Ana Sayfa 1998-2012 NABZIMIZDA ATAN SELÇUK ATA

NABZIMIZDA ATAN SELÇUK ATA

Oğuz Türklerinden, Osmanlılara selef olup Dünyâ hâkimiyeti kuran Selçuklular, büyük cedleri Selçuk Bey’in ismi ile anılıp nisbetlendirilmişlerdir. Büyük Selçuklu İmparatorluğu ve onun kanatları altında palazlanıp gelişen düzine miktârı Selçuklu devleti, öz ve soylarının kaynağında hep o Koca Oğuz ‘u görmüşler, damarlarında dâimâ onun nabız atışını duymuşlardır. Selçuk Bey’in, adını şerefle taşıyan devletler indindeki mevkii, Ertuğrul Gâzî’nin Osmanlı Devleti’ndeki yeri ile hemen hemen aynı râkımı paylaşmaktadır. Ertuğrul ile Selçuk, Türk târihinin locasında, zürriyetlerinden hâsıl olan mürüvvet temsîlini, hazların en uçurucusuyla, birlikte seyrediyorlar.

- Reklam -

İbrâhim Kafesoğlu’na göre, Selçuk’un adını meydâna getiren harf dizisi üzerinde, etimolojik bakımdan bir hayli tartışma yapılmıştır. Hem morfolojik, hem de fonetik yönden, Selçuk kelimesinin muhtelif açıklamaları olmuş, bu hususlarda akademik görüşler ortaya konmuştur. Marquart, Türkçenin ses uyumu kâidesini öne sürerek, kelimenin aslının Salçuk olması lâzım geldiğini söylemiştir. İddiâsına delil olarak da, XIII. yüzyılda yaşayan Ermeni müellifi Kiragos’un kaydettiği Salçuk tâbirini göstermiştir.

Rus Türkoloğu W. Barthold, Marquart’dan daha geriye giderek, bizim için mukaddes değeri olan Dîvânü Lûgati’t-Türk’deki Selçük şeklini en doğru yazılış ve telâffuz diye tanıtmıştır. Barthold’un dayanak listesinde, Kâşgarlı Mahmud’dan sonraki Türk yazar ve eserleri de vardır ve hepsi Selçük’de ittifak etmişlerdir.

Uzun yıllar Türkiye’de bulunan ve faal olarak üniversite kürsülerinde ilmî çalışmalara imzâ atan Macar âlimi Laszlo Rasonyi de, Barthold’la aynı kanaattedir. Aralarında, sâdece bir harflik bir yazı ve telâffuz farkı vardır. Rasonyi’nin teklif ettiği kelime Selcük’dür. XII. yüzyıl Arap tarihçilerinden El-Azîmî ile Kadı Burhâneddin El-Anavî, kelimeyi Rasonyi’nin tercih ettiği gibi Selcük diye yazmışlardır. Bu iki kaynaktan ikincisi, Enîsü’l-Kulûb adlı eserini, Farsça kaleme almıştır. Dolayısıyla, ikisinin aynı kelime şeklinde buluşması, Arap ve Fars dillerinin Selcük uzlaşması olarak da görünmektedir.

Ne var ki, bütün bu aklî ve de delilli neticelere rağmen, geçen zamân içinde, kelimeye giydirilen Arap kıyâfeti, Selçuk Bey’in adının Salcûk galatına demir atmasına yol açmıştır. Türkçe te’liflerde de bu söyleyiş ve yazışın tesiri görülmüş, nihâyet Selçuk tarzındaki kullanış, umûmî kabûle mazhar olmuştur.

Selçuk kelimesinin mânâsı üzerinde de değişik yorum ve tahminler yapılmıştır. Selçük yazılış ve okunuşunun “küçük sel” demek olduğunu ileri süren L. Rasonyi, Selçuk Bey’in Orta Asya’da Kırgızların bâzen Muz-Tağ (Buz-Dağ) dedikleri Sel-Tag yakınlarında doğduğunu, adının da bu dağın isminden mülhem olduğunu kaydeder. Salçuk şeklindeki yazılışın ise, Türk dilinde mücâdeleci mânâsına geldiği, değişik vesîlelerle ifâde edilmiştir. Bir kısım araştırmacılar da, Oğuz boylarının Mâverâünnehir ve Hazar arasındaki ırmaklarda kamış ve sazdan basit sallar yaparak seyâhat ettiklerini, Selçuk Bey’in böyle bir salda doğduğunu, bu yüzden “küçük sal” mânâsına gelen Salçuk ismini aldığını söylerler. Elbette, bütün bu isim yakıştırmaları ve mânâ tâyinleri birer tahminden ibârettir.

