Ana Sayfa 1998-2012 Millî Mücadele stratejisinden alacağımız ilham

Millî Mücadele stratejisinden alacağımız ilham

Atatürk, 19 Mayıs’ta Samsuna çıkarken kafasında milletin istiklâlini temin edecek derin ve kapsamlı bir stratejiye sahip bulunuyordu. Bu strateji o şartlar altında denenmiş ve yok olma noktasına getirilmiş bir milleti ayağa kaldırmıştır. Biz, millî devletimizi bu stratejiye dayanarak kurabildik. Bugün pek çok kişinin ifade ettiği gibi, millî devletimizin karşı karşıya bulunduğu ağır tehdit ve tehdidin mahiyeti, o günkü şartları hatırlatmaktadır. Hatta pek çok bakımdan bugünün Türkiye’si ile Mütareke sonrası Türkiye’si arasında büyük benzerlikler bulunmaktadır. Hâliyle, başarıya ulaşmış olan Millî Mücadele stratejimizin bugünkü çıkmazdan bizi kurtaracak ilhamı özünde taşıması da kaçınılmazdır.

- Reklam -

Büyük Gazi, İngilizlerin gerici, bölücü ve işbirlikçi tüm unsurları kullanarak Anadolu’da başlayan millî direnişi boğma girişimlerinin hat safhaya vardığı Millî Mücadelenin en buhranlı zamanlarında, Kânunusani 1336 nihayetinde yani, 5 Şubat 1920 tarihinde, 1., 3., 12., 13., 14., 15. ve 20. Kolordu komutanlıklarına, Heyet-i Temsiliye adına çok ivedi olarak gönderdiği şifre direktifinde* kafasındaki stratejiyi ayrıntılarıyla ortaya koyar. Genel siyasî durumun değerlendirilmesinin yapıldığı bu belge aynı zamanda Atatürk’ün dehasını da gözler önüne sermektedir.

