Ana Sayfa 1998-2012 Lümpen, Molla Kâsım ve Kurutulmuş Türkçe

Lümpen, Molla Kâsım ve Kurutulmuş Türkçe

- Reklam -

Almancadan gelen “lümpen” kelimesi, aslında Marksist terminolojinin damgasını taşıyor. Sınıf şuûru olmayanlar için Marks ve avenesinin kullandığı bu “proleter” hançereli harfler, sonradan mânâ değiştirerek “içinden çıktığı cemiyeti beğenmeyen, ona yabancı düşenler” hakkında sarf edilmeye başlandı. Aynı zamanda “ukalâ” takımına giren “lümpen”; davranışlarıyla, tutumuyla itici, hattâ “müteneffir”.

Almanların; dününde, bugününde ne kadar lümpeni olmuştur? Bilemeyiz, ama, bizim Tanzimat’dan başlayarak zamânımıza uzanan yakın geçmişimizde, mebzûl lümpen var.

İşin bir başka çarpıcı tarafı, bu tatlı su frenklerinin yabancı hayranlığıdır. “Tapma” fiilinin en müstekreh şekline meyledip Avrupa, Amerika cihetlerine -hâşâ- kıblegâh koyan bizim lümpenler, yöneldikleri cemiyetleri bile kendilerinden iğrendirmişlerdir.

- Reklam -

TRT’nin tek tabanca olduğu yıllarda, televizyonda gösterilen “Dallas” dizi filmi, pek revaçta idi. O filmde, kahramanlar adım attıkça içki içiyorlardı. Bizim cemiyet yapımıza hiç uymayan bu alkolik hayat tarzı, bugünlerde hafif dekor değişiklikleriyle Türk milletine dayatılıyor. Sâdece televizyon mârifetiyle değil, hemen bütün bir hayâtın kendisi olarak; rûhumuzu, bedenimizi kadehe teslim etmemiz isteniyor. Bu telkini yapanların adı farklı da olsa, niyeti müşterek. İster “lümpen” deyin, ister “levanten”, hiç fark etmez. Nerede ve hangi mes’elede ayrı görünmüşler ki, züppeliğin koltuğuna birlikte oturmasınlar?

Medya dedikleri yalan kumkuması, onların elinde ve kontrolünde. Varsa eğer, edebiyâta onlar istikâmet veriyor. Ekonomi musluklarına yapışan parmaklar onlara âit. İç ve dış siyâset meydânlarına, onların müsaadesi, icâzeti olmadan girilemiyor.

Nâmusumuz da, lümpenlerden sorulur hâle geldi. Dinî ve millî hassasiyetlerimizle yoğurup, ömrümüze boya yaptığımız ahlâkî endîşeler, füze hızıyla yok ediliyor. Ekranlar, üstelik en çok seyredilen zaman diliminde, bu milletin “en” dansözlerini seçen yarışma programlarıyla doldu, taştı.

Ramazan Bayramı’nı “şeker”e döndürdük. Yakında “Kurban”ı da kurbân edecek lümpen değerler buluruz. Sodom ve Gomore ile Pompei’nin son günlerini yaşayanlara sorma imkânımız olsaydı da, bize benzeyip benzemediklerini anlayabilseydik. Bu üç şehrin âkıbeti mâlûm. Lümpen gayretiyle Türk milleti de, o fecî uçurumun kenârına sürükleniyor… İmânın yedeklediği azîm ve gayrete, her zamankinden çok ihtiyâcımız var. Bize, Edîb Ahmed âyârında gönül gözü ile gören yol arkadaşları gerek.

- Reklam -

İslâmî Türk edebiyâtının ilk müellifleri arasında unutulmayacak bir isim de Edîb Ahmed Yügnekî’dir. “Atabetü’l-Hakâyık (Hakîkatlerin Eşiği)” isimli muazzam eseri, Türk’ün zihnine, ölümsüz harflerle nakşolunan Edîb Ahmed, Kâşgarlı Mahmud ve Yûsuf Has Hâcib’le birlikte Müslüman Türk’ün edebî titreyişlerini ebedîleştirmiştir.

