimiz olarak müzakere masasına getirilmeli. Hattâ, bölgede yaşayan Türk soyundan insanların hakları konusunda Türkiye’ye garantörlük hakkı tanınmalı.

Federatif sistem oluşturulacaksa Türkmenlere muhtariyet verilmesi, olmazsa olmaz şartımız olmakla birlikte, masrafları bölgenin petrol gelirlerinden karşılanmak üzere bölgede, Türk askerinin çoğunlukta olduğu bir Barış Gücü bulundurulması da vazgeçilmezlerimiz arasında yer almalı.

ABD, Orta Doğu’yu kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirmek isterken İsrail’i bölge gücü konumuna getirmeyi de amaçlıyor. Kendi tercihidir. Fakat burada, kimsenin hesaba katmadığı tehlikeli bir ihtimal söz konusudur: ABD – İsrail anlaşmazlığı. Bilindiği gibi milletlerarası arenalarda sürekli düşmanlıklar olmadığı gibi, dostluklar da sonsuza kadar devam etmeyebilir. ABD – İsrail anlaşmazlığı neden akla getirilmiyor? Böyle bir anlaşmazlık olursa, sonuçları neler olabilir? Bu soruları soran ve cevap verebilecek kişiler henüz ortalıkta gözükmüyor.

En önemli husus da şudur: Bölgede huzur ve istikrar isteniliyorsa, Irak’taki Türk varlığı ve Türkiye’nin onlarla ırkî, dîni ve kültürel bağları göz ardı edilmemelidir.
 

Orkun'dan Seçmeler

- Reklam -