Bu tarihlerde Mondros Mütarekesi imzalanalı 15 ayı geçmiş, fakat İtilâf Devletlerinin Türkiye ile barış antlaşması için yakın zamana kadar gösterdikleri alâka kaybolmaya yüz tutmuştu. Türkiye ile nihaî barış, kasten geciktirilerek belirsiz bir zamana bağlanmıştı. Atatürk bunu; “Müttefik Devletler, bir buçuk seneden beri fiilen vücuda getirdikleri emrivakileri bizim sulhümüz için esas ittihaz etmek istedikleri anlaşılmıştır” diye vurgular. Bu oldu bittiler, öncelikli olarak o an işgal altında tutulan Türk topraklarının (Kilikya ve Urfa ve Maraş hattı ve Aydın Vilayeti ile bu iki bölgeye paralel Antalya hinterlandının) herhangi bir aldatıcı maske altında işgalcilere bırakılması ve Boğazların İngiliz hâkimiyetine verilmesini hedef almıştı. Bu paylaşımda Müttefikler arasında tek anlaşmazlık Boğazların İngiltere’ye bırakılması konusunda yaşanmaktaydı. Buna Fransa ve İtalya’nın itirazı vardı. Bu anlaşmazlık Müttefiklerin bizimle barışı geciktirmelerindeki nedenlerden biriydi. Fakat bir diğeri ve en önemlisi ise Bolşevik askerî başarılarıydı. Bu bizimle yapılacak barışı engelleyen en önemli neden durumundaydı. Atatürk bunu; “Bolşevik harekâtının bizim sulhümüzün akdine tesir etmesinin sebebi sulh şeraiti ne olursa olsun teslimiyet-i tâmme ile kabul edeceğimizin şüpheli bulunmasıdır” diye açıklar. Yani Bolşevik başarıları devam ettikçe emperyalistler bize istedikleri şartları dikte etmekte zorlanacaklardır. Bu durumda barış yapılmış bile olsa Bolşevik yayılması bize temas ettiği zaman Avrupa’nın durumu nezaket kazanacaktır. Çünkü Bolşeviklerle temas eden millet ya içtimaî veya siyasî birlikte harekâta veya onun seline silâhlı olarak muhalefete mecbur olmuştur. Atatürk bizim bu iki şıktan birini seçmek durumunda olduğumuzu belirtir. Yani birincisi; ya Bolşeviklerle siyasal veya toplumsal birliktelik veyahut da ikincisi; onlara karşı silâhlı mücadele seçeneklerinden birini seçmek durumunda olduğumuzu belirtir. Bu iki seçeneği de değerlendiren Atatürk, ülkenin o günkü şartlarında ikinci şık hakkındaki görüşünü şöyle açıklar: “Müttefik devletlerin bizim Bolşeviklere karşı silâhlı muhalefetimizi ümit edebilmeleri için kendilerince birçok fedakârlıklarda bulunmaları ve keyfî olarak bir seneden beri işgal altında tuttukları Arap memleketleri dışındaki toprakları bize iade etmeleri gerekir. İngiltere, Fransa, İtalya ve Yunanistan için esaslı bir fedakârlığı gerektiren böyle bir sonuca ancak tam bir zaruret durumunda raz zı olacaklardır. Bugünün şartlarında böyle bir zarurete kendilerini mahkûm görmedikleri kesindir. Bizi tatmin ciheti söz konusu olmazsa bizi kahretmeğe ve buna bağlı ilk iş olarak bütün direnç dayanaklarımızı (mukavemet sebeplerimizi) kırmağa karar vermeleri gereklidir. Türkiye’nin bütün direnç dayanaklarının yok edilmesi tedbiri ; Türkiye’nin kesin bir surette ihata ve muhasarasıdır. Türkiye bugün Adalar denizi ve Karadeniz sahillerinde ve Avrupa cephesinde kuvvetli bir şekilde sarılmıştır. Suriye cephesi Hicaz’dan İskenderun’a kadar İngiltere ve Fransa tarafından kuvvetle, ihtiyaçla, nifakla ve halkın tevekkülle teslimiyeti ile sarılmış sayılabilir. İran ve Irak cephelerinin maddî olarak ve kesin surette kapalı olmayan durumu hızlı ve geniş istifadelere doğal olarak pek uygun değildir. Mesafeler geniş, ulaşım kısıtlı, halk idraksiz ve ülkenin dahili de işgal altındadır. Türkiye’nin uygun olmayan barış şartlarına karşı silâhla karşı koyma azmini kendisine en ziyade bahşeden cephe Kafkasya’dır. Türkiye Kafkasya’dan Bolşevik istilâsını kolaylaştırmak ve onunla birlikte hareket etmekle batıdan doğuya doğru Anadolu, Suriye, Irak, İran ve Afganistan ve Hindistan kapılarını müthiş bir şekilde açmış olacaktır. Bu açık kapıları kapamak için Müttefikler askerî harekâtta bulunacak kuvvetleri süratle tedarik edemezler. Bunun için gerekli hareket üslerine doğal olarak malik değildirler. Böyle bir harekât ancak Batum’da söz konusu olur ki, bu durumda dahi Kafkasya ve Hazar denizinin arasını tıkamak için Batum’dan itibaren dört yüz km uzaklaşmak gerekir. Bu durum karşısında İtilâf Devletleri Bolşevikler ve Türkler arasını Kafkas milletleri aracılığıyla kesmek plânını bulmuşlardır. Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan belki de Kuzey Kafkasya hükûmetlerinin bağımsızlıklarını onaylayarak onları yanlarına çektiler. Şimdi Bolşeviklerle vuruşmalarını bir oldu bitti yapmak için onları her surette teşvik ve takviye etmektedirler. Bundan başka kuvvet sevkine de başlamışlardır ki bu kuvvet tesiriyle hem Bolşeviklerle çatışmayı hızlandırmak ve hem de Kafkas milletlerinin gerek Türklerle Bolşeviklerin herhangi bir temaslarını engellemek ve denetlemek fikrindedirler. Plân; son derece ciddiyet ve ivedilikle uygulanmaktadır. Eğer bu plân başarılı olur ve Kafkas milletlerinin bize karşı kesin bir set vaziyeti almasıyla memleketimiz kuşatılırsa artık Türkiye için direniş dayanakları (esbab-ı mukavemet) temelinden yıkılmış olur, ondan sonra siyasî varlığını bütünüyle kaybedebilecek olan Anadolu Türkleri İtilâf Devletlerinin subayları kumandası altında müstemleke askeri olarak ordular oluşturacak, hem Kafkasya milletlerinin İtilâf itaatinde tutulmasını ve hem Bolşevik istilâsının durdurulmasını sağlamak için kan dökeceklerdir. Bu durumda İtilâf Devletlerine, mutlak teslimiyet hâlinde Türkler için can vermekten kurtulmak emin değildir.”

