Ana Sayfa 1998-2012 MHP!... Nereye?... : I Ufuk ve Vizyon

MHP!… Nereye?… : I Ufuk ve Vizyon

- Reklam -

(Bu yazı yazılmamalıydı. Düşünceler ve eleştiriler MHP’nin kendi içinde konuşulmalı ve tartışılmalı idi. Acıdır ki, ömrümüzün 35 yıla yaklaşan bölümünü TÜRKÇÜ ve ÜLKÜCÜ teşkilâtların değişik kademelerinde geçirmiş olmamıza rağmen; son 2 yıldır düşüncelerimizi MHP çatısı altında ifade edememenin sıkıntısını yaşıyoruz. Hattâ eleştirilerimiz nedeniyle Ülkü Ocakları toplantılarında bulunmamıza dahi katlanılmamaktadır. Düşüncelerimizi anlatabileceğimizi düşündüğümüz en üst düzeydeki kapıların yüzümüze kapatıldığını görüyoruz. Tarih ve coğrafyanın altın tepsi içinde sunduğu cömert imkânların -MHP’nin de ortak sorumluluğuyla- heder edildiği günümüz şartlarında, gelecek nesillerimiz için, milletimizin geleceği için yazmaya mecburuz. (TTKY)).

Nisan seçimlerinden sağın en büyük partisi olarak çıkan MHP ve ülkücü hareket günümüzde ciddî sıkıntılar içerisindedir. Aradan geçen 2,5 yıl içinde Türkiye, MHP ve ülkücü camia köklü değişimler yaşamıştır. Bu süreçte, olumlu ve olumsuz değişimler olmakla birlikte, temelde ülkücü dünya görüşünün düşünce, ifade ve davranış sorunları dikkati çekmektedir. Yaşanan olaylar, ülke genelini ilgilendiren makro politikalarla yakınen ilişkili olmakla birlikte; temelde ülkücü tavrın yorumlanmasından ibarettir.

- Reklam -

Bu olayların incelenmesinin; ideolojik analiz, ülkücü tavır, lider ve lidere bakış, teşkilâtlarla ilgili sorunlar başlıklarında yapılması uygun olacaktır. Ancak tüm bu değerlendirmelerden önce sokaktaki insanımızın MHP ve ülkücü harekete bakışını incelemekte yarar vardır.

MHP ve ülkücü hareket, Nisan 1999 seçimlerinde beklenenin üzerinde bir başarı göstermiştir. Bu başarıda, o dönemde parlâmentoda bulunan siyasî kadrolardaki kirlenmişlik kadar. MHP’nin parlâmento dışında kalması da etken olmuştur. Liderin uzlaşmacı tavrı, toplumun beklentilerini cevaplayacak güç-dinamizm ve maziden gelen inanılırlık; seçimde MHP’yi sağın en büyük partisi durumuna getirmiştir. Bu sonuçta, 1995 seçimlerinde düşüncenin parlâmento dışı kalması acısını yaşayan ülkücü kadroların gösterdiği olağanüstü gayret de etken olmuştur. Bu noktada “Türkeş’le en fazla % 8 oy alabilmişken, biz partiyi hükûmete soktuk” söylemlerini gerçeğin çarpıtılması ve geçmişte emeği geçenlere saygısızlık olarak görüyoruz.

- Reklam -

Seçim öncesinde yapılan genel kamuoyu çalışmalarında toplumsal yakınmaların ve beklentilerin başlıcaları, -sırasıyla- hayat pahalılığı, enflâsyon, siyasî kirlenmişlik, anarşi, inanç hürriyeti konusundaki sıkıntılardı. ÜLKÜCÜ KADROLAR, BU KONULARI PROPAGANDA TEKNİĞİNE UYGUN OLARAK İŞLEMİŞTİR. Teminat olarak da – en üst düzeyden denildi ki: “BİZ ÜLKÜCÜYÜZ, KOLAYI KOLAYINA SÖZ VERMEYİZ. SÖZ VERİRSEK DE, NAMUSUMUZ BİLİRİZ. SONUNA KADAR ARKASINDA OLURUZ.” ve…

19 Nisan sabahı her şey değişmeye başladı. Hatırlıyorum. Seçimden hemen sonra milletvekillerimizle yaptığımız akademik ağırlıklı bir yemek-sohbette, “vatandaşlarımıza söylediğimiz her şeyi gerçekleştirme şansımızın olmadığı; ancak -en azından- yukarda bahsedilen konularda rahatlatıcı girişimlerin olması gerektiği” dile getirilmişti. Yeni milletvekillerimizin cevabı unutulacak gibi değildi.