Üçok Oğuzlarından, Deniz Hân soyundan Kınık Boyu’nun lideri Temür-Yalığ (Demir Yaylı) Dokak, Selçuk Bey’in babasıdır. Bir kısım kaynaklar, bu ismi “Lukmân” şeklinde kaydederlerse de, bu kullanış yanlıştır. Demir yay, Türk toplulukları arasında fevkalâde önemli bir kuvvet, hâkimiyet ve nüfûz sembolüdür. Dokak’ın taşıdığı lâkab, onun cemiyet ve devlet hayâtında bulunduğu mevkii göstermesi bakımından dikkate şâyândır. IX. yüzyılın son çeyreğinde, Hazar-Aral arasında ve bilhassa Mangışlak Yarımadası’nda kesif biçimde toplanan Oğuz kitleleri, anılan bölgede Oğuz Yabgu Devleti’nin hâkimiyetinde yaşıyorlardı. Devletin başında “Yabgu” bulunuyor, yardımcısı sıfatıyla iki numaralı koltuğu Dokak dolduruyordu.

- Reklam -

Hazar-Aral-Mâverâünnehir sâhasında hemen herkesin tanıdığı Dokak’ın şöhreti, Türklerin dışındaki komşu kavimlere de yayılmıştı. İbnü’l-Esîr, Dokak’ın Türkçedeki Temür Yalığ sıfatını, Arapça’ya aynı kelime karşılıklarıyla aktarmış ve “El-Kavsü’l-Hadîd” demiştir. Cümle Oğuz illerinde reis ve kurtarıcı olarak bilinip görülen Dokak, darda kalanların sığındığı en emin limandı. Demir yay figürünün, nasıl büyük bir karizmaya sâhip olduğunu, Dandânakân Zaferi’nden sonra Nîşâpûr’a giren Tuğrul Bey bir def’â daha gösterecek ve bu tâze taht şehrine, kolunda taşıdığı demir yay ile adım atacaktır.

Türk milletinin, IX. asrı da içine alan tabiî tavırlar manzarasına, güçlü ve köklü hânedanlara gösterilen sadâkat ayrı bir renk katar. Hun, Avar, Kök Türk, Uygur gibi tanınmış siyâsî teşekküllerin tamâmında, benzer hânedan hikâyeleri vardır. İçlerinde destâna dönüşenleri görülen hânedanlar, bâzen devletin ismine bile alem olmuşlardır. Bunu, aynı dönemin Avrupa aristokrasisi ile karıştırmamak lâzımdır. Çünkü, Türk cemiyetinde baron, kont, kontes, lord tarzı bir asâlet paylaşımı aslâ vâki değildir. Oğuz Yabgu Devleti’nin ve komşu ülkelerin müşterek coğrafyasında çok yaygın bir itibârı olan Dokak’ın, şeceresi hakkında kesin bilgilere ulaşılamıyor. Lâkin, böyle bir nüfûz ve itibâr, o devrin şartları düşünüldüğünde, ancak hânedan mensûpları için mümkün görülüyor. Buradan hareketle, Dokak’ın, devâmlı liderler çıkarmış bir âileden geldiğini söyleyebiliriz.

Selçuk Bey’in torunu Tuğrul Bey, Büyük Selçuklu Devleti’nin ilk hükümdârıdır. Tuğrul Bey’in İnşâ Dîvânı Başkanı olan İbn Hassûl, aynı zamanda ciddî eserlere imzâ atmış bir müelliftir. O, Selçuk Bey’den öncesini ve tabiî Dokak’ı, soy ağacında Alp Er Tunga’ya kadar çıkarır. Vezirlik makâmının efsâne ismi Nizâmü’l-Mülk de İbn Hassûl ile aynı fikirdedir ve Selçuklu soyunu Efrâsiyâb (Alp Er Tunga)’a bağlar.

