Ana Sayfa 1998-2012 Orhan Şaik Gökyay’ın savunması (1) “Darağacına çeksen de/san...

Orhan Şaik Gökyay’ın savunması (1) “Darağacına çeksen de/san…

- Reklam -

1944 Türkçülük Dâvasında, Orhan Şaik Gökyay’ın

kendi el yazısı ile hazırladığı savunma (1)

“DARAĞACINA DA ÇEKSEN SANCAK YİNE SANCAKTIR”

- Reklam -

BEN; vatanın dört bir bucağında, onyedi yıldır alnının akıyla Türk Milleti’nin hizmetinde şerefli bir öğretmen olarak çalışan ben; onyedi yıldır ne kendi şerefine, ne vatanın ve milletin şerefine kendi aczi dâhilinde leke sürdürmeyen ben; şerefi, haysîyeti, adı aylardır darağacında sallandırılan ben; yâni bugün artık her iki mânâda adı çıkmış ve çıkarılmış olan Orhan Şâik Gökyay karşınızda, yeryüzünde işlenebilecek olan suçların en zelîli[1], en iğrenci, en şerefsizi ile vasıflandırılmış olarak, vatan hâini ithâmı altında bulunuyorum. Bir madalya takar gibi, bir sadaka verir gibi vicdanımız ürpermeden bana yakıştırılan bu kirli ve çirkin emâneti daha lâyıkına verilmek üzere verenlere iâde ediyorum.

Karşınıza, makalelerin, resmî tebliğlerin, nutukların geceleri /45/içinden; her biri bir türlü saldıran kalemlerin teşhirleri arasından; kısacası hür vatandaşlar diyârından geldim.(1) Fakat bir köle gibi geldim.

Ne elimde kendimi müdâfaa edecek bir kalem, ne dilimde fânî kulaklara ulaştırılması mümkin bir söz kudreti vardır. Yalnız sırtımda, efkâr-ı umûmiyeyi[2] dile getirmeye yeltenen bâzı gazete kağıtlarından bir mahkûm gömleği.. Hem bu benim sırtımdaki, belki de ne kumaş olduğu milletçe ma’lûm olan ve millete îlân edilen bir gazetenin kağıdındandır ve belki de müseccel[3] vatan hâinlerinin çuvaldızıyla dikilmiş âdînin bayağısı bir gömlektir.

Hür vatandaşlar diyârından bu adâlet sığınağına varabilmek için uzun, ızdıraplı, karanlık yollar yürüdüm. Bu zehri içmiş olan bir insanın kendini müdâfaada kullanacağı dil tatlı olamazsa mâzurdur. O insan, Türk Milleti’ne, yalnız tâbiiyetiyle, yalnız şahsî menfaatleriyle, yalnız sandalyesiyle bağlı değil; kanıyla, târihiyle, mensûbiyetinden kendine düşen şeref payıyla, duygusuyla, taşımaya ve kendini bildi bileli edinmeye, içine sindirmeye çalıştığı yalnız Türk olana has gurur ve karakteriyle ondandır, o millettendir; o büyük ummandan[4] bir katredir[5]. Onun için bu yersiz ve çürük ithamlar, benim adımın üzerinde o engin denizdeki çer çöp /46/gibidir. Çünkü darağacına da çeksen sancak yine sancaktır.

- Reklam -

Hürriyetim alınmış, şerefim ve vicdânım bende kalmıştır.

Bu bir müdâfaa değil, elinden en kıymetli varlığı alınmak istenen bir insanın çırpınmasıdır. Bu, her Türk’ün alnında taşıdığı şeref çelenginin kurtarılması için, bütün feryat ta’kâtini ortaya koyan bir insanın meçhûlden istimdâdıdır[6]. Bu, o çelenkten mahrum edilmiş bir Türkün, alnından koparılan çelengin açtığı yaraları, şimdi artık kendisince çok daha şerefli bir çelenk olan yaraları, göstermek için, aylardır hasretini çektiği bu güne, o yaraların küşât resmi[7] olan bu güne sizi dâvettir.