“Hocam, bu sözleri vatandaşlarımıza biz vermedik; siz verdiniz. Siz yerine getirin.”…

Bu sözleri “ŞAKA” kabul etmiştik.

Hükûmetin kuruluşu sırasında yaptığımız iç değerlendirmelerde tüm düşüncelerimiz iki soru üzerinde yoğunlaşmıştı. “MHP hükûmete girmeli mi?” ve “Hükûmet teklifi gelirse MHP üst yönetiminin davranışı ne olur?”.

Ülkücü camianın en az % 90’ı DSP ile koalisyonun harekete zarar vereceğinde hemfikirdi. % 60’ı ise koalisyon teklifi geldiğinde MHP’nin kabul edeceğine inanıyordu. Sn. Rahşan Ecevit’in yaptığı bahtsız açıklama üzerine ileri sürülen “özür dileme şartı” gönüllere su serpmişti. Ancak kısa sürede tevil edilerek geçiştirildi.

Ve hükûmet kuruldu.

Önce tahkim yasası: Tartışmaların yapıldığı dahi anlaşılamadan meclisten geçirildi.

YÖK başkanlığı olayı: Hükûmet ortağı bir parti olarak açık rest çekildi. Geri dönüldü.

Apo’nun idamı olayı: Osmaniye’de haykırdığımız “karar uygulanmalıdır” ifadesi Ankara’ya ulaşamadı.

Başörtüsü!….

Türk Kurultayı ve ÇAY olayı?… Kurultaya sağlanmayan imkânlara karşı Noel Baba Vakfına sağlanan ekonomik imkânlar…. (Topu Kültür Bakanlığına atan açıklamalar inandırıcı olmaktan uzaktır).

Yaşanan tüm bu ve benzeri olayları tartışmak, irdelemek ve en azından ülkücülerin kendilerini sorgulamaları, kaçınılmaz bir zorunluluktur. Ancak bu değerlendirmeler, -bırakınız teşkilâtlar düzeyini- dar ve kapalı toplantılarda dahi yapılmamaktadır. Hele hele üst yönetimin, tüm camiayı eli kanlı katiller olarak gören hanımefendiye karşı gösterdiği toleransı, ömrünü ülkücü harekete adamış kişilere karşı göstermemesi; ve dahası, eleştiri yapanların ihanetle suçlanması, partiden dışlanması direktiflerinin verilmesi (hattâ gidecek olanlara BBP adresinin önerilmesi), camianın birlikteliğine en önemli engeli oluşturmaktadır.

Hemen belirtelim ki: ELEŞTİRİLMESİ GEREKEN NE TÜRKÇÜ, NE DE ÜLKÜCÜ DÜNYA GÖRÜŞLERİDİR. ELEŞTİRİLMESİ VE TARTIŞILMASI GEREKENLER TÜRKÇÜLERİN ve ÜLKÜCÜLERİN SIRTINA BASARAK YÜKSELDİKLERİ YERDE, GEREKLİ TAVRI SERGİLEYEMEYENLERDİR. TÜRKÇÜLÜĞE TAVIR ALANLARDIR. ÜLKÜCÜ OLDUĞUNU UNUTANLARDIR. SORUMLU ONLARDIR!..

Tüm bu olumsuzluklara rağmen, tüm Türkçüleri yaralayan, geleceğe yönelik umutları kıran bu davranışlar karşısında düşüncelerimizi açıklamayı görev sayıyoruz. Bu yorumlarda ve incelemelerde mümkün olduğunca isimler üzerinde durmadan değerlendirmeler yapacağız. Amacımız üzüm yemektir. Bağcı(lar) tartışmak isterse ….. isimleri de konuşuruz.

Yaşadığımız olaylardaki sıkıntıları ideoloji, teşkilât (kadro) ve siyaset üçgeninde incelemede yarar vardır.

İDEOLOJİ

Globalleşen dünya şartlarında, ülkücü yorum ne olmalıdır? Acıdır ki, bu soru geçen 2,5 yıllık iktidar dönemine ve farklı uygulamalara karşın, hâlâ cevapsızdır. Rahmetli Başbuğ’un “9 Işık”ı hâlen gençler arasında dahi ifade edilmeme noktasındadır. Yeni yorumu yapılmamıştır. Yapılmamaktadır. 1970-80 arasında camia tarafından ifade edilen “Milliyetçi Türkiye”, “Tarım Kentleri” gibi tezler ya tamamen unutulmuş; veya başka siyasî kadrolar tarafından peşinde koşulur olmuştur. Öncelikli olarak şu sorunun kendimize sorulması ve her ülkücünün (Türkçünün) cevabını araması gerekir.