Anadolu Selçuklu Hânedânı’nın büyük atası Arslan Yabgu, Hindistan’daki Kâlincâr Kalesi’ne kapatıldığında, kendisini aldatıp hîle ile hapseden Gazneli Mahmud’un niyet ve düşüncelerini anlatmak maksadıyla yeğenleri Tuğrul ve Çağrı beylere bir mektup gönderir. Arslan Yabgu’nun bu mektupta yer alan şu ifâdeleri, Selçuklu soyunun kaynağı hakkında ilk elden bilgi hüviyetindedir: “Yeğenlerim hükümdarlık peşinde koşmaya devâm etsinler; zîrâ, bu Pâdişâh (Gazneli Mahmud), köle oğludur, soyu-sopu yoktur, devlet böyle adamlara bırakılamaz!” Arslan Yabgu, Gazneli Mahmud’u hükümdârlık için yeterli asâlette görmemektedir.

Süryânî müellif Ebû’l-Ferec (İbn İbrî), 1043 yılında, Sultan Tuğrul Bey’in Abbâsî Halîfesi’ne gönderdiği mektuptan bahseder. Tuğrul Bey, bu mektubunda Halîfe’ye hitâben: “Hür insanların evlâdı olduğunu, soyunun Hunların Hân âilesinden geldiğini, bu sebeple, kendisi için daha üstün hizmetler beklediğini…” bildirir.

- Reklam -

Selçuk Bey’in oğul ve torunlarına bağlı olan Oğuz ve Türkmen kitleleri, tâlih ve ikbâl ibrelerinin Selçuklu aleyhine döndüğü en hassas zamanlarda dahî, Tuğrul ve Çağrı beyler başta olmak üzere, bütün hânedân mensuplarına sıkı sıkıya itaat etmişlerdir. Türk geleneğinde, bu tavrın tek açıklaması, bağlılık bildirilen âilenin, devâmlı hükümdârlar ve liderler çıkaran bir geçmişe sâhip olduğu şeklindedir.

Reşidüddin Fazlullâh’ın, Câmiü’t-Tevârih’de, neye dayandığı anlaşılamayan bir şecere yazarak, Kerakuçi (çadır direği yontucusu, Farsçada: hargâh-teraş) Hoca adında birini Dokak’ın büyük atası diye göstermesi, kabûl edilebilecek ciddiyette değildir.

Bir kısım kaynaklarda, Dokak’ın Hazar Hâkânlığı’na bağlı olduğu kaydediliyorsa da, bunun târihî gerçeklere uymadığı, daha ilk adımından bellidir. Çünkü, IX. yüzyıl, Hazar Devleti’nin eski kuvvet ve haşmetinden epeyi uzaklaştığı bir devirdir. Hattâ, Peçenek taarruzlarına karşı, Oğuzlarla işbirliğine giriştiği bilinmektedir. Bu durumdaki bir Hazar siyâsî otoritesinin, Dokak’ı kendine tâbi kılması, çok eğreti durur. Onun, Oğuz Yabgu Devleti içerisinde, Yabgu’dan sonraki ikinci güçlü kişi olduğu anlaşılmaktadır.

Yabgu, bahsedilen IX. asrın sonlarına doğru, bir Türk topluluğu üzerine sefer kararı verince, Dokak, buna şiddetle karşı çıkar. İki devlet adamı arasında meydâna gelen anlaşmazlık, sonunda kuvvet kullanmaya kadar uzanır. Asker ve sivil bir kalabalığın ortasında, Yabgu Dokak’ı yüzünden yaralamış, mukâbil harekete geçen Dokak da, elindeki gürzü savurmak sûretiyle Yabgu’yu atından düşürmüştür. Yabgu, Dokak’ın hemen yakalanması ve öldürülmesi yolunda verdiği emri, kısa süre sonra geri almak mecbûriyetinde kalmıştır. Zîrâ, Dokak’ın temsîl ettiği ve arkasında emre hazır bekleyen Oğuz kitleleri, Yabgu’yu ürkütmüştür. Bu hareket şekli, Dokak hakkında serdedilen nüfûz tahmînini doğrulamaktadır.

Yine bâzı araştırıcılar, Yabgu’nun Müslümanlar üzerine yapmak istediği sefere Dokak’ın mâni olduğunu söyleyerek, kronolojik bir hatâ yapıyorlar. Dokak’ın, Oğuz Yabgu Devleti’nde “sü-başı”lık, yâni ordu komutanlığı yaptığı dönemde, henüz o bölgedeki Türkler arasında, özellikle de Kınık Boyu içinde, İslâm dinine geçiş gerçekleşmemiştir. Dolayısıyla, Dokak’ın, Yabgu nezdinde Müslümanlar lehine bir tasarrufta bulunması, erken verilen bir hüküm hüviyetinde kalır. Aynı husûs, Selçuk Bey hakkında pekâlâ söylenebilir. Çünkü, Selçuk Bey’in, daha babasının ardından Müslüman olduğu ve Sâmânî Devleti’nden din adamları talep ettiği biliniyor.

