Ana Sayfa 1998-2012 Millî psikoloji ve hak ilişkisi

Millî psikoloji ve hak ilişkisi

- Reklam -

Nasreddin Hoca, hâkimliğe atanmış. Ona ilk dava sunulmuş ve davacı öyle inandırıcı deliller göstermiş ki Nasreddin Hoca “Haklısın” demiş. Mahkeme kâtibi onu davalıyı dinlemeden önce karar vermemesi için uyarmış. Davalının da güzel konuşması onu öyle etkilemiş ki adam konuşmasını bitirir bitirmez “Haklısın” demiş. Mahkeme kâtibi bu yargılama şekline asla razı olmamış ve “Hocam, her ikisi de haklı olamaz ki!” demiş. Hoca, kâtibe “Sen de haklısın.” demiş.

Yazıma ulu bilge Nasreddin Hoca’nın bu fıkrasını naklederek başlamamdan dolayı da aşikârdır ki, hak ve haklılık kavramlarını tartışacağız.

Herkes kendine göre haklıdır şu dünyada. Haklar, hukukla meşrulaştırılmaya çalışılsa da tartışmalar bitmez. Hapishanelerde yatan mahkûmların en adî suçlardan hüküm giymiş olanlarının dahi suç işlemede kendilerine göre haklı gerekçeleri vardır. İki çocuk okulda kavga eder, öğretmenleri tarafından sorguya çekildiklerinde suçu kabullenmekle birlikte “ama” ile başlayan ve haklılıklarını ispat etmeye çalışan cümleler kurarlar. Karı koca kavga eder, sonra araya giren büyüklerine ve arkadaşlarına karşı aynı kavgacı çocukların yaptığı gibi “ama” ile başlayan cümlelerle savunmaya geçerler. Herkes kendine göre haklı… İyi ama bu haklılığın bir ölçüsü ve standardı yok mu?

- Reklam -

Haklılık meselesine bir de hayvanlar âlemi açısından bakalım. İki karga ağaçta tünerken yerde bir parça ekmek görürler ve ekmeğe doğru pike yaparlar. İkisi de aynı anda ekmeğin başına konarlar. Bu durumda ekmek hangi karganın hakkıdır? Zor bir durum, değil mi? Bir de aslanlar açısından durumu ele alalım. Bir aslan semiz bir geyiği yakalamış ve yemek üzere. Bir sırtlan geliyor ve aslanın yemeğine göz dikiyor. Bu durumda kim haklıdır? Olayı biraz daha çetrefilleştirelim. Bu sırtlanın yanına dört sırtlan daha geliyor ve beş sırtlanı karşısında gören aslan, onlarla tek başına mücadele edemeyeceğini bildiği için, avı onlara bırakıp boynu bükük bir şekilde oradan ayrılıyor. Bu durumda kim haklı? Aslan mı yoksa sırtlanlar mı? Bir kedi, sütün kokusunu alarak mutfak penceresinde mevzileniyor. Ve kadın ağlayan çocuğuna bakmak için odaya gider gitmez süt kabına musallat oluyor. Mutfağa dönen anne, sütü içen kediye ayağındaki terliği fırlatıyor ve kedi kaçıyor. Şimdi, bu bildik durumda kedi mi haklı yoksa anne mi? Karar vermek zor doğrusu…

İnsan ilişkilerini ve hayvanların mücadelelerini bir yana bırakıp uluslar arası ilişkilere bakalım. Zira, “meşruiyet” kavramının sıkça tartışılır hâle geldiğimiz günümüz dünyasında haklılık kriterleri de muallâkta. Birleşmiş Milletler’in, ABD’nin restinden, Rumlar’ın Annan Plânı’nı reddinden ve Genel Sekreter Kofi Annan’ın tüccar oğlu dolayısıyla yaşadığı skandalın ardından, bu devletler ve milletler üstü kuruluş en kötü günlerini yaşıyor ve onuru ayaklar altında sürünüyor. Bu şartlar altında da uluslar arası sorunlara çare bulması gereken bu kuruluş, baskılardan dolayı hakkaniyetli davranamıyor. Pekiyi, devletler haklarını nasıl ve nerede dile getirip savunacaklar? ABD, 11 1 Eylül sonrası Bin Lâdin’i yakalamak ve El-Kaide’yi yok etmek için Afganistan’a girdi ama netice ortada. Yine ABD, yukarıda da kısaca değindiğim gibi, BM’ye rest çekip Irak’a girdi ve müdahale gerekçelerinin aldatmaca olduğu ortaya çıktı ama modern dünyanın(!) gıkı çıkmıyor. Dünyanın önde gelen ülkeleri pastadan pay alma derdinde. İşte, dünyada tüm bu gelişmeler yaşanırken artık haklılık kavramı git gide tartışılır oldu.

