Ana Sayfa 1998-2012 MEDÎNETÜ’L- HÜKEMÂ

MEDÎNETÜ’L- HÜKEMÂ

- Reklam -

Sultan Yıldırım Bâyezîd Hân ile Fâtih Sultan Mehmed Hân’ın kader çizgileri pek çok yerde kesişiyor. Daha doğrusu, Fâtih, büyük dedesinin yolunu tâkib ediyor. Yıldırım’ın yol izlerini, adına “Fetret Devri” dediğimiz “fâsıla-ı saltanat” yılları, biraz kapatır gibi oldu. Onun, hem Anadolu’da, hem de Rûmeli’nde kazandıkları, Ankara Muhârebesi’nden sonra, kısmen elden çıktı. Istanbul’un fethi husûsundaki, “neticeye ramak kalan” gayretleri de, yine “Fetret”in gadrine uğradı.

Yıldırım Bâyezîd Hân, nasıl bir siyâsî program çizmişti? Bu programdaki hedefleri ne idi? Nihâî nokta olarak neresini düşünüyordu? Bu soruların teker teker cevâbı, kahraman Türk Hükümdârı’nın “yıldırım”dan nişâneler taşıyan icraatındaydı:

«Anadolu’daki – Osmanlı sınırları dışında kalmış- Türk beyliklerini itaati altında birleştirmek. Tuna’nın güneyinde, Türk hâkimiyetine dâhil edilmedik hiçbir Balkan toprağı bırakmamak. Nihâyet, Osmanlı devlet terâzisinin bir kefesine Anadolu’yu, diğer kefesine Rûmeli’ni ve Balkanları koyup, terâzi dili denilen denge merkezine de Istanbul’u yerleştirmek. »

- Reklam -

Adım adım bu programı gerçekleştirmeye çalışıyordu ki, doğudan boşanan “Timur” seli, Yıldırım’ın bütün plânını alt-üst etti… Sonrasını, herkes biliyor.

İşte Fâtih, dedesinin babasıyla aynı stratejik hesapları yaptığı için, hemen her adımda:

«-Bunu atam Yıldırım Hân da düşünmüştü, bunu, o da yapmıştı.»

tarzında cümleler kurdu. Rûmeli Hisârı’nı yaptırırken, hemen karşı sâhilde, Anadolu Hisârı’na oturmuş Yıldırım slüetini gördü. Karaman, Cândâr, Germiyân vesâir Türk beyliklerinin üzerine yürüdüğünde, Yıldırım’ın sıcak nefesini yanında bildi. Rûmeli ve Balkan coğrafyasında sefer yaparken, Ordu-yı Hümâyûn’un önünde, Yıldırım’dan izler olduğunu fark etti.

- Reklam -

Aynı duyguları, Atina’yı “istirdâd” eylediğinde bir def’â daha yaşadı. Yıldırım’ın, Bizans’a pamuk ipliği ile bağlı bu şehri fethi, büyük bir aksi tesir meydâna getirmedi. Çünkü, Niğbolu Zaferi, Yıldırım Hân’a, başka unvanlarla mukâyese edilemeyecek bir itibâr kazandırmıştı. Atina’nın, böyle bir hükümdar tarafından ele geçirilmesi, bu şehre ancak şeref verebilirdi.

Timur ve Fetret, pek çok iş gibi, Atina’da da kendini gösterdi. Istanbul’un Fethi’nden sonra Fâtih, pek çok Yıldırım bakıyesiyle birlikte, Atina’yı da istirdâd etti. Antik çağlardaki malum şöhretine binâen, bu şehre “Medînetü’l-Hükemâ=Filozoflar Şehri” denildi. 1830’a kadar; İstanbul, Bursa, Edirne, Konya, Erzurum gibi bir Türk şehri oldu.

Geçen gün, bir televizyon kanalında, Atina’yı – sözüm ona- anlatan, tanıtan bir program vardı. Atina’nın kaldırılmadık antik taşı, girilmedik politeist mâbedi kalmadı. Sonra, meyhâne fotoğraflarındaki kareler birleştirilerek, bize ne kadar benzediği(!) gösterildi. Şehrin ismi de, teolojik “Athena” kelimesinden geliyormuş.

Fâtih’den başlatırsak, en az 300 sene Türk hâkimiyetinde kalan Atina’da, meyhâne dışında bir hâtıramız kalmamış. Görecek göz, söyleyecek dil olmadıktan sonra…

Bir, fethedilen Atina’ya “Medînetü’l-Hükemâ” ismini lâyık gören XV. asır Türk bakışı, bir de kadehlerde tesellî arayan sarhoş, – ama, bir o kadar da câhil – zamâne bakışı… Biz, gâliba bu cüceliği hak etmişiz. Kimsede boşuna kabahat aramayalım….

 

- Reklam -

Son Yayınlananlar

- Reklam -