Beni ve benim hâlimden benden fazla acı duyan sevdiklerimi bu Gayya’ya[8] atan kazanın mahiyetini anlatmağa, rabbânî[9] kudreti tefsir[10] ve izaha, ve takdiri, hiç olmazsa yarı yoldan, geri çevirmey e çalışacağım. Haksızlığa uğradığına inanan, suçsuzluğunu ilk gününden bugüne kadar bilen, açıkçası bir kasda kurban gittiğine -imandan ötesi varsa- işte o şekilde kani bulunan bir kimse haysiyetiyle ve onun korkusuzluğu ile konuşmak istiyorum. Bu müdâfaanın -varsa- celâdeti[11] bundandır. Bir mahkemenin /47/burcuna[12] sığınıp, ben de bir defa, üzerimden pervasız akıp giden düşnamlara[13], tahkirlere[14], resmî ve hususî tezlillere[15], ithamlara karşı hür vatandaşların diyârına seslenmek istiyorum. Ondan öte târih varsın beğendiği dille konuşsun.

Onun, bizi, mütearifeleri[16] isbât zorunda bırakan, dünyaca revaçta bir ilim olduğunu bildiğim hâlde, siyasetin her türlüsüne karşı nefretim bu gün eskisine göre daha artmış ve cehâletim bir mürekkep gibi daha da koyulaşmıştır. Onun için, iddiânâmenin “medh ü istihsanında”[17] bulunduğumu kekelediği ırkçılık ve Turancılığın müdâfaasını yapacak değilim. Zîrâ benim suçum bu değildir. Ben, dilimin döndüğü ve aczimin elverdiği kadar, hür vatandaşlar diyârı olarak tavsif[18] edilen, eşit adaletin yürüdüğü, müstakil Türkiye Cumhuriyeti’nde, on sekiz yıllık bir mektep arkadaşını iki gece misafir etmenin basit bir muaşeret[19] icabı olduğunu ve bunun bir suç olamayacağını, dünyanın hiçbir yerinde, târihin hiç bir devrinde suç sayılmadığını müdâfaa ve isbâta çalışacağım.(2)

Gerçi târih, böyle bir hareketin müdâfaasına lüzum hasıl olduğuna hayret edecektir. Fakat ne yapalım, yirmi yıla sığdırdığımız /48/yirmi asırlık inkilâplardan dolayı hayrette kalan târih varsın biraz da buna şaşsın.

Dünyanın döndüğünü isbât için bile, insanlığın asırlar harcadığını ve asırlarca canlar harcadığını düşündüğüm zaman, benim şahsıma taallûk eden bu küçük hakikatin üzerine adalet güneşinin doğması için beklemek mecburiyetinde olduğum zamanı uzun görmüyorum. Fakat târihin misâllerine rağmen, insan nedense bu güneşin doğuşunu; kendisi ve onu sevenlerle birlikte, gönülleri en candan, en lekesiz bir sadakat ve sevgi ile dopdolu, gözleri bu ufka dikilmiş onlarla birlikte seyretmek ümidiyle titreyecek kadar hodbin[20] olmaktan geri kalmıyor, bu zevki târihe bırakmak feragatine bir türlü yanaşmıyor. Bu gözler hâlâ bir yıldız masumluğu ve sabrı ile o ufukta asılıdır. İçimi bir cam kırığı gibi yırtıp gelen bir sesle, kendi kendime de olsa diyorum ki; hür vatandaşlar diyârında adalet güneşi hiç batmamalıydı. Çünkü onu bizim gözlerimizden saklayan şey, bir bakımdan, o kadar zayıf, o kadar basit, öyle hiçten ki… Ankara valisine her nasılsa unutulup gönderilmeyen, fakat bundaki unutkanlık bana ait olmayan bir davetiye ve kendisinden bütün hayatımda üç mektup ya aldığım ya almadığım /49/Necdet Sançar’ın iki üç satırlık bir tekerlemesi. Birincisi yüzünden vali üç yıl bana dargın durmuştur; ikincisinin bana daha nelere mâl olacağını kestirmek güçtür. Çünkü mevkufluya[21], ve savcı Kâzım Alöç’ün bize açıkça söylediğine göre hatta masumluya taallûk[22] eden bu davanın, hürriyetinden mahrum her insana uzun görünen seyri, bende tahmine değil, intizara[23] bile mecâl bırakmamıştır.