“Bundan dolayı, Kafkas seddinin yapılmasını Türkiye’nin kesin yok olması projesi kabul edip bu setti İtilâf Devletlerine yaptırmamak için en son vasıtalara başvurmak ve bu uğurda her türlü tehlikeleri göze almak mecburiyetindeyiz. Direniş dayanaklarımızı yok edecek tedbirlerin ikincisi fiilen mevcut olan ortak yönetimden yararlanarak Türkiye’yi içeriden oyarak yıkmaktır. Bu hususta memlekette mevcut olan siyasî nifak İtilâf elinde en iyi vasıtadır. İtilâfçılar bu vasıtadan ve bazı yetkililerin kesin boyun eğme eğiliminden yararlanarak çalışmaktadırlar. Doğal olarak ilk işleri, Kuvayi Milliye’nin çözülmesi ve Türkiye’nin elinde kalan silâh ve cephanenin kullanılamaz kılınmasını öncelikle sağlamaktır. Birinci derecede Kafkas plânını ve ikinci derecede içerinin çökmesini sağlamak için gereken zamanı İtilâfçılar ancak zayıf ve kararsız hükûmetler sayesinde elde edebilirler. Çünkü bu tür hükûmetler, İtilâf baskısına boyun eğerek dahilî kuvvetlerin gelişmesini pek fazla sınırladığı gibi kamuoyunu sürekli korku ve endişe içinde tutarak resmî ve resmî olmayan kararlar alınmasına kesin surette engel olur. Bundan başka İtilâf Devletleri İstanbul’un önde gelen bütün kişileriyle iç ve dış akla gelebilecek bütün kesimleri ile doğrudan ilişki kurarak millete kesintisiz açık ve gerçek olmayan ümitler telkin etmektedirler. Bu telkinler dahi zayıf bir hükûmetin bahşettiği zamanı artırmakta ve kolaylaştırmaktadır. Bu suretle kazanılan zamanlardan yararlanarak İtilâfçılar, nihayet Türkiye’nin kuşatılması ve içeriden çökertilmesi tedbirlerini tamamlayacaklar ve ondan sonra maskelerini birden bire atarak İstanbul’da geniş ölçüde tutuklamalara, kuşatılmış Türkiye’nin çeşitli cephelerinde yığma ve yalıtma önlemlerine başlayacaklar ve aynı zamanda idam hükmü mahiyetinde barış şartlarını bildireceklerdir. İşte 5 Şubat 1920’de aleyhimize uygulanmakta olduğunu gördüğümüz plân budur.”

