Ana Sayfa 1998-2012 Orhan Şaik Gökyay’ın savunması (2)

Orhan Şaik Gökyay’ın savunması (2)

“VATANDAŞLAR KANUNA ELEKTRİKLE ISINDIRILIYOR”

- Reklam -

ŞÜPHE yalnız sandalyeye has bir kusur değildir, ben de şüpheleniyorum.

Her ne kadar bunun bir şifre olmadığı anlaşılmışsa da, valinin, bana eziyet edeceği hakkındaki vaadi, emniyet umum müdür muavini Kâmuran -soyadı bence malûm değildir- tarafından yerine getirilmiştir. Haziran’ın en sıcak bir öğle sonunda, kendisi tarafından mu’tena[36] hücre ve ziyaretçilerince tabutluk diye adlandırılan işkence odasında, bu, elektrik lambaları altında ışıl ışıl yanan odada, ayakta beş saat bir şehrâyîn[37] seyrettim. Buradan bir adım ilerisi değil, fakat on dört asır gerisi görünüyordu: Arabistan çölünde efendileri tarafından kızgın güneş altında kayalara çakılmış çıplak köleler..

Tabii “yirminci asr-ı medeniyette” ham bir tabiat unsuru olan güneş yerine, onun göz kamaştıran ve kör eden icatlarından biri, elektrik vardı. İşte, İstiklâl mücadelesi kazanıldığı ilk yıldan başlayarak 11 Mayıs 1944 târihine kadar, mesleğin çeşitli kademelerinden, en geniş teftiş ve murakabeler görerek Devlet Konservatuvarı Müdürlüğü’ne, kayrılarak değil, /54/lâyık olarak getirilmiş bir öğretmene reva görülen tahkir budur.

Vazife hayatı, cumhuriyetle yaşıt ve vatan hizmetinde yorulmuş sayılan bir vatandaşın mükâfatı budur; bu elektrikler altında verilen siyasî terbiye metodunu, bütün kültürü kötü zabıta romanlarından ibaret olan bu adam, bu sözde Mülkiye mezunu, Siyasal Bilgiler Okulunda öğrenmiş olmasa gerek. Münevver[38] vatandaşların Türk kanunlarına bu teshin[39] vasıtalarıyla ısındırıldığından, anayasanın hâlâ yürürlükte bulunan 73üncü maddesinin bu ışıklar altında okutulduğundan, ve ömrünü vatan çocuklarını aydınlatmağa vakfetmiş bir öğretmenin bu yolda tenvir[40] edildiğinden ben, nefsimde tecrübe ile yeni haberdar oldum.(3) Bir hukukçu olması icap eden savcının bunu bileceği ve kitapta yerini bulacağı da pek tabiîdir. Çünkü kendisi de 29 Eylül 1944 Cuma günü yapılan alenî bir duruşmada bize “her türlü zulmü caiz” gören acayip bir mütâlaada bulundu. Fakat, hikmet-i vücudu[41] -Türk Irkı’ndan olanlar da dahil- her vatandaşın kanunca korunmuş olan hakkını belirtmekten ve ancak kanunu temsilden ibaret olan iddia makamı çürük hitabet /55/temrinleri[42] için icat edilmiş değildir.

Benim maruz kaldığım muamelenin adı istibdat devrinde zulümdü, cumhuriyetin 21inci yılında da zulümdür. Bunun adı Anayasanın 73üncü maddesinde işkence, Türk Ceza Kanununun 243üncü maddesinde yine işkencedir. Yalnız bunun bana tatbikinde kanunda yeri olmayan tarafı, herhangi bir suçu söyletmek için değil de, sadece keyf için yapılmış olmasındadır. Anayasada 73üncü madde, sırada, 88inci maddeden öncedir ve ona gelinceye kadar daha birçok maddeleri okumuş olmak mantıkîdir.

>İşte bu söylediklerimle, efkâr-ı umumiye karşısında benim açtığım bu davaya da bu memlekette el koyacak elbette bir salâhiyetli adlî merci[43] vardır. Yoksa, malımızı, canımızı, ırzımızı, namusumuzu emanet ettiğimiz “Emniyet Umum Müdürlüğü” ismi ile bu makamda muavinliği işgal eden bir adamın hareketleri arasındaki tezat ve tenakuzu[44] bana hiç kimse izah edemez. Ve ben, mahalle çocukları oynasın diye çamurdan halk edilmedim. Ben bu vatanın toprağından yoğruldum. Şerefim ondandır ve yarın, içlerinde /56/bana bu hareketi yapan Kâmuran’ın da bulunduğu vatandaşların şerefini, hudutlarda, ateş altında koruyacak olan kan, damarlarımda, nöbet yerinde bir asker gibi, akmağa hazır dolaşmaktadır.