Devletler arasında ciddî sorunlar var, her zaman olmuştur ve olacaktır da… Bu konjonktürde bir de kendi ülkemize bakalım. AB ile aramızdaki sorunlar malûm… Hem bizi birliklerine almak istiyorlar ve sürekli şartlar koşuyorlar hem de almakta ciddî tereddütler yaşıyorlar. Ayrıca, bazı uluslar arası sorunlarımıza da taraf oluyorlar. Kıbrıs, Heybeliada Ruhban Okulu, azınlık vakıfları meselesi, sözde Ermeni meselesi ve Ermenistan sınırının açılması, azınlıklar, demokratikleşme ve insan hakları konularında sürekli AB’nin baskısına maruz kalıyoruz. Yunanistan’la aramızda Ege Denizi’nde kıta sahanlığı, Heybeliada Ruhban Okulu, Fener Rum Patrikhanesi, Batı Trakya Türklerine yapılan baskılar, Kıbrıs, azınlık vakıfları meselesi, hava sahası ihlâlleri, Pontusçuluk faaliyetleri gibi konularda sorunlar var. Ermenistan’la sözde Ermeni soykırımı iddiaları, kapalı sınır kapımız, Azerbaycan’ın Dağlık Karabağ bölgesinin işgali sorunlarımız var. Kandil Dağı’ndaki PKK varlığı ve söz konusu ülkede cirit atan teröristlerin Türkiye’ye sızarak eylemlerini artırmaları ve Türkmenler’in durumu konularında da Irak yönetimi ve ABD ile sorun yaşıyoruz. Üstelik 1 Mart Tezkeresi fiyaskosu ve Irak’ın kuzeyinde irtibat görevi yapan 11 askerimizin başlarına çuval geçirilerek tutuklanmaları olayı da hâlâ hafızalardan silinmedi ve Sam Amca’yla ilişkilerimizi etkilemeye devam ediyor. Durumumuzu ve sorunlarımızı bu şekilde özetleyebiliriz. Ciddî sorunlarımız var ve “demokratik dünya”(!) bizi her geçen gün daha da köşeye sıkıştırıyor. İyi ama bu sorunların hepsinde de biz mi haklıyız? Uluslar arası arenada bu kadar çok sorunu olan ve ithamlara maruz kalan ülkemizin hiç mi kabahati yok? Pekiyi, bu durumda ne yapmamız gerekiyor? Şapkamızı önümüze koyup düşünelim.

Bize göre biz haklıyız. Ama hakkımızı savunamıyoruz. Niçin? Bu sorunun cevabını çoğu kişi, IMF ve Dünya Bankası’na olan borçlarımız ve ekonomimizin kötü olmasıyla açıklamaya çalışır. Ancak mesele bu kadar basit değildir. Avrupalılar’ın bize karşı bakış açılarının hâlâ değişmemiş olması, ABD’nin bölgedeki çıkarları ve kontrol edilebilir istikrarsızlık stratejileri de elbette sorunlarımızın söylenmeyen ama bilinen sebepleridir. Fakat benim söylemek istediğim kesinlikle bunlar değil! Çünkü bunları herkes biliyor. Hakikatte asıl sorun bizim içimizde! Bir milletin yöneticilerinin, aydınlarının, işadamlarının, gazetecilerinin ve ileri gelenlerinden “bazılarının” o millete ihanet etmesi tarihte hep görülmüştür ve maalesef bundan sonra da görülebilecek kaçınılmaz ve nahoş bir durumdur. Lâkin, ihanetin bilinçsiz ya da sinsî bir şekilde yapılması ve gaflet hâlinde olmak kabul edilemez! Çünkü, hasmın dürüst olanından ziyade sinsi (ve içeride) olanı tehlike arz eder.