Atatürk’ün büyük bir doğruluk ve uzak görüşlülükle dile getirdiği bu plânda bir takım isim ve tarihleri değiştirdiğimizde günümüz Türkiye’sine karşı uygulanmakta olan plâna ulaşırız. Aynı emperyalist plân Türkiye’yi bugün de benzer koşullara sürüklemektedir. Yukarıdaki derin stratejik analizi bugüne uyarladığımızda:

Türkiye’nin, aynı 1920’de olduğu gibi, bugün batıdan, güneyden ve doğudan sarılıp kuşatılarak bir takım oldu bittilerle Büyük veya Genişletilmiş Ortadoğu Plânı’na taraf olması istenmektedir. Türkiye’nin önünde o günlerde olduğu gibi iki şık vardır. Birincisi Amerika ve müttefiki İngiltere ile birlikte Büyük Ortadoğu projesinde birlikte hareket etmek ki bunun için müttefikler tarafından Türkiye’nin Kıbrıs dahil tatmin edilerek hassasiyetlerinin dikkate alınması ve Musul vilayetinin bize terki gibi bir çok fedakârlıklarda bulunmaları gerekmektedir. Esas niyetleri, Ortadoğu’yu asla bir araya gelemeyecek düşman küçük parçalara bölmek olan müttefiklerin böyle bir fedakârlıkla ilerde kendilerine sorun çıkarabilecek güçlü bir Türkiye’yi istemeyecekleri açıktır. Bu durum karşısında Atatürk’ün deyimiyle “esaslı bir fedakârlığı gerektiren böyle bir sonuca ancak tam bir zaruret durumunda razı olacaklardır. Bugünün şartlarında Böyle bir zarurete kendilerini mahkûm görmedikleri kesindir. Bizi tatmin ciheti söz konusu olmazsa bizi kahretmeğe ve buna bağlı olarak ilk iş olarak bütün direnç dayanaklarımızı (mukavemet sebeplerimizi) kırmağa karar vermeleri gereklidir. Türkiye’nin bütün direnç dayanaklarının yok edilmesi tedbiri; Türkiye’nin kesin bir surette ihata ve muhasarasıdır.” Müttefiklerin, bugün BOP’ da Türkiye’yi model ülke olarak telâffuz etmelerine aldanmamak gerekir. Bu modelden kastettikleri şey; o zaman gerçekleştiremedikleri kendi himâyelerindeki ılımlı Osmanlı hilafeti modelinden başka bir şey değildir. Bugün bu plân safha safha uygulanmaktadır.

Türkiye’nin önünde kaçınılmaz olarak duran ikinci şık, Bu plânın dışında olmak ve ona karşı durmaktır. Türkiye kendisini kuşatacak settin inşasına engel olmalıdır. Bu set, bizim direnç dayanaklarımızı yıkmak için alınacak tedbirin birincisidir. Bu setti yaracak en önemli çıkış noktası yine Kafkasya ve Batı cephesi olabilir. O günkü durumdan bugünkü durumu ayıran en temel fark kuzeyde anti emperyalist bir Bolşevik gücünün olmamasıdır. Bugünün Rusya’sını Bolşeviklerden farklı değerlendirmemiz gerekecektir. Avrasyacıların yanıldığı nokta buradadır. Belki Bolşeviklerin bıraktığı boşluğa Müttefiklerin tek başlarına dünyaya kafa tutmalarına karşı olan AB, Rusya ve Çin dahil tüm karşıt güçleri koyabiliriz. Kafkasya ve özellikle Azerbaycan, o gün olduğu gibi bugün de bizi saran kuşatmayı yarmak için en önemli çıkış noktası olma özelliğini korumaktadır. Türkiye’nin, derhal Azerbaycan ile ulus temelinde bütünleşmenin yollarını bulması gerekir. Atatürk ve Neriman Nerimanov perspektifi bunu bahşedecek imkânlara sahiptir. Bu perspektif, Türk jeopolitiğidir. Türk jeopolitiği, Atatürk’ün Alman millî birliğinin ortaya çıkışında Bismark’ın yaptığı gibi, büyük bir Türk milleti inşa etme projesinin adıdır. Unutmamalıdır ki, Atatürk’ün sağlığı boyunca Azerbaycan başta olmak üzere bütün Türk dünyası, alfabe ve dil birliğini gerçekleştirmiş durumdaydı. Sovyet Türklüğü’nün Latin alfabesini bırakarak Kril’e göçürülmeleri, Atatürk’ün ölümünden sonra gerçekleştirilmiş olması üzerinde durulması gereken bir husustur.