Taşkent civârında bulunduğu söylenen “Yügnek” kasabasında “âmâ” olarak doğan Edib Ahmed, efsâneler içine yerleştirilmiş hayâtında azîm, gayret ve en çok imânın temsilciliğini yapmıştır. Bunu anlamanın en kolay yolu, Atabetü’l- Hakâyık’ı okumaktır. O, görmeyen gözüne rağmen hakîkatleri keşfetme işinde görenlerin önüne geçmeyi başarmıştır.

12. yüzyılda Hâkânî (Çağatay), yâni müstakbel Özbek Türkçesi ile yazdığı, daha doğrusu söylediği eserin, geçen bunca asra meydan okuyarak zamâna ve mekâna ışık saçması; Edîb Ahmed’in ömür karnesini gösteriyor.

Ali Şîr Nevâi, “Nesâimü’l-Mahabbe (Sevgi Rüzgârları)” adlı kitabında, Edîb Ahmed hakkında şu bilgiyi veriyor:

“Türkistanlı olup, anadan kör doğmuştu. Dindar, gayretli ve mübârek bir adamdı. Bağdad’ın uzağında oturduğu hâlde, her gün İmâm-ı Âzam’ın derslerine gelirdi. İmâm-ı Âzam’a, bir gün, şâkirdlerinden hangisini daha çok sevdiği sorulduğunda:

“- Hepsi iyidir ama, dört fersahlık yoldan ilim için gelen şu kör Türk, hepsinin evlâsıdır.”

cevâbını vermiştir.”

Ali şîr Nevâî, bu bilgi naklinde sâdece zamânı değil, mekânı da bir hayli karıştırmıştır. Zirâ, Yügnek ile Bağdat’ın arası dört fersahın binlerle çarpımı mesâbesinde. Ayrıca, Ebû Hanîfe ile Edîb Ahmed’in yaşadığı devirler de beş asırlık mesâfede. Elbette, Nevâî merhûmun vermek istediği bir mesaj var. Yer ve gün pürüzlerini ortadan kaldırdığımızda, Ebû Hanife kâbındaki yüksek idrâk makâmı, Edib Ahmed kıratını hakkıyla mihenk taşına vurur. Belki de, İmâm-ı Âzam’ı, Nevâî, kendi yerine konuşturmuştur. Kim bilir?

Atabetü’l-Hakâyık’ın esrârı çözüldükçe, “Abese” Sûresi’nin hikmeti, inanan insanları daha sıcak ve sıkı şekilde saracaktır. Âmâ yaradılışın sıkıntılarını zafere ve müjdeye çeviren bu azme, gayrete, rûh disiplinine bugün ne kadar muhtâcız?

Gönül gözü kör olmadıktan sonra, gören gözümüz görmese de gam değil, Mühim olan, gönülün cilâsını her dâim parlak tutabilmektir. Bunun yolu suya lâyık bir hayat sürmek. Gelgelelim, onu da bilinmeyenler albümüne havâle edip, tirajikomiğimize bakıp bakıp hayıflanıyoruz.

Hünkâr, Kestâne, Fındık, Şifâ suları bugün de var. Lâkin Sarıyer’in adıyla anılan bu su kaynakları, bir betonarme yığınının muhâsarası altında can çekişiyor. İsimleri telâffuz edilirken bile damak lezzeti bırakan bu mübârek suların iksiriyle beslenen meyve ağaçları, bilhassa da kiraz, cennet müjdeleri veren panoramanın merkezine otururdu.

Türk-İslâm medeniyetine, pek çok isim yakıştırılmakla birlikte; “su” ile yâd edilmesi, maddî ve mânevî ferahlığa kapı açılmasıdır. Kur’ân’da, müteaddid âyetlerde “su” ile dünyâ ve insan arasındaki münâsebete, dengeye dikkat çekilmektedir. Bu dengenin en güzel resmedildiği yer, herhâlde İstanbul’dur. Suyun her çeşit ve rengiyle hem-hâl olan bu kutlu belde, târihin her çağında su raksına şâhid olmuştur.