İşte yüzüne, şairane akşamların hafif, tül bulutları bile yakışmayan adalet güneşinin üzerine bir mezardan daha dar olan bir hücrenin, bir zindanın zifîrî karanlıklarını yığan bu iki küçük kâğıt parçasıdır.

Cumhurbaşkanının konsere geleceğini ve konservatuvara herhangi bir nümâyişten benim tek başıma mes’ul[24] olduğumu söylemek için beni çağıran vali Nevzat Tandoğan’ın o zaman “vatanperverliğin bana kalmadığını, isterse beni kazıklayacağını” iddia etmesinden hiçbir mana çıkaramamıştım. Çünkü bence “kazıklamak”, ticaret argosunda bugün herkesin öğrendiği gibi ihtikâr[25] ve vurgunculuk” demekti. Halbuki vali ticaretle meşgul değildi. Fakat bunun, ondan beter bir “hürriyet ihtikârı” demek olduğunu işte anlamış bulunuyorum. /50/Çünkü bunun bedelini on aydır hürriyetimle ödemeğe çalışıyorum ve bir türlü hesabımı kapatamıyorum.

Necdet Sançar’ın, her neşeli insanda tabii görülen tekerlemesine gelince bunu biraz şaka ve mizah tarafı olan makul bir insanın anlaması için insanca olmayan tarafının galip bulunması icap eder. Bunu bir şifre sayan ve izaha kalkıştıkça kendisi hakkında reva gördüğü ve tekrarından edeplendiğim sıfat karşısında bir tesbih sayısınca beni “estağfirullah” demeğe mecbur kılan valinin bu ısrarı ya bir vehme dayanır, “o zaman yakın târihimizin, istibdadın[26] dillere destan olan vehimlerinin yüzünü kızartacak bir yeni örneğini vermiş oluruz.” yahut, daha fenası bu bir kasıttır ki bundan duyulacak hicâbın[27] rengini dünyanın bütün kırmızı boyaları ifade edemez. Emniyet umum müdürü Osman Sabri Adal’ın yanında vali, bu birkaç satır tekerlemenin şifre olduğunu su göstermez bir hakikat olarak kabul ve örfî idare komutanlığının emriyle beni ihtilâttan[28] men edilmek kaydıyla tevkif ettiğini söyledi. Bana eziyet edeceğini ilâveyi de unutmadı. O zaman şikârını[29] yakalamış olanların vahşi sevinciyle parlayan gözlerini gördüm. Ve orada, benim /51/hafızamdan çoktan silinmiş bir davetiyenin hâlâ taze, hâlâ kurumamış siyah mürekkebini seyrettim. Ve diyorum ki: Bu bir kasıttır. Yoksa, İstanbul’daki örfî idare komutanlığı beni nereden tanısın? Hiç tanısaydı, bugün bile hâlâ dâvanın neticesi alınmadığına göre, daha o zamandan “millî ve vatanî hıyanetleri sabit olan” diye beni efkâr-ı umumiyeye arz ve ilan edebilir miydi?

Beni on aydır hürriyetten mahrum yaşatan, bir ümidin kıyısından alıp bir ye’sin[30] kayalarına çarpan işte bu vehimdir. Benim küçük hayatımın on yedi yılını dolduran, Giresun’da bir nahiyeden başlayarak Samsun, Balıkesir, Kastamonu, Malatya, Edirne, Ankara, Eskişehir, Bursa ve tekrar Ankara’da yaptığım, bana vatan hizmetinden duyulan derin zevki veren, benim için hayatın tek mânâsı haline gelen çok sevdiğim mesleğimi, öğretmenliği elimden alan işte bu tekerlemedir.