- Reklam -

Bir yandan da Türkiye aynı Atatürk’ün dediği gibi “Direnç dayanaklarımızı (esbab-ı mukavemetimizi) yok edecek tedbirlerin ikincisi fiilen mevcut olan ortak yönetimden yararlanarak Türkiye’yi içeriden oyarak yıkmaktır. Bu hususta memlekette mevcut olan siyasî nifak İtilâf elinde en iyi vasıtadır. İtilâfçılar bu vasıtadan ve bazı yetkililerin kesin boyun eğme eğiliminden yararlanarak çalışmaktadırlar. Doğal olarak ilk işleri, Kuvayi Milliye’nin (bunu üniter millî devlet olarak okumak gerekir) çözülmesi ve Türkiye’nin elinde kalan silâh ve cephanenin kullanılamaz kılınmasını öncelikle sağlamaktır.” Bu bağlamda, Türkiye’nin içinin oyulmasına neden olan ve bir Amerikan plânı olarak dayatılan Türkiye’nin AB müzakerelerine derhal son vermesi zaruret hâlini almıştır. Avrupa Birliğini sulandırmak, onun ekonomi ve hukuk kulübü gibi gevşek bir oluşum olarak kalması amacıyla Türkiye kullanılmak istenmektedir. Bir anlamda piton yılanının avını yuttuktan sonra hazmedene kadar geçici hissizlik yaşaması gibi, Türkiye’nin bu eşiği zorlayarak AB’nin benzer hareketsizliğine sebep olunması istenmektedir. Yani, Türkiye piton yılanının ağzına sürülen av durumundadır. Bu durum Türkiye’nin sürekli kan kaybına yol açmaktadır. Türkiye öncelikli olarak bu kan kaybını durdurmalıdır. Ancak bu yolla, AB ile özgür, saygın, eşit bir ittifaka yönelerek kuşatmayı yaracak bir cephe açabilir.

Birinci derecede Türkiye’nin sarılıp kuşatılması ve ikinci derecede içerinin çökertilmesi plânı karşısında büyük önderin, Millî Mücadele stratejisinden yolumuzu aydınlatan diğer bir ilhamı da plân sahiplerinin bunu uygulamak için gereken zamanı, ancak zayıf ve kararsız hükûmetler sayesinde elde edebilirler” sözlerinde gizlidir. Yukarıdaki ifadeleri çok az değiştirerek yeniden okuduğumuzda değişen hiçbir şey olmadığı herkesçe görülecektir: Çünkü bu tür hükûmetler, dış baskılara boyun eğerek dahilî kuvvetlerin gelişmesini pek fazla sınırladığı gibi kamuoyunu sürekli korku ve endişe içinde tutarak resmî ve resmî olmayan kararlar alınmasına kesin surette engel olur.. Bundan başka Türkiye’nin önde gelen bütün kesimleri ile doğrudan ilişki kurarak millete kesintisiz açık ve gerçek olmayan ümitler telkin etmektedirler. Bu telkinler dahi zayıf bir hükûmetin bahşettiği zamanı artırmakta ve kolaylaştırmaktadır. Bu suretle kazanılan zamanlardan yararlanarak bu plân sahipleri, nihayet Türkiye’nin kuşatılması ve içeriden çökertilmesi tedbirlerini tamamlayacaklar ve ondan sonra maskelerini birden bire atarak tüm ülkede geniş ölçüde tutuklamalara, kuşatılmış Türkiye’nin çeşitli cephelerinde yığma ve yalıtma önlemlerine başlayacaklar ve aynı zamanda idam hükmü mahiyetinde barış şartlarını bildireceklerdir. İşte 2005 Şubatında Atatürk’ün Millî Mücadele stratejisinden aldığımız ilhamla aleyhimize uygulanmakta olduğunu gördüğümüz plân budur.

DİPNOTU

1-Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri, c. IV, Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara, 1991, s. 192-196.

- Reklam -

 

Orkun'dan Seçmeler

- Reklam -