Ana Sayfa 1998-2012 KİLİT, YATUK VE BÜROKRASİ YELİ

KİLİT, YATUK VE BÜROKRASİ YELİ

Kudretden, yâni doğuştan sünnetli olmak, sâhibine mânevî pâyeler kazandıran, ilâhî lütûfa vesîle kılan bir fevkalâdelik şeklinde anlaşılıyor. Hz. Muhammed’e atfedilen mûcizeler arasında, kudretden sünnetli oluşu da naklediliyor. Elbette, her bakımdan emsâl teşkil edecek bir peygamber, anatomik yönden de eksiksiz olmalıdır. Bunda, hayreti mûcib bir durum yok. Asıl şaşılması gereken husus, kemterliğine bakmaksızın kendinde kudret vehmedenlerin tavırlarında bulunuyor.

- Reklam -

Ağzından çıkan her sözü, hikmet fırınından çıkmış zanneden nice devlet ricâli, sukût-ı hayâl iklimlerinde gemi batırdı. Lâkin, batan sâdece kendileri olsaydı, “ne gam?” derdik. Berâberlerinde, arkalarına aldıkları büyük kalabalıkları da felâket çukurlarına gömdüler.

Yakın ve uzak târihimizde, “kudretten sünnetli” olduğu zehâbına kapılan o kadar megaloman var ki, hepsi de attıkları her adımın ilâhî menşei bulunduğunu zannetmişlerdir. Bu arada, piramidin tepesine çıkanların ortaya koyduğu “kudret” ve “sünnet” tavırlarının arkasında yer alan dalkavuk gayretini ayrıca hesâba dâhil etmek lâzım.

Nâ-hak yere “deli” sıfatı yapıştırılan Sultan İbrâhim, bir gün Topkapı Sarayı’nın taraçasından Marmara’ya bakıyormuş. Akşam vaktini haber veren gurub ışıkları denize düşünce, Pâdişâh’ı bir telâş almış ve yüksek sesle:

“- Deniz yanıyor!”

demiş. Maiyeti erkânı, bu hünkâr teşhisine koro hâlinde iştirâk ederek:

“- İhtimâldir Pâdişah’ım, belki deryâ tutuşa!”

- Reklam -

feryâdını, riyâkârlık meş’alesi yapmış. Hâlbuki, bunun sâdece bir göz yanılmasından ibâret ışık oyunu olduğunu, münâsib lisanla Sultân’a anlatabilirlerdi. Osmanlı tahtının tek İbrâhim’ine “deli” yaftasını iliştirenler, toplu bir kasıt ehlidir. Ortada, “deli” hükümdar yok ama, hükümdârı delirtmeye çalışanlar var. Zâten, dramatik olaylar silsilesi de burada başlıyor.

Ne zaman millî mefâhir söz sermâyesi olsa, birilerinin, ellerine aldıkları kuruma bulanmış bezleri harekete geçirdiğini görüyoruz. “Kara” çalma ameliyesinden nasîbini alanlar, bir daha kolay kolay bellerini doğrultamıyorlar.

Doğuştan sünnetli olduğuna inananlar, -hâşâ- Peygamber makâmına göz dikip nübüvvet iddiâsına kalkışıyorlar. Kendileri bunu ilâna cesâret edemeseler de, etraflarındaki pohpohçu avene, onu, “ihsas” fiiline mahcûbiyet payı çıkaracak şarlatanlıklarla anlatıyor.

Türk Devleti’nin, yıldızı en parlak günleri hep “gayret” ve “tevâzû”un el ele verdiği yıllarda yaşandı. Kerâmeti kendinden menkûl kadroların devirleri, dâimâ haysiyet borsalarındaki “yerde sürünme” tablolarına kapı araladı.

Gelenek, töre, an’ane gibi, aşağı yukarı aynı denize dökülen örfî dereler, olmayacak istikâmetlere akıtılınca, Türk’ün damar hastalıkları nüksetti. “Ergenekon” gibi mukaddes bir mefhûmu, çok lüzûmsuz ve mübtezel kılıklara sokanlar, yarın içine düşeceğimiz “ergenekon”luk durumlardan, bu büyük milleti nasıl çıkaracaklar? “Sünnet” in tabiatına bakarak ceffelkalem hüküm vermek; ona “kudret” bağlantıları kurmak, millete de, târihe de ters geliyor…

- Reklam -

Eski evlerde sürmeli kilitli kapılar vardı. Bugün yerini, bilmem kaç yerinden emniyet kancası geçmeli çelik kapılara bıraktı. Teknolojinin ilerlemesi, kapı sektörüne de çağ atlatıyor. Nedense, insanlar kötü niyetli hemcinslerinden korunmak için “sağlam kapı” arayışına giriyorlar. Hâlbuki, kalb sağlamlığı temin edilmedikçe; hırsıza, soyguncuya geçit vermeyecek mükemmel kapıyı yapma, buna ulaşma imkânı muhâl. Çünkü, çürük kalbin gücü, her zaman çelik kapıları eritecek harârete sâhip.