Şimdi artık ömrüm boyunca akıp gelen güzel hâtıraların köprüsü yıkılmış olan Ankara’da, başkentte, son beş yıllık vazifem sırasında, murakabelerin[31] en yükseğine, hem de sık sık mazhar[32] /52/olarak elde ettiğim, daima artan bir gayretle ve sadakatla lâyık olmağa çalıştığım teveccüh ve itimadı, her faninin erişmekle hayatın nadir iftihar ve sevinçlerinden birini duyacağı teveccüh[33] ve itimadı benden gasp eden işte bu birkaç satır tekerlemedir.

Bu tekerleme yüzündendir ki bir dişi kuşun tek başına beklediği yuvası, ertesi gün onun başına yıkılıncaya kadar bir eşkiyâ ini gibi sarılmıştır.

Hem de, beni bir ferahın cennetinden, bir zindanın gayyâsına indirirken kullanılan zincir, bir suikast isnadının[34] zinciridir. Telâffuzu bunu yapanlara ne kadar tatlı gelirse gelsin, benim dilim de, gönlüm de, vatanın değil, evcek de kendi aile büyüğümüz saydığımız, öyle sevdiğimiz, öyle alıştığımız bir insana karşı, hakkımda reva görülen bu çirkin şüphenin -ister vehim, ister kasıt olsun- zehriyle ömrüm oldukça acılansa çok görülmez.

Ve yine, bu kadar büyük, çirkin, âdi bir mâna verildiği hâlde, hazırlık tahkikatı esnasında ne bana, ne de bunu yazan Necdet Sançar’a bir kerecik bile sorulmayan, son tahkikat kararında sözü geçmeyen; duruşma sırasında yazılı delillerin arasında okunacak /53/kadar da bir haysiyet izafe[35] edilmeyen işte bu şifredir.

(Devamı var)

DİPNOTLARI

(1) Orhan Şaik Gökyay, bu ifadesiyle, dönemin cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün 19 Mayıs 1944’teki, Türkçüleri vatan hainliği ile suçlayan nutkunu; sıkıyönetim komutanlıklarının yayınladığı bildirileri ve iktidarın denetimindeki gazetelerde Türkçüler aleyhinde yayınlanan yazıları kasdediyor.

(2) Atsız, Sabahattin Ali’nin aleyhine açtığı dâvanın duruşmasında bulunmak üzere Ankara’ya gittiğinde eski arkadaşı Gökyay’ın evinde iki gece kalmıştı.

SÖZLÜK

[1] zelîl: hor, hakir, aşağılık, küçük görülen veya tutulan

[2] efkâr-ı umûmiye: halkın düşüncesi, kamuoyu

[3] müseccel: sicilli

[4] umman: okyanus

[5] katre: damla

[6] istimdad: yardım isteme

[7] küşât resmi: açılış töreni

[8] Gayyâ: Cehennem’deki bir kuyunun veya bir derenin adı

[9] rabbanî: Allah’a ait, Allah’tan gelen

[10] tefsir: yorum

[11] celâdet: yiğitlik, kahramanlık

[12] burc: (burada) hisar çıkıntısı, hisar kulesi

[13] düşnâm: sövme, küfretme

[14] tahkir: hakaret etme, hor ve küçük görme

[15] tezlil: hor, hakir, aşağılık, küçük görme

[16] mütearife: ispatı gerekmeyen söz veya hareket

[17] istihsan: güzel bulma, beğenme, övme

[18] tavsif: niteleme

[19] muaşeret: iyi geçinerek birlikte yaşamak

[20] hodbin: bencil, kendini beğenmiş

[21] mevkuflu: alıkonulmuş, tutuklanmış

[22] taallûk: asılı olma, ilişiği olma

[23] intizar: bekleme

[24] mes’ul: sorumlu

[25] ihtikâr: vurgunculuk

[26] istibdad: keyfî idare, idarede baskı uygulama

[27] hicâb: utanma, sıkılma

[28] ihtilât: karışıp görüşme, ilişkide bulunmak

[29] şikâr: av

[30] ye’s: ümitsizlik

[31] murakabe: denetim

[32] mazhar: erişmiş, kavuşmuş

[33] teveccüh: çevrilme, yönelme

[34] isnad: bir suçu başkasına yükleme

[35] izafe: yakıştırma, bağlama

 

- Reklam -

Son Yayınlananlar

- Reklam -