Zayıf delillerle tahminde bulunmak, târih araştırıcılığı için kötü puandır. Buna benzer bir başka dinî hüküm de, Selçuk Bey’in oğullarının isimlerinden hareketle verilmişti. Mikâil, İsrâil adlarındaki Selçukoğullarına bakan birileri, işin aslını bilmeden, hemen Hristiyan, hattâ Mûsevî damgalarını basmışlardı. Elbette ki, böyle bir dinî atıf, bir bühtandan ibârettir. Kaldı ki, melek ve peygamber isimleri, her üç semâvî din mensuplarınca da bol bol kullanılmıştır. Oğuz boylarının kitleler hâlinde Müslüman olmaları, X. yüzyılda gerçekleşmiştir. Dokak’ın hayatta bulunduğu devir, Oğuzların ezici çoğunlukla Gök Tanrı dininde oldukları bir zaman dilimidir.

Selçuk Bey, X. asrın başında doğmuştur. Tam doğum târihi, bırakın gün hesâbını, yıl olarak bile bilinmemektedir. Dokak öldüğünde, Selçuk Bey 17-18 yaşlarındadır. İlk devlet idâresi tecrübesini Yabgu’nun yanında edinmiş, daha sonra da babasının mevkiine geçerek, Oğuz Yabgu Devleti’nin Sü-Başı’sı, yâni ordu kumandanı olmuştur. Dokak’ın, Selçuk Bey’den başka çocuğu olup olmadığı hakkında hiçbir bilgimiz bulunmamaktadır.

Gök-Tanrı inancının Türklere kazandırdığı mühim anlayışlardan biri, hükümdârın ve âilesinin ilâhî menşe’li olduğuna dâir yaygın düşüncedir. Bahsedilen bu umûmî kanaatin, Dokak’ın makâmına oğlunun gelmesinde büyük rolü olmuştur. Ne var ki, vaktiyle Yabgu ve Dokak’ı karşı karşıya getiren benzer gelişmeler, bu sefer Selçuk Bey’le Yabgu arasında yaşanmaya başlamıştır.

Çok sathî bir bakış açısına nazaran, Yabgu’nun hanımı (Hâtûn), kocasını Selçuk Bey aleyhinde tahrîk etmiş ve iki lider arasında zâten hiç yok olmayan ve alttan alta artarak devâm eden iktidâr mücâdelesi de buna eklenince, Selçuk Bey, kendine bağlı 100 atlı ile Oğuz Yabgu Devleti’ni terk etmiştir. Bu rivâyetin çerçevesi doğru olsa bile, esâsında, özünde pek çok yanlışlık ve hatâ bulunmaktadır.

Evvelâ, Selçuk Bey’in hicreti, öyle 100 atlı gibi zayıf bir kadro ile yapılmamış, kalabalık Oğuz kitlelerinin iştirâkiyle gerçekleşmiştir. Bu göç kervânında, askerî unsurların yanında, on binlerle ifâde edilebilecek sivil ahâli de vardır. Ayrıca, Bozkır ekonomisinin temel taşı olan hayvan sürüleri, Selçuk Bey’in tâlimatıyla birlikte götürülmüştür.

İkinci olarak, bu mikyâsda bir yer değiştirme hareketinin, daha ciddî ve mübrem sebepleri olmalıdır. Mangışlak bölgesinden güney istikâmetine giden ve Oğuz Yabgu Devleti ile bağlarını koparan Selçuk’a tâbî topluluk, târihin ilk devirlerinden beri kayda girmiş Türk göçleri ile ortak özellikleri olan bir yolculuğa çıkmıştır. Bu ortak özellikler içinde en çok öne çıkanı toprak yetersizliği, yer darlığıdır. Mâverâünnehir’e inen Selçuk Bey’i, Yabgu’ya rakîb ve âsî kılan hiçbir zâhirî sebep, Oğuz oymaklarına dar gelen coğrafî duruşu örtüp gizleyemez. Kıpçakların tazyîki, Karahanlı Devleti’nin her geçen gün biraz daha kuvvetlenmesi gibi tesirler de ilâve edilince, anılan büyük muhâceret zarûrî hâle gelmiştir. Toprak (vatan) ve tam istiklâl kaygıları, bundan önceki ve sonraki Türk göçlerinin en belirgin sebebini oluşturmuştur. Hızlı nüfus artışını da aynı parantezin içine yerleştirmek lâzımdır.