Nedîm’in, Sa’dâbâd’ı anlatırken söylediği:

“Hemen alkış sadâsın andırırmış çağlayan sular.”

mısrâı ı, duâya yönelmiş suyun, cemaat hâlinde görünüşüdür. Bizim medeniyet dâiremizde alkışın karşılığı duâdır. Ne zaman ki, alkışı rayından çıkarıp dalkavukluk malzemesi yaptık; cemiyet kitabımızın şirâzesi çıktı.

Milenyum çağının Sarıyer suları ne derece perîşân ise, İstanbul’un diğer bize mahsus yanları da, aynı şekilde tanınmaz durumdalar. İstinye civârındaki Tokmak suyu, Baltalimanı Çayırı’nın Kanlıkavak suyu -ki, İstanbullunun dilinde Narhçı suyu diye şöhret bulmuştur-, Sarıyer Şifâsı’na kardeş gelen Kireçburnu’nun Şifa suyu, halk tabâbetinden reçeteli kaynak sularıydı. Zâten, Âsitâne’nin eski sâkinleri; Rûmeli yakasının sularını şifâ, Anadolu yakasının sularını da safâ niyetine içerlerdi.

Tıbbın, kimyânın, lâboratuvar imkânlarının dev adımlar atarak ilerlediği zamânımızda, maalesef, içtiğimiz suyun tadını da, adını da kaybettik. İstanbullu olmanın nice güzellikleri arasında su eksperliği de vardı. Daha dudaklarına değer değmez, içtiği suyun kaynağını, ismini söyleyiveren su şehsüvarlarından kimse kalmadı.

Suyumuzu kaybettik. Sâdece suyumuzu mu? Onunla berâber, koca bir nizâmı sele ve yele verdik. Şimdi âh u vâh etmenin hiçbir devâ gücü yok. Kâinâtın özü, yâni “zübde-i âlem” olan insan, epeyidir bu vasfını inkâr ediyor. Toplu intihar sofrasından Türk’ün hissesine düşen tabaklar da, günümüzü karartmaya yetiyor. Susuz millet olduk vesselâm, susuz ve “helâl”siz. Her tarafımız “haram”la doldu.

Dinen yasaklanmış veya haram ilân edilmiş bir şeyi mübah kılma işine “ibâhe” deniyor. İbâhe anlayışını dünya görüşü yapanlara “ibâhî”, bunların tarîkatine “ibâhîye” tâbirleri etiket yapılmış. Bâtınîlerin bir adı da “İbâhiyûn”. Bütün haramları helâl saydıkları için, onlara “İbâhiyûn” demek bir gelenek hâline gelmiş. Ancak, bu vâdide kimse Hasan Sabbah’ın eline su dökemez.

İbâhiyûn mezhebini Hasan Sabbah kurdu. Ona göre, ilâhî emirlerin yerine getirilmesi, yasaklardan sakınılması; insan gücünün, tâkatinin üstündedir. Bunu fark edince de; insanın yapmayacağı hareket, davranış yoktur. İnsan, bu âlemin zevkine varabilmek için, canı ne isterse yapmalıdır. Aksine tutumlar, âdemoğlunun tabiî hayâtına ters düşer.

“Liberalizm” denen ekonomik anlayışın fikir babası İngiliz’in meşhûr: “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler.” sözünü, Hasan Sabbah’ın fikriyâtından çıkmış sayabilir miyiz? Bu tarz bir zihin antrenmanı, târih koridorunda âşinâları yan yana koyar.

Ekonomik liberalizm ile sosyo-teolojik ibâhiyûn kol kola girerek dünyânın taşlarını yerinden oynattı. İnsanlığın bugün geldiği yer, haramın bütün zincirlerini kırıp meydânda rakipsiz kaldığı bir uçurum kenârıdır.

Aids başta olmak üzere, hayret-efzâ nice belânın çıkış noktası, bu haram hayâtın merkezidir. Elâlemin eteğini, paçasını seyredeceğimize, kendimize bakalım. Zîrâ, haram muhiblerinin Türkiye’de kotardığı işler, öyle yabana atılacak cinsten değil.