- Reklam -

Savcı Kâzım Alöç’ün gerek son tahkikat kararında, gerek esas hakkındaki mütalaâsında[45], pek lüzum olmamakla beraber, kendime karşı vazifemi yapmış olmak için, ileri sürülen birkaç acayip noktaya da ilişeceğim. Lüzum yoktur, çünkü duruşma zabıtları ve yazılı deliller dava dosyasında mevcuttur. Yoksa Savcı Kâzım Alöç’ün geniş karihasından[46] daha ne gibi suç delilleri ortaya koyabileceğini kestirmek güçtür. Ve adliye târihimizde bu tarz delillerin zannımca ihtira beratı[47] kendisinde olmak gerektir.

Ben fazla münakaşa etmeden bunları tekrarlamakla yetineceğim.

İşte son tahkikat kararında suç bulmuş insanların mağrur edasına göre: “1902 senesinde İnebolu’da doğan bu adam…” demek ki ben, haberim olmadan mükerrer[48] bir suç işlemişim. 1902 yılında doğduğum yetmiyormuş gibi bir de üstelik İnebolu’da doğmuşum.

/57/Esas hakkındaki mütâlaasında da: “… Esasen Nihâl Atsız’ın eski bir arkadaşı bulunduğu, birlikte Malatya ve Edirne’de öğretmenlik yaptıklarını itiraf eden maznun” diyor.

Kendisine duruşma esnasında itiraf ettiğim, nedense burada yer verilmemiş bir kaç suçumu daha söyleyim; ben, Atsız’la, Yüksek Muallim Mektebinden beri arkadaşım: Leylî[49] olduğumuz için aynı koğuşta yattık, aynı masada yemek yedik, ikimiz de Edebiyat şubesinde olduğumuz için aynı sınıfta, aynı dersleri aynı hocalardan okuduk ve sonra da ailece gider gelir, birbirimizde misafir kalır olduk.

- Reklam -

Son tahkikat kararında, benim mektuplarımdan birindeki; “en yakın hâdiseler Türk’e Türk’ten gayrısının dost olmadığını gösteriyor” cümlesini “en yakın hâdiseler Türkiye’de Türk’ten gayrısının dost olmadığını gösteriyor” şeklinde tashih etmek suretiyle okuduğunu anlar ve yazdığını bilir geçinen, kendine güvenilir bunca yıllık bir edebiyat öğretmeninin hatasını herkesin içinde yüzüne vurmuştur. Her ne kadar hâlâ kendi cümlemin bu düzeltilmiş bozuk /58/şeklinden bir mâna çıkaramadıysam da, asıl, halli ondan daha müşkül bir ukde[50] olarak bunun sebebini kavrayamadığım için, esas hakkındaki mütâlaada benim mektuplarımdan alınmış ibarelere[51], aslında olmadığı hâlde serpiştirilmiş olan istifham[52] işaretlerinden kafamı kurtaramıyorum.

Adı şaire çıkmış olan bir edebiyat öğretmeninin mektuplarını düzelten savcının, kendi mesleğindeki vukufundan[53] nasıl şüphe edilir, bunların elbette hukukî bir tarafı olduğunu bilmemesine nasıl ihtimal verilir. Haddini bilmeğe çalışan bir kimse haysiyetiyle bana bu babda aczimi itiraftan başka yapacak bir şey kalmıyor.

Orhun mecmuasının imtiyazını almağa tavassut[54] etmeyi bir suç sayınca, bu imtiyazı verip vermemek iktidar ve salahiyetini doğrudan haiz olan bakanlar kurulunun -ki içlerinde maarif vekilinden başkasını tanımam- bu kapanma kararını kaldırması hususunda savcının ne diyeceğini merak etmekle beraber onu biriyle bir kıyas ve içtihat[55] muammasına düşürmek istemem.

Yazıların kontrolörlüğü meselesi de duruşma sırasında yeter derecede açıklanmıştır. Duruşma zabıtlarıyla, 26.6.1943 /59/târihli, dava dosyasında saklı mektubu bir defa daha; bilgisini tazelemek için okumasını tavsiye ederim.

Duruşma sırasında acayip ifadelerle Atsız’ın müdâfaasını yaptığım iddiasına gelince: Ben Türkçe’yi ancak bir türlü konuşabiliyorum, o da doğru konuşmaktır. Belki acayip görünen de budur. Çünkü, benim için, bir iddianın ne kadar yerinde olduğunu duruşma zabıtlarından araştırmak imkânı mahkemenin kararı dolayısıyla mevcut olmamakla beraber, bu ifadeler zapta benim ağzımdan çıktığı gibi geçtiği için de bir acayiplik varit[56] değildir. Müdâfaa babında ise Atsız’ın bana ihtiyacı yoktur. Yalnız ben şuna işaret edeyim ki, ister Atsız gibi aksa-yı şarkta[57] oturur müfrit[58] bir milliyetçi, isterse Pertev Boratav(4) gibi aksa-yı şimalde[59] hayal kuran bir beynelmilelci[60] ve insaniyetçi olsun, insanın manevî servetini teşkil eden hatıraları tâ mektep sıralarından beri samimiyet yolunda haşirneşir olmuş arkadaşlarımı satmak ve inandığı ahlâk prensiplerini, vicdanını, ne tarafından bakılsa bir tahta parçasından ibaret olan bir dünya sandalyesiyle değişmek gibi ilk bakışta kârlı görünür bir ticaret zihniyeti bende yoktur.