- Reklam -

Sorun yaşadığımız ülkeler üzerimize sistemli, plânlı hamlelerle topyekûn gelirken içimizden çatlak seslerin çıkması ve “Adamlar haklı yahu!” tarzında sözlerle toplumu yönlendirmeye çalışmaları gizli bir ihanettir. Yöneticilerimizin (ve emekli yöneticilerimizin) muhataplarımızın ellerine koz verecek düşüncesizce beyanatları ve girişimleri bizi nerelere getirdi, hep birlikte görüyoruz. Örnek mi? Yaşar Yakış’ın Dışişleri Bakanı iken tam da o sıcak atmosferde ve hassas dönemde Kıbrıs sorunu konusunda, “Rumlar AB’ye girerse biz Kıbrıs’ta işgalci durumuna düşeriz.” açıklamasını hatırlarsınız. Büyükelçilik yapmış bir Dışişleri Bakanı’nın katiyetle söylememesi gereken bir söz. Muhataplarımız adadaki Türk askerî varlığından rahatsızlar ve bu iddiaları zaten yıllardır gündeme getiriyorlar. Ancak, bu beyanları bir Türk yetkilinin yapması, karşı tarafın tezini güçlendirmek, onların eline koz vermektir ve bu yönüyle kabul edilemez vahim bir hatadır. 2. örnek: Kenan Evren’in yine aynı günlerde Kıbrıs konusunda, “Ben o dönemde Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanı’ydım. Elimizde pazarlık kozu olması için harekât plânımızın ötesine geçip fazla toprak aldık.” demesi kabul edilebilir mi? Genelkurmay Başkanlığı ve Cumhurbaşkanlığı yapmış bir devlet adamının bu sözleri, karşı tarafın elini güçlendirip onlara bilinçsizce de olsa hak vermek değil midir?

Gelelim muhataplarımızın haklılık değerlendirmesine. Onlar hiç mi haklı değiller? ABD, AB, Yunanistan, Ermenistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi aramızdaki meselelerde hep haksız mı? Hayır, kesinlikle değil! Tam aksine, haklılar! Ancak kendi açılarından… Açıklayalım.

ABD: Enerji havzalarına ve geçiş yollarına hâkim olabilmek, yeni dünya düzeni stratejisini uygulayabilmek ve bu sayede geleceğini garanti edebilmek için haklıdır.

AB: Zaman zaman ağzımıza çaldığı birer parmak balla Türkiye’yi elinde tutmak, ancak bu süreçte yaptığı baskılarla bir yandan da malûm isteklerini yaptırmak istemektedir ve haklıdır. Türkiye’nin üyeliğini istemekte tereddüt etmekte de haklılar.

Yunanistan (ve G.K.R.Y.): Toplumunun önüne belli bir hedef koymak elbette ki hakları. Bizden çeşitli taleplerinin olması da normaldir. Kıbrıs’la ilgili politik çabalarını da garipsememek gerekir. Siyasî ve diplomatik etki alanını genişleterek taleplerinin kabulünü sağlamak suretiyle uluslar arası arenada gücünü artırmak istemesi Yunanistan’ın ve Rum Yönetimi’nin hakkıdır.

Ermenistan: Küçük ve fakir bir ülkenin Batı’nın da muazzam desteğini arkasına alıp; sözde Ermeni soykırımı iddiaları, bununla bağlantılı müstakbel talepleri ve kapalı sınır kapısı meselelerinde haklılığı vardır. Çünkü refaha ermek, güçlenmek ve büyümek istemektedir.