Görüntülü, yazılı, sözlü her çeşit basın-yayın vâsıtası, Türkiye’nin tâbutuna çivi çakmakla meşgûl. Kaldırılan her yasak, mezar çukurumuza atılan bir kürek toprak oluyor.

Fıtratında haramlı-helâlli maya bulunan insanoğlu, helâllerini fedâ ederek harama yöneldiğinde, “esfel-i sâfilîn”i bile aratacak bir alçaklığın içine düşüyor. İbâhiyûn, öyle Hasan Sabbah’ın eceliyle mâzîye gömülmüş bir hayat tarzı olmayıp; dünyâ iktidârını çoktandır elinde tutan muazzam çukurluktaki siyâsî anlayışın da bizzat kendisidir.

Ahlâkın fenâ bulduğu cemiyetlerin ne çeşit hayvanlaştığını görmek isteyenler, Türkiye’de yayın yapan televizyon kanallarını seyretsin, gazeteleri okusun. İbâhiyûn, zafer üstüne zafer kazanıyor…

Ali Ekrem Bolayır, yayınlanan hâtıralarında, babasının Midilli’deki günlerini anlatırken, Nâmık Kemâl’e âit pek tanıdık olmayan bir portre çiziyor. 93 Harbi devâm ederken cepheden gelen haberlerin hem sevindirenine, hem de acındıranına kadeh, hattâ şişe kaldıran “Vatan Şâiri”, Bekrî Mustafa’ya rahmet okutturacak bir sarhoş görüntüsü veriyor.

Ada’nın mühim konaklarından birinde mââile kalan Nâmık Kemâl, çok fazla rakı ve şarap içtiği için, konağın yardımcı hizmet kadrosu bile, şâirin bâde miktârını azaltma formülleri arar. Ne var ki, Kemâl’de işret îcâd etme kâbiliyeti yüksektir.

“İtiyâdım şöyledir kim, ayş ü nûş âyînine

Rindlik mahvolsa dünyâdan, ben îcâd ederim”.

beytindeki fahriyye, Midilli günlerine pek yakışmaktadır.

16 yaşındaki Nâmık Kemâl, 12 yaşındaki Nesime Hanım’la evlendirilir ve iki çocuktan “âile” kurmaları beklenir. Abdüllâtif Paşa’nın Sofya Mutasarrıflığı sırasında yapılan düğün, gerdek gecesi çıkan yangınla hâfızalarda kalır. Ömer Seyfeddin, Kâtib Çelebî, Şeyh Gâlib, Nâmık Kemâl gibi şahsiyetlerin; kısacık ömürlerine kocaman kocaman işleri nasıl sığdırdıkları, her zaman merâk edilir ve sorulur. Nâmık Kemâl’in hayat hikâyesinde, bu sorunun cevâbı, 48 yıla bölünerek veriliyor. Sâdece evlilik yaşına değil, Kemâl, hemen her işe akranlarından erken başlamıştır.

Alkollü içeceklere olan meylini, Nâmık Kemâl denince akla gelen pek ciddî ve ulvî düşüncelerle bir arada tutmak, hazmetmek, elbette zor. Nihâyet, “şahsın kendi tercihidir.” hükmünü verip işin içiden sıyrılırsınız. Keşke, öz ile söz bu kadar ayrı istikâmetlere gitmeseydi.

Geçenlerde, TBMM’de muhâlefete mensup bir hanım milletvekili, Millî Eğitim Bakanlığı’nın bütçesi görüşülürken; Bakan’ın şahsını da ithâm ederek, idârenin dinî tandanslı tercihlerde bulunduğunu söylemiş. Cevap için kürsüye gelen Bakan, -ki, onun devrinde okullardan İslâm Târihi, Osmanlı Târihi ve Genel Türk Târihi dersleri kaldırılmıştır- kendisine yöneltilen dinî vasıfların hepsini kabûl eder görünmüş ve millî, mânevî değerlere bağlılığından dem vurmuş.