ÜLKÜCÜLÜK Nedir?

Cevabın çok basit olduğunu söyleyenler olacaktır. Vatan, millet, din, iman, Kur’an, bayrak, ezan söylemlerinin dışına çıkıldığında acı gerçek: günümüzde ülkücü tarifinin körlerin fili tarif etmeleri ile özdeşleştiğidir.

Örnekleyelim: MHP genel merkezi için ülkücülük: söylenen her şeye itaat etmektir. Töredir. Sadece genel merkezin bilebildiği, başkalarının anlayamadığı ince politikalardır. Milletvekilleri için -devleti tanımakla gelişen, avamın kaldıramayacağı kadar ince politikalar gerektiren bir düşünce (?)

sistematiğidir. Ancak MHP genel merkezindeki birilerinin anlayabileceği bir konudur.

İl ve ilçe düzeyindeki parti yöneticileri için genel merkezin gösterdiği yoldur. Ülkü Ocakları (büyük bölümü) içinse ATSIZ’ı okumaktır. TÜRKEŞ’i okumaktır. Bozkurt selâmı vermektir.

Veya… Sarkık bıyığın yanı sıra saç uzatmaktır. Rap veya arabesk müzik dinlerken bayrak resimli tişört giymek, boynuna bozkurt kolyesi asmaktır.

Sokaktaki vatandaş içinse: ….. Bu konuyu ayrıca inceleyeceğiz.

İdeolojik yapılanma noktasında 4 yıl önce başlayan ve önemli eksiklikleri kapatan AR-GE faaliyetlerinin özellikle üzerinde durulması gerekmektedir. Prof. Dr. Eyüp AKTEPE ve Prof. Dr. Enis ÖKSÜZ yönetiminde son derece yararlı hizmetler veren bu kuruluş, acıdır ki seçim sonunda pasifize edilmiştir. Geçen son 2 yıl içerisinde, sadece çıkarılan bir dergiden bahsedilebilir. Ki bu çalışmaya da yeterli demek mümkün değildir. Seçim öncesi dönemde AR-GE çatısı altında yapılan çalışmalardan bu hükûmet sırasında kabine toplantılarına girebilen tek çalışma -Yaşar OKUYAN’ın elindeki- sosyal güvenlik anlayışımız olmuştur.

AR-GE çalışmalarının kesilmesinde rol oynayan faktörleri anlamak mümkün değlidir. Tahminimiz: MHP genel merkezinde bulunan ve akademisyen kökenli olmayan kişiler tarafından ifade edilen “Hocalar sadece fikir üretsin. Politikayı biz yaparız” diyen kişilerin; iktidar koşullarında “Hocalara” ihtiyaçlarının kalmadığıdır. Hocaları ve onların ürettikleri fikirleri iktidar nimetlerine uzanmakta bir araç olarak gören bu kişilerin, temel değer yargılarını merak etmemek mümkün değildir. Tabiî ki, siyasetle uğraşan kadroların beklentilerinin olması doğaldır. Ancak nesillerin kan, can ve yıllarını vererek yeşerttikleri Türkçü-Ülkücü hareketin 3-5 kişinin günlük küçük hesaplarına terk edilmesini beklemek abesle iştigal olacaktır. Çünkü kadroları bu yönetim yetiştirmemiştir. Hattâ parti okulu eğitimcilerinden birinin (hâlen genel başkan danışmanı konumundadır) 3 yıl önceki ifadesi ile “AB’ne geçiş sürecinde, Ülkü Ocaklarının yeri yoktur. Zaman içinde kapatılacaktır” görüşü bugünkü durumu net olarak açıklamaktadır. Kaldı ki, mevcut siyasî ekibin de bu kadrolara verecek bir ideolojik mesajı yoktur.