Tahmînen, 350 (961) yılında Selçuk Bey ve maiyetindeki Oğuz kitleleri, Oğuz Yabgu Devleti ‘nin merkezi Yenikent ( Can-Kent)’den hareket edip Sir-i Deryâ (Seyhun) Nehri’nin güney sularına yakın mevkideki Cend kasabasına geldi. Cend’in Türk târihindeki duruşu, Söğüt’e pek benzer. Her iki kasaba da, bağırlarından birer Türk Cihân İmparatorluğu çıkarmıştır. Ertuğrul Gâzî’nin Söğüt’deki devlet mühendisliği çalışması ile Selçuk Bey’in Cend’deki altyapı hazırlığı, birbirine çok yakın mesâfede duruyorlar. Aralarındaki tek fark, Ertuğrul’un müstakbel devlete adını veremeyişi, bu kutlu isimlendirmeyi oğlu Osman’a bırakmasıdır.

Cend, bir Oğuz kasabası olmasına rağmen, hatırı sayılır miktârda Müslüman muhâciri barındırıyordu. Bulunduğu coğrafî nokta, Cend’e Gök Tanrı inancı ile İslâmiyeti buluşturma, tanıştırma gibi fevkalâde bir misyon yüklemişti. Selçuk Bey’in dehâsı ve strateji bilgisi, sâdece Türk târihinin değil, Dünyâ târihinin de belli-başlı büyük hâdiselerinden birine Cend’i beşik yapmıştır. Karahanlılar başta olmak üzere, pek çok Türk oymak, boy ve devletinin Müslüman olmaya başladığı bu devirde, Selçuk Bey, imrenilecek bir uzak görüşlülük ile emrindeki Oğuz topluluğunu İslâmiyete taşımıştır. Onun bu tercihi, sırf dinî endîşeler açısından değil, siyâsî ufuk enginliği bakımından da yirmi dört âyâr bir parlaklık göstermektedir. Zîrâ, Yabgu’dan farklı görünmek, iktidâr rekâbetini sürdürmek isteyen Selçuk Bey için, İslâm câmiâsına dâhil olmak, otorite kaynağına yeni güç ilâveleri yapmak demektir.

Selçuk Bey ve ona bağlı Kınık kitlelerinin Cend’e geldiği zaman dilimi, Türk milletinin İslâm dini ile tanışma, kalabalık kemiyette Türk’ün gün gün Müslüman olmaya başlama vaktini gösteriyordu. Karahanlılardan yükselen ilk toplu kabûl ışığı, çok geçmeden tekmil Türk diyârını ve bu arada Kınık obalarını aydınlatmaya başladı.

Selçuk Bey’in, Müslüman olmaya karar vermesinin ve bunu maiyetindeki bütün Kınık ahâlisine telkin etmesinin temelinde, elbette yaşadığı dönemin umûmî temâyülleri vardır. Ancak, Selçuk Bey’i Dünyâ târihine büyük adam sıfatıyla oturtan esas husus, onun, devrin şartlarını kendi plân ve projesiyle birlikte değerlendirmesidir. En umutsuz, en çâresiz bir hâlde Oğuz Yabgu Devleti’ni terk eden Kınık oymaklarının, içine düştükleri Ergenekon’dan, gür fıskiyeler fışkırtarak çıkmalarında, Selçuk Bey’in dehâsı, demir dağları eriten ateş vazîfesi görmüştür.

Selçuk Bey, pek mâhir bir kavrayışla, Cend şartlarını okudu, istikbâle kocaman kulaçlar atmanın hesâbını yaptı. Cend, henüz tamamen Müslüman olmamış Türk coğrafyası ile İslâm dünyasının sınırında bulunuyordu. Türk milletinin geleceğini batı istikâmetinde şekillendiren Selçuk Bey’e göre, batıya yönelmek için İslâm âlemine dâhil olmak lâzımdı. Dinî ve siyâsî zarûretler aynı noktada birleşince, Selçuk Bey’in müstakbel devletinin temeline Türklük ve Müslümanlık harcı birlikte atıldı.