Nâmık Kemâl’i boşuna ayıplamayalım. Zamâne idârecileri, Midilli Mutasarrıfı’na “kemik sızlatacak” edâlar sepeti hazırlıyor. Koluna taksan taşıyamazsın, başına koysan yürüyemezsin…

Osmanlı İmparatorluğu’nda, İstanbul Kadısı’nı temsilen, onun adına hüküm veren kazâ kadılarına “Ayak Nâibi” deniyordu. Ayrıca, eyâletlerde Merkez Kadısı’nın yetkisini kullanarak esnâfı teftiş eden memurlara da aynı isim veriliyordu. “Akılsız başın cezâsını ayaklar çeker.” ilâmındaki cezâlı ayak, aslında cemiyetimizin “başına vurulan abalısı”nı temsîl ediyor. “Ayak takımı”, “ayağa düşmek”, “dost başa, düşman ayağa bakar” deyim ve sözlerinde pek rahat yüzü görmeyen “ayak”, yokluğuna katlanılmaz bir uzvumuz.

Hem dünyânın, hem de Türkiye’nin istikbâli sağlam, birbirine dolaşmayan ayaklardadır. Ne zaman, yerlerde sürünen değerlerimizi ayağa kaldırabilirsek, vücudumuzun tamâmını emniyet altına alacağız. Çıplak ayakla yürümeyi beceremeyenler, etrâfa nizâm vermeye çalışıyorlar.

Bir baş örtüsü sendromuna tutulduk, gayrısını kuyulara gönderdik. Sonra da çıkrık başında kol kavgasına tutuştuk. Sanki başka hiçbir ciddî işimiz kalmamış gibi, yatıp kalkıp “türban” muhabbetine dalıyoruz. İslâm’ın bütün vecibelerini kadın başına konan örtüden ibâret sananlar, çeşit çeşit harama balıklama atlıyorlar. Bu yüzden, baştan ayağa şekle mahkûm olduk.

Osmanlı, yere sağlam basıyordu. Devlet masasının ayakları o kadar kavî idi ki, arada bir çıkan çatlak sesler, daha devletin gölgesini görmeden susmak mecburiyetinde kalıyordu.

PKK hakkında serdedilen bunca kelâm, âcizlik kütüphânesini ağzına kadar doldurur. Ama, ortada sadra şifâ en ufak zerre görünmüyor. “İnsan haklarını savunma işini teröriste bıraktık.” deniyor. Hangi insan hakkı? Hangi hürriyet? Hangi mukaddesât? Olmayan bir şeyden, koca koca slüetler çıkarmak, ancak bize mahsûs bir garâbet.

Aczin ve beceriksizliğin tevili mümkün olsaydı, yüz yıl öncesinin vatan topraklarına pasaportla, üstelik vize yaptırarak gider miydik? Maalesef, bugün dinlediğimiz kaval sesleri, birkaç asırdır kulak hizâmızdan ayrılmıyor. Bizi, “türban”, “baş örtüsü”, “Alevî”, “Kürt” mugâlâtaları içine çekip, altımızı oyuyorlar.

Elbette ayağımıza ihtimam göstereceğiz. Lâkin, başımızı yaslayacağımız yumuşak bir bağır bulamazsak, korkarız ayak da kalmayacak. Zîra, dünya üzerinde vaktiyle ayak bastığımız nice mübârek belde, şu anda hayâlimizin bile dışında kaldı.

Bir vakitler Akdeniz gibi, Karadeniz de “Türk Gölü” diye anılıyordu. Bu hırçın denizin dalgaları, sâdece Türk’ün Bayrağı karşısında sükûnete eriyordu.

Can Âzerbaycan’ın şâirleri arasında Ahmed Cevad’ın özel bir yeri vardır. Ona, Âzerî Mehmed Âkif dense yeridir. Çünkü, Âkif gibi, Cevad da bayrak ve vatan sevdâlısıdır. Çünkü, Âkif’in İstiklâl Marşı’nı yazması gibi, Cevad da Âzerbaycan Millî Marşı’nı yazmıştır. Mehmed Akif’in Çanakkale şehîdleri için mısrâlara döktüğü hislerinin çok benzerlerini, Ahmed Cevad Türk Bayrağı’na takdîm etmiştir. Hâlâ dillerden düşmeyen ve her söylenişinde kanımızı harekete geçiren “Çırpınırdın Karadeniz” şarkısının sözleri de Ahmed Cevad’a âit:

“Çırpınırdın Karadeniz,

Bakıp Türk’ün bayrağına…

Âh… diyerdin hiç ölmezdim

Düşebilsem ayağına.