MHP VE DEVLET

MHP’nin durumunu incelerken önemle üzerinde durulması gereken konulardan biri de “Devlet” anlayışı olmalıdır. Ülkücü düşünce sistematiği içinde devlet kutsaldır. En azından yıllarca işlenen tema bu olmuştur. Rahmetlinin zamanında çok az sayıda kişiden oluşan ve üst kadroyu oluşturan grubun dışında “devlet” anlayışına sahip; devleti bilen insanımızın sayısı fazla olmamıştır. Acıdır ki; devleti bilen bu insanlar sessiz bir vekar içerisinde bekleyip üzerlerine düşenleri yaparken, beri taraftan popülist söylemlerin etkisinde kalan büyük çoğunluklar, “devlete talip olma”, “devletin başına geçme” ifadelerini haykırmışlardır.

Rahmetlinin vefatı ile birlikte, devleti tanıyan-bilen kadroların kenara itilmesi; 18 Nisan seçimlerinde elde edilen beklenilmedik başarı, “devleti” tanımayan stajyer kadroların (?) sahneye çıkmasına neden olmuştur. Yaşanmış acı örneklere rağmen, stajyerlikleri en üst düzeyden ifade edilen temsilciler, iktidar nimetlerine balıklama atlamayı yeğlemişlerdir. Tabanda aklı selim sahibi ülkücülerin düşündüğü, “Refah, baş örtüsü ve imam-hatip olayını çözmek zorunda kaldı ve kaybetti. MHP, Apo ve PKK olayını söylemlerinin aksi istikamette çözmek zorunda kalırsa ne olur?” sorusu tartışılmadı. İktidar nimetlerinin çekiciliği, toplumun ciddî beklentisi olan-en azından üniversitelerde- başörtüsü olayının rahatlatılması istemi karşısında, baskın geldi. Tüm bunlar olurken, milletimizin genel kabulü hâlindeki, “Bunlar Ülkücü, Türkeşçi, dediklerini yaparlar” kanaatinin yıkılabileceği düşünülmedi. Ki bu kanaat, 150 yıla varan Türkçü, 35 yıla ulaşan ülkücü emeğin ve 5000 şehidin kanı sonucunda oluşmuştu.

“Siyaseti biz yaparız” diyen üst yönetim, her söylediğinin tersini yapar duruma geldi. Artık öyle bir noktadayız ki: yazılı ve görsel basında “MHP, Tekir yaylasında başka, Ankara’da başka konuşur” ifadeleri yer buldu. Kısaca hatırlayalım. “DYP ve FP dinlenmelidir” sözü ile başlayan ve politik manevra sahasını daraltan bu söylemden sonra devam eden politik söylem ve manevralar:

“Apo ve PKK olayını halkımızın hassasiyetleri doğrultusunda çözeceğiz.”

“Başörtüsünü mecliste hâlledeceğiz.”

“YÖK başkanı değişmelidir.”

“Üniversiteleri dikkatle takip ediyoruz.”

” DSP özür dilemelidir.”

“Surda gedik açtırmam.”

“Derviş, zehir olsa katlanırım.”

“Enis Bey’in arkasındayız”.

Ülkücü tabana ve halkımıza cazip gelen tüm bu söylemlerden sonra, gelinen nokta maalesef acıdır. MHP, 2,5 YILLIK SÜREÇTE TÜM SÖYLEDİKLERİNİN TERSİNİ YAPMIŞTIR.

Yazılı ve görsel basında, koalisyonun cicim aylarında belirli merkezlerce (!) yaratılan olumlu hava, artık ülkeyi terk etmiş; acı rüzgârlar esmeye başlamıştır. Ekonomide büyük başarı ve büyük başarıda MHP’nin rolü üzerine makaleler yazan sol kalemşörler, artık MHP düşmanı yüzlerini ortaya koymuşlardır. Ülke batmış; enflâsyon eski hızlı günlerini tekrar yakalamış, işsizlik artmış, kalkınma durmuş; hattâ gerilemiştir.

Tüm bu acı olaylar yaşanırken MHP üst yönetim kadroları, -kapalı kapılar ardında- % 5-6 olarak yorumladıkları ülkücü kesimin oylarının önemli olmadığını ifade ederek, merkez partisi olma durumunda % 25-30’lara varan oy alacaklarını savunmaya başlamışlardır.

Tüm bu gelişmelerden sonra, MHP üst yönetiminin ne diğer partileri ne de ülkücü kadroları eleştirmeye hakkı yoktur. Öncelikle özeleştirinin yapılması, hataların tespiti gerekir. Maalesef bu yönde de en ufak bir ışık görülmemektedir.
 

- Reklam -

Son Yayınlananlar

- Reklam -