“Mânevî değerleri korumak” başlığı atılır atılmaz mangalda kül bırakmayanlar, ortada korunacak mânevî değer olup olmadığına bakmıyorlar bile. Nicedir, nâ-mevcûd mâneviyâtımıza önce don, sonra da ahkâm biçiyoruz. Başta siyâsî serencâmımız, bütün ahvâlimize musallat sünepelik, cesâretini bu mânevî değer korazyonundan alıyor. Don Kişot misâli, hayâlî muhâtaplara kılıç sallıyoruz.

Bir hayli zaman önce, Sinop’un Gerze kazâ merkezinde çekilmiş bir televizyon programı yayınlanmıştı. Gerze’deki hapishânenin kapısı, kullanılmadığından paslanmış; personeli de işsiz-güçsüz oturmaktan bıktıkları için vazifeden ayrılmışlar. Çünkü, hapishâneye konacak suçlu çıkmamış. Yine o programda verilen bilgilere göre, Gerze çarşısındaki dükkânlar, akşam kapanma vakti geldiğinde sokak veya caddeye koydukları, teşhirdeki eşya ve malları içeriye almıyorlar, kapıları nı da kapatmıyorlar, tabiî ki, kilitlemiyorlar. Bu, Gerzeliler için Güneş’in doğuşu, batışı kadar normâl bir hayat tarzı. Kasabada, şimdiye kadar hırsızlık vak’asına rastlanmamış. Darısı, bütün güzel diyarların başına…

Ne var ki, ikinci bir Gerze bulmak, neredeyse imkânsız. Hele orta ve büyük ölçekli şehirlerde, insanın insana ettiğini, inanın akrep etmiyor. Mal, mülk, eşyâ ve de can, ırz, nâmus muhâfazasına harcanan paralarla, Türkiye’deki mevcut fabrikalar ona katlanır. Fakat, mes’ele ne tasarrufa, ne de en geniş mânâda iktisâdî hayâta âit endîşelerdir. Bir daha geri gelmeyecek şekilde kaybettiğimiz mânevî değerlerin yokluğu, bizi keskin bıçakların sırtına yatırmıştır.

Önceleri, cinâyet haberleri hem daha seyrek duyulur, hem de cânîlerin profilinde okuldan uzak şahsiyet kalıpları dolaşırdı. Şimdi, akademik hayâtın en üst basamaklarında, film sahnelerini hayrete düşürecek mertebede kıtal tedris ediliyor.

Elimizdekine kalite kazandıracağımıza, ha bire üniversite (!) açıyoruz. Tabelâyı duvara veya kapıya çaktık mı, her işi ikmâl edilmiş sayıyoruz. Bu zavallı hâlet-i rûhiyeden kurtulmadıkça; nerede, nasıl bir kan donduran noktada bulunduğumuzu idrâk etmedikçe, her dereceden bütün okulları üniversiteye çevirseniz ne yazar?

Türkçe’nin başına örülen çıfıt sepetleri, hâl-i pür-melâlimizin en mühim sebeplerindendir. Çünkü, Türk’ün mâneviyâtını besleyen aort damarı, bu dil hareketi ile bay-pas edilmiştir. Verilen narkozun uyuşukluğu, millî bünyeyi felce uğratmıştır. Teşhiste gösterilecek savsaklık, hastanın kaybına yol açabilir…

Talât Paşa’nın sadrâzam olduğu zamâna rastlayan bir gazetede, Sadrâzam’ın konağında bir araya gelen hükûmet erkânının, poker oynarken çekilmiş fotoğrafları neşredilir. Fotoğrafın alt yazısında: “Dün gece Sadrâzam’ın konağında toplanan Kabîne, mühim devlet işlerini müzâkere etmiştir.” ifâdesi yer alır.

Bu poker masası fotoğrafı, aslında belli kişilerin dönemleriyle sınırlı olmayıp, devirler hacminde uzun bir zaman şeridine, tedâvül mesajları gönderiyor.

Sultan Abdülhamîd-i Sânî’nin saltanatında başladığı hâriciyecilik mesleğini, Cumhûriyet yıllarında da sürdüren monşerlerimizden biri, yayınlanan hâtıralarında; en mühim siyâsî meselelerin, hâriciyecilerin iştirâk ettiği poker masalarında görüşüldüğünü söylüyor. Elhak öyledir. Şimdiye kadar kaybettiklerimizin epeyce kısmını, kumar borcuna yatırmış olmamız, bu hakîkatı teyid ediyor.

Son iki yüz yıllık târihimizde, yığınla misâl var ama, en yürek yakanı “