Ayrı düşmüş dost elinden,

Yıllar var ki, çarpar sînem,

Vefâlıdır geldi giden,

Yol ver Türk’ün bayrağına!…

İnciler tök gel yoluna,

Sırmalar düz sağ soluna,

Fırtınalar dursun yana,

Selâm Türk’ün bayrağına!…

Hamîdiye, o Türk kanı,

Hiçbirinin bitmez şânı,

Kazbek olsun ilk kurbânı,

Selâm Türk’ün bayrağına!…

Dost elinden esen yeller,

Bana şiir, selâm söyler.

Olsun bizim bütün eller,

Kurban Türk’ün bayrağına!…”

Bolşevikler tarafından 1937’de kurşuna dizilerek şehîd edilen bu kahraman Türk şâiri, vatanına ve bayrağına, en mukaddes yolu seçerek kavuşmuştur. Yakın târihimizin pek çok husûsiyeti içinde, bir hayli Bolşevik vukuâtı bulunuyor. Birinci Dünya Savaşı yıllarından 1990’lara kadar, sayısız Türk evlâdı Bolşeviklerin silâhıyla can vermedi mi? Yine bu zaman zarfında, adı ve soyu bizden ama, huyu Moskova’ya meyilli yığınlar, Bolşevik’den fazla Bolşevik kesilmedi mi? Birinciler, yâni şehâdet şerbetini içenler, Ahmed Cevad misâli, canlı bir şekilde yaşamaya devâm ederlerken; ikinciler, yâni “kızılcık şerbeti” içenler, neredeyse unutuldular. Yalnız bir-iki mezar nakli muhabbeti vesîlesiyle zorla hatırlatılan cüce devler (!) var.

Harbiye’deki Askerî Müze’de, haftanın belli gün ve saatlerinde Mehter Takımı konser veriyor. O konserlerin birinde, hepsi de “Mehmetçik” olan Mehterân Bölüğü’nden “Çırpınırdın Karadeniz”i, hiç dinlediniz mi? Ahmed Cevad’ın büyük şâir olduğuna, orada gözünüz, kulağınız ve bütün vücûdunuzla karar vereceksiniz.

Ahmed Cevad’la Mehmed Âkif’in, sâdece şiiri, San’at titreyişleri değil, hayat safhaları da çok benziyor. Gerçi Âkif, kendi yurdunda ve takdîr-i ilâhîye vesîle bir rahatsızlık yüzünden Rahmân’a kavuşmuştur. Ahmed Cevad’ın âkıbetine, şeklen benzemeyen bu tarz-ı ecel; Âkif’de, dayanılmaz hâle gelen vatan -ve özellikle İstanbul- hasreti ile kabre pencere açmıştır.

Netice itibâriyle Ahmed Cevad da, Mehmed Âkif de, san’at hamurunu kendi şahsiyetleriyle yoğurmuş nâdir insanlardandır. Onların soy ağacında yazan “Türk” sözü, milletimize dâimâ gurur kaynağı olacaktır:

“Ah!.. Diyerdin hiç ölmezdim,

Düşebilsem ayağına!..”

Ayağına düşülen vatan, dâima muazzez ve dâima muhteremdir. Vatana gönderilen hıçkırıklar, edebiyâtımızın nâdide şiirleridir. Şanlı Fâtih’in bahtsız oğlu Cem, kısa ve tirajik hayâtına pek çok romana bedel bir ameller yekûnu sığdırmıştır. Onun, Anadolu coğrafyasından Orta Doğu, Afrika, Akdeniz ve Avrupa’ya uzanan serencâmı, aynı zamanda insânî hislenişlerin cilâladığı ayna görünüşündedir.