Cemal Oğuz’u evime davet edip etmediğim duruşma sırasında /60/ne bana, ne de Atsız’a sorulmadığı ve benim böyle bir daveti yapmayacağım 23 Nisan 1944 târihli, dava dosyasında mevcut mektuptan ve ilk tahkikat ifademde sarahatle[61] beyan edilmiş olmasından ve bunun yazıya geçmesinden savcının malûmu olduğu hâlde onu burada, bunun bir suç olmaması bir tarafa, öne sürmesi de bana hem acayip hem garip geliyor.

Sabahaddin Ali’nin vekâlet emrine alındığının doğru olmadığını söylemek de neden suç olsun? Bir arkadaşa bu kadar basit ve herkesin bildiği vakıanın doğru değil de yalan olarak bildirilmesi icap ettiğini ve bundaki hikmeti kavrayamadım. Bunun bir gün, bir iddia makamından, bir esas mütalâa olarak ileri sürüleceğine ben değil, Eflatun olsa ihtimal veremezdi.

Davanın tahrik mi, hem tahrik hem de bir nevi emir mi olduğu meselesini üstelemiyorum. Sabahaddin Ali hakkında üst makama niçin bir rapor vermediğim sualini anlayamadım. Nasıl bir rapor olacaktı bu?

Kâzım Alöç beni birine benzetti sanırım. Ben o değilim, benim adım Orhan Şaik Gökyay’dır. Benim, vazifemi ve mevkiimi hususî fikir ve /61/maksatlarıma alet ettiğimi veya edeceğimi zannedenler mi olmuştur? Hiç olmazsa son beş yıllık konservatuvar müdürlüğüm sırasında eriştiğim ve kıymetini herkesin ölçemeyeceği takdirler yerine, bana vazifemde nefret veya muhabbetlerimin, yahut da menfaatlerimin rehberlik ettiği rivayeti mi çıktı? Anlayamadım. (Devamı var)

DİPNOTLARI

(3) Orhan Şaik Gökyay, tabutluk denilen işkence âletinde kendisine nasıl işkence yapıldığını edebî bir dille açıklıyor. Tabutluğun tepesine konulan ve işkenceye tabi tutulan kimsenin tam başının üzerinde bulunan 500 mumluk ampulün aydınlatma ve ısıtma işlevleriyle mânen aydınlatma ve kanunlara yakınlık duyma, ısındırma anlamlarına (tenvir ve teshin) işaret ediyor.

(4) Pertev Nailî Boratav: Atsız ve Orhan Şaik Gökyay’la Edebiyat Fakültesinden sınıf arkadaşı. Başta, onlar gibi milliyetçi iken daha sonra sol kampa katılmış, Ankara Üniversitesi Dil-Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nde Behice Bozan, Niyazi Berkes, Muzaffer Şerif Başoğlu gibi diğer solcu hocalarla bir grup oluşturmuş ve onların çıkardığı Yurt ve Dünya gibi dergilerde yazılar yazmıştır. Bu faaliyetleri yüzünden fakülteyle ilişkisi kesilmiş, ondan sonra yıllarca yurt dışında çalışmıştır. Halk edebiyatı alanının tanınmış bir uzmanıdır.

SÖZLÜK

[36] mu’tena: itinalı, özenilmiş

[37] şehrâyîn: şenlik, donanma

[38] münevver: aydın, aydınlatılmış

[39] teshin: ısıtma

[40] tenvir: aydınlatma, bilgilendirme

[41] hikmet-I vücudu: varlık sebebi

[42] temrin: tekrar sonucu alıştırma

[43] merci: başvurulacak yer

[44] tenakuz: çelişme

[45] mütâlaa: okuma, inceleme, düşünce

[46] kariha: insanın kendi kendine ürettiği dayanaksız fikir ve niyet

[47] ihtira beratı: patent

[48] mükerrer: tekrarlanmış

[49] leylî: yatılı

[50] ukde: çık istenildiği hâlde elde edilemediği için içte kalan dert

[51] ibare: bir fikri ifade eden söz grubu

[52] istifham: zihni işgal eden soru

[53] vukuf: anlama, bilme, haberli olma

[54] tavassut: aracı olma

[55] içtihat: şahsî yorum, şahsî fikir

[56] varit: gelen, erişen

[57] aksa-yı şark: uzak doğu

[58] müfrit: aşırı

[59] aksa-yı şimal: uzak kuzey

[60] beynelmilelci: insancıl, hümanist

[61] sarahat: ifâdede açıklık
 

Orkun'dan Seçmeler

- Reklam -