Düşünce ve tasavvurlarını kuvveden fiile çıkarmak için hemen düğmeye basan Selçuk Bey; Buhârâ’dan, Harezm’den din adamları talep etti. Gelen bu İslâm öğreticilerinin rehberliğinde, kendisi ve Kınık Boyu, Gök Tanrı dinini bırakıp Müslüman oldular. Artık, İslâm târihi kayıtlarına yeni bir Müslüman topluluğunun adı girmişti: “Selâcika” veyâ “Selcûkiyân”. Kınık Boyu’ndan başlayarak, dalga dalga diğer Oğuz illerine sür’atle yayılan İslâm dini, aynı zamanda “Türkmen” de denilen yeni mensupları arasında tâze bir enerjinin doğmasına vesîle oldu.

“Türkmen” kelimesi, bu tarihten sonra pek bol bir şekilde kullanılacaktır. Müslüman Türkler için sarf edilen bu tâbirin, Türkçedeki yeri “Türk+men” kalıbındadır ve “kara+man, koca+man, küçü+men” örneklerindeki söylenişi ile, “daha Türk, çok Türk, öz Türk” gibi mânâlara gelmektedir.

“Türkmen”, Arapçada “Türk+îmân” tarzında bir menşe’e bağlanmakta, îmânlı Türk” diye açıklanmaktadır. Farsçada ise, kelimenin telâffuzu “Türk+mânend” seslerine karşılık gelmekte, “Türk gibi” mânâsına kullanılmaktadır. Rivâyete göre, Türkler hakkında müsbet, fakat gıyâbî bilgileri olan İran ahâlisi, Müslüman Oğuzlarla karşılaştıklarında, önceki mâlûmâtı teyid ederek, onların “Türk gibi” vasıflara sâhip olduklarını “Türk+mânend” sözüne sığdırmışlardır. Aslında, Türk’e “Türk gibi” demek biraz garîb görünse de, bu durumun, Türk’e duyulan hayranlığın ifâdesi olduğu âşikâr.

Bir müddet sonra, Oğuz Yabgu Devleti’nin vergi tahsildarları Cend’e gelip Selçuk Bey ile onun emrindeki Müslüman Oğuzlardan vergi isteyince: “Biz kâfirlere vergi vermeyiz!”cevâbı ile karşılaşmışlardır. Bütün bu gelişmeler, Selçuk Bey’in yeni dinine ne kadar bağlandığını göstermektedir. Daha, çiçeği burnunda Müslüman iken, Selçuk Bey, etrafındaki İslâm topluluğunun gözünde, gazâya hazır bir lider olmuştur.

Cend’deki durumunu kısa zamanda sağlamlaştıran Selçuk Bey, hem kendisine bağlı Oğuzlarla, hem de artarak devâm eden yeni iltihaklarla, iyice güçlendi. Çok geçmeden, Cend’deki Oğuz Yabgu hâkimiyetine son vererek, idâreyi fiilen ele geçirdi. Müslüman olmayan Yabgu ile giriştiği mücâdele sonunda adı: “El Melikü’l- Gâzî Selçuk” diye anılmaya başlandı. Cend’de teşkîl ettiği müstakil idâre, başta Sâmânîler olmak üzere, yakın çevredeki Müslüman devletler tarafından tanındı. Böylece, yeni ve tâze bir siyâsî yapı, Cend’i merkez tutarak serpilmeye başladı.

Selçuk Bey, içinde bulunduğu zaman, zemîn ve şartları hep kendi lehine çevirmeyi bildi. Doğan fırsatlar, hiç zorlamadan onun yanına gelip koluna giriyordu. Nitekim, bir müddet sonra, Mâverâünnehir’de bulunan Sâmânî Devleti, Selçuk Bey’den askerî yardım talebinde bulundu. Hemen oğlu Arslan (İsrâil) Yabgu kumandasındaki bir kuvveti Sâmânî nezdine gönderen Selçuk Bey, bu suretle kendisinden yardım istenilen bir statüye kavuştu. Arslan Yabgu’nun kumanda ettiği birliklerle Karahanlılara yüklenen Sâmânî Devleti, elde ettiği gâlibiyetin nişânesi olmak üzere, Karahanlı sınırındaki Nûr kasabasını Selçuk Bey’e tahsîs ve hediye etti. Böylece, toprak kazancı ile de tanışan Selçuk Bey, ileriye dönük adımlarını biraz daha büyüttü. Artık, Kınık Boyu’nun gür ve sıcak nefesi Mâverâünnehir’de hissedilmeye başlamıştı.