Cem Sultan aynasında görülenler arasında Oğuz Hân, müstesnâ bir kıvılcımın adıdır. Yanması ile sönmesi âdetâ yan yana duran bu kıvılcım, Cem’in oğludur. Osmanlı Hânedânı için fevkalâde mânâlar sipâriş eden Oğuz Hân, babasının Avrupa’da dolaştırıldığı günlerde, henüz üç yaşındayken kirişle boğdurulmak sûretiyle öldürülür. Normâl ölçülerin üzerinde şâir olan Cem; bu, mâsûmiyete kıyan haberi aldığında, edebiyâtımızın en içli “hıçkırık” şiirlerinden birini kaleme alır:

“Ağlamaktan ol ciğer-gûşem firâkından müdâm,

Kâre kâre kanlara boyandı bahristan felek…

Başıma karanuluk etdin cihân aydınlığı,

Kâre yüzlü, kâre bulutlu per-i bârân felek…

Bir kılına verseler vermezdim Oğuz Hân’ımın,

Genc-i Kârun ile bin milket-i Osman Felek…

Sînemi çâk eyle cânım hâk ü gönlüm derd-nâk,

Çünki Oğuz Hân’ım oldu hâk ile yeksân felek…

Âh u vâveylâ dirîg u hasret ü sad derd ü âh,

Kim Oğuz Hân’ım dahî görmeğe yok imkân felek…”

Siyâsî ikbâlin süslediği iştahların, ihtirasların ne kadar mânasız ve de lüzûmsuz olduğunu, bu şiirdeki:

“Bir kılına verseler vermezdim Oğuz Hân’ımın,

Genc-i Kârun ile bin milket-i Osman felek…”

beyti, ne güzel anlatyor, Ama, iş işten geçtikten ve Oğuz Hân’a kıyıldıktan sonra.

Keşke, Cem Sultan’la ilgili olarak bildiklerimiz öyle olmasaydı. Keşke, hâdiselerin cereyan tarzı, son noktayı orada ve öyle koymasaydı. Lâkin, suyu tersine çevirme imkânımız yok.

Cem’in oğlu Oğuz Hân, diğer taraftan Fâtih Sultan Mehmed’in de torunu. Fâtih gibi bir şuûr yıldızına, Oğuz Hân ismindeki torun, ne kadar yakışıyor. Bakışı derinleştirirsek, çiçek bahçesine Yavuz da girer. Oğuz Hân, Yavuz’un amcaoğlu.

Zaman zaman Osmanlı’ya Türklük bühtânı savuranlar, Söğüt’de açan bu Ötüken goncasını hiç hesâba katmazlar. “Tevârih-i Âl-i Osman”larda çıkarılan soy ağaçları, Ertuğrul Gâzî’den Oğuz Kağan’a, oradan Yâfes Bin Nûh’a boş yere uzanmamıştır.

Elbette, altı asrı aşan bir devlet ömründe, elmanın içine kurt girdiği olmuştur. Bu, insanoğlunun görüp geçirdiği bütün siyâsî teşkilâtlar için, kaçınılmaz bir durumdur. Lâkin, Osmanlı Hânedânı’nın Türklük şuûru, emsâline timsâl olacak derecede canlı ve diridir.

Cem Sultan’ın şiire döktüğü gözyaşları, Orta Asya’dan küçük Asya’ya taşıdığımız hasletleri besliyor. Bilginin, müsbet tavrın yol göstericiliğinde yapılacak bir târih seyâhati, Türk milletinin “Oğuz”ca yaşadığı mekânı ve zamânı ekrana yansıtacaktır.

Zümer Sûresi’nde geçen: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” ilâhi suâli, en çok bugünlerde tekrarlanmalıdır. Cem’in boğazına düğümlenen hıçkırık, bizim kültür aklığımız olarak ter ü tâze duruyor. Geriye, bu aklığı ifâde edecek ak Türkçe kalıyor.

Hangi vesile ile bilinmez, Millî Eğitim Bakanı, Türkçenin bugün içinde bulunduğu durumun, öyle zannedildiği gibi “vahim” olmadığını söylemiş; ama, hakikati örterek nereye kadar gidilebileceğini söylememiş.