Bu bahiste ipleri Atlantik’in ötesindeki vahşî kuşların pençelerinde olan Iraklı muhataplarımızdan ve Beyaz Sarayın Oval Ofis’inde ağırlanmasını müteakiben mevcut yöneticilerimizce de pek bir itibar gören pejmürde peşmergelerden söz etmeye gerek duymuyorum.

Muhataplarımızın haklı olduğu konuları ana hatlarıyla özetledik. Muhataplarımıza hak verdiğimize göre biz haksızız sonucu çıkıyor ortaya. Ancak böyle olması düşünülemez ve kesinlikle söylenemez. Yukarıdaki satırlarda gerçekleri yazdım. Çok iyi bildiğimiz gibi, haklı olduğumuz konularda karşı taraf kendini haklı gösteriyorsa bu onların haklı olduğu sonucunu doğurmaz. Önemli olan hakkını bilip, koruyup, savunabilmektir. Bizim yönetici, aydın, işadamı ve ileri gelenlerimiz bilinçli veya bilinçsiz olarak karşı tarafın eline koz vermeye devam ettikleri sürece sorunlarımızdan kurtulmamız mümkün değildir. Özellikle gazeteciler, yazarlar ve aydınlar başkasının (karşı tarafın) ağzıyla konuşup toplumu olumsuz yönde yönlendirmeye devam ederek millî sorunlarımızda bizi zor duruma düşürmektedir.

Yapılması gereken, sorunlarımıza muhataplarımız gibi düşünerek yaklaşmak ve onlara hak vermek değildir. Böyle davranarak bizi içeride ve dışarıda zor duruma düşürenlerin ve daha da kötüsü, topluma kendi ithâl düşüncelerini empoze etmeye çalışarak milleti özüne yabancılaştıranların ve psikolojik çöküntüye sebep olanların geçerli bir mazereti olamaz. Uluslar arası arenada sürekli taviz verir ve geriler konumda bulunuşumuzun başka açıklaması olabilir mi? “Onlar” gibi düşünerek ve “onların” argümanlarını kullanarak milletin psikolojik direncini kırmak suretiyle, yeni şartları kabul edilebilir kılmak ihanettir. Bir millet, kendi mantığıyla, kendisi için düşünmeli ve çıkarlarını ön plânda tutmalıdır. Şimdi “birileri” mutlaka objektiflikten dem vurur. Çok iyi bilinmelidir ki; sosyal bilimlerde ve bu bilim dallarının en geniş uygulama sahası olan uluslar arası meselelerde objektiflik olmaz. Objektiflik, ancak (belki) yöntemde olabilir fakat tüm dünyada ulusal menfaatler söz konusu olduğunda yöntemde objektifliğin (ve hatta meşruiyetin) de rafa kaldırıldığını hepimiz biliyoruz ve görüyoruz.

Dünya, milletlerin ve devletlerin ayakta kalma, yaşama mücadelelerine sahne olmaya devam edecek. Her millet mücadeleyi sürdürüp yaşayabilmek ve daha iyiye erişmek için haklılığını savunacaktır. Bu gerçeklerin ışığında, kendi haklarından taviz vermek ve karşı tarafa hakkını teslim etmek (muhatabını haklı bulmak) intihardır. Önemli olan kızıp sövmek değil; güçlü olmak ve haklarını savunmaktır. Avını sırtlanlardan korumayan aslanın, aslanın avını çalmaya çalışmayan sırtlanların, süte göz dikmeyen kedinin, ekmeği karşısındakine ikram eden karganın, yuvasını ve yavrularını korumayan bir kuşun yaşama hakkı yoktur. Çünkü, en doğal haklarından kendileri feragat etmektedir. Zira, haklarını ve çıkarlarını savunmayan ve hatta karşı tarafın haklı olduğunu söyleyerek sürekli geri adım atan ve üstüne üstlük milleti kandıran yöneticilere, aydınlara, işadamlarına, gazetecilere vs. pirim veren bir millet de mücadeleden ve yaşama hakkından vazgeçmiş demektir. Ancak “biz” haklarımızdan ve mücadeleden hâlâ vazgeçmedik.

 

- Reklam -

Son Yayınlananlar

- Reklam -