Mâverâünnehir bölgesi, o yıllarda (X. asır sonları) Sâmânî ve Karahanlı devletleri arasında kıyasıya bir rekâbete sahne oluyordu. Şimdi, bu iki devletin arasına üçüncü bir unsur, yâni Selçuklular katılmıştı. Selçuklu kuvvetlerinin bölgedeki rakîblerinden biri Türk, diğeri İrânî hasletler taşıyordu. İşte, Selçuk Bey’in mahâretle sevk ve idâre ettiği siyâset neticesinde, akıp giden zamân içinde, Selçuklu duruşu, Sâmânî ve Karahanlı engellerini aşıp, Mâverâünnehir dışına taştı. Sözü edilen genişlemenin ve büyümenin istikâmeti batıya doğru idi.

Ertuğrul Gâzî’nin XIII. asır ortalarından başlayarak Bitinia’daki siyâsî dengeleri yoklaya yoklaya yol almasına pek benzeyen gelişmeler; Mâverâünnehir’de Selçuk Bey’in gözü önünde cereyân ediyordu. Sâmânî Devleti’ndeki taht mücâdeleleri, bunu fırsat bilen Gaznelilerin Horasan’a müdâhalesi, Karahanlı Buğra Hân Hârûn’un önce Buhârâ’yı zapt edip sonra geri çekilmesi tarzında tezâhür eden siyâsî zikzaklar, Selçuk Bey’in işini kolaylaştırıyordu.

Karahanlı-Sâmânî mücâdelesi, Sâmânî Devleti’nin yıkılmasıyla noktalanınca, Selçuklu varlığının karşısında biri kuzeyde, diğeri güneyde iki Türk ülkesi yer aldı. Bunlar, Karahanlı ve Gazneli devletleri idi. Önceliği Karahanlılara veren Selçuk Bey, bu devletin uzağı göremeyen idârecileri yüzünden, fazla zorlanmadı. Arslan Yabgu’nun emir ve komutasındaki Oğuz kuvvetleri, Ağustos 1003’de Karahanlı Nasr İlig Hân’ı büyük bir hezîmete uğrattılar. Ardından, daha kalabalık bir başka Karahanlı ordusunu, Haziran 1004’de Usrûşana’da yenmeyi başardılar.

Her geçen gün daha bir büyüyen ve güçlenen Selçuklu Beyliği, Mâverâünnehir’deki üçlü yarışı kazanıp, siyâsî arenadaki yerini aldığında, Selçuk Bey de son demlerini yaşıyordu. Ne yazık ki, Horasan’da cereyân edecek Selçuklu – Gazneli rekâbetini ve torunlarının bu mücâdeleden gâlip çıktıklarını göremeyecekti. Cend’de 1009 sıralarında 100 yaş civârında iken vefât etti.

Oğuz-Türkmen beylerinden birinin kızı ile evlendiği söylenen Selçuk Bey’in dört oğlu vardı: Mikâil, Arslan (İsrâil), Yûsuf, Mûsâ. Oğullarının yaşça büyüğü Mikâil, Selçuk Bey hayatta iken, 995’de katıldığı bir muhârebede ölmüş, onun iki oğlu, dedelerinin elinde büyümüş ve yetiştirilmişti. Selçuk Bey’in üzerlerine titrediği bu torunları, Çağrı ve Tuğrul beylerdi.

Oğuz devlet teşkilâtından alınan unvanlar, Selçuklular tarafından aynen kullanılmıştır. Nitekim, Arslan’a verilen “Yabgu”, Yûsuf’a verilen “İnal” ve Mûsâ’ya verilen “Yinanç” unvanları, bu uygulamayı açıkça ortaya koymaktadır. Aynı unvan dağılımında, Çağrı ve Tuğrul kardeşlere de “Bey” denmiştir.

Türk târihinin çok mühim ve ağırlığı fazla bahisleri arasında, “Selçuklu” başlığı, “Osmanlı” ile birlikte anılıyorsa; Çin Seddi’nden Kızıldeniz sâhillerine kadar uzanan ve en önemlisi, Anadolu’yu Türk’e ikinci ana vatan yapan mücâdelede Kınık Boyu’nun damgası varsa; Selçuk Ata, nabzımızda atmaya devâm ediyor demektir…

 

Orkun'dan Seçmeler

- Reklam -