Oysa, Türkçe ecel terleri dökmektedir. Belki, târihinin hiçbir döneminde olmadığı kadar, Türkçenin başı derttedir. Keşke, mes’ele siyâsî nutuk üfleyerek düzeltilebilecek seviyede olsaydı… Hoş, el’an başımızda taşımaya mecbûr tutulduğumuz siyâsî kadro ile böyle bir ümîdi muhâfaza da muhâl ya..

Yanlışı, hatâyı, eksiği akademik unvanlı boyalarla meşrûlaştırmak; olsa olsa Türkiye’deki dil mesâîsinde görülebilir. “Zâtürree”, herkesin mâlûmu bir hastalığın, Arapçadan alınma adı. Batı dillerinde “Pnömoni” diye biliniyor. Türkçenin uzatma ve inceltme kâbiliyetini kurutmaya niyetli bir kasıt ehli, TDK’nın hem sözlüğünde, hem de imlâ kılavuzunda bu ismi tek “e” ile “zatürre” şeklinde takdim etmiş.

Kaanûnî mesnedi tamâmen muğlâk bir anlayışla, TDK’nun çalışmalarına resmî sıfat kazandırılıyor. Dolayısıyla, bu “dernek” ce faaliyet, devletin bütün ünitelerinde en yüksek mertebede kabûl görüyor. Başta okul dili olmak üzere, cümle devlet yazışmalarında hakem ve kıstas muâmelesi yapılıyor.

Söyler misiniz? Arapça bir kelimeyi değiştirmeye, onun bir harfini yok saymaya kim, nasıl ehliyet veriyor? Bahsedilen kelime, meselâ İngilizce olsaydı, o zaman da böyle davranabilecekler miydi? Hem; ilmî duruş, akademik anlayış bunun neresinde?

“Ahlâk”daki “şapka” işâretini kaldıran TDK idrâki, “mekân” ve “imkân”da bırakmış. Neye göre böyle yapılmış? Bilen varsa söylesin… Buradaki en önemli hedefin, bir dil anarşisi olduğunu, görmemek mümkün değil. “Konsept”li, “konsensus”lu, “rantabl”lı lâf salataları millî soframıza konuldukça ve bunun “modernlik” demek olduğuna inanıldıkça, kimse kalkıp da “Zâtürree”nin harf kurbân edişinin hiç ama, hiç farkında olmaz.

Yine Millî Eğitim Bakanı’mız, aynı konuşmasında “duru” ve “kuru” Türkçe mukâyeselerinde bulunmuş. Maalesef, bugün duru Türkçe mâzîye gömüldü. Kuru Türkçenin varlığı da şüpheli. Çünkü, “kuru” da olsa Türkçe ifâde duyan kulaklarımızı bahtiyar addedeceğiz. Ne yazık ki, “kurutulmuş” Türkçe, dokunanın elinde kalıyor. Çatır çatır, kütür kütür ufalanıyor.

Türkçe üzerine gönül titretmesi îcâb eden iki bakanlıktan biri Millî Eğitim, diğeri de Kültür. Her iki mahâlde de Türkçeye şifâ getirecek bir kıpırdanmaya rastlanmıyor. Diğer bütün bakanlıklar gibi, onlar da hep minderin dışına kaçmaya çalışıyorlar.

Cesâretin ilme dayananı makbûldür. Gel gör ki, memleketimizin son zamanlardaki “cesur” tiplerinin karakter tahlîli, “cehâlet”i zemine oturtuyor. İlmin olmadığı yerde “Molla Kâsım”lar cirit atar. Koca şâir boşuna mı:

“Yûnus Emre bu sözü eğri-büğrü söyleme,

Seni sîgaya çeker bir Molla Kâsım gelir.”

diye kendine nizâm vermiş? Yûnus’un dost bahçesindeki cümle bülbülleri dile gelse, tâkati kesilmiş Türkçeyi görseler. İmparatorluk dili Türkçenin, klân dili derekesine bile uzak duruşuna, dokunaklı ağıtlar düzseler… Kuru Türkçe nerede?…

 

- Reklam -

Son Yayınlananlar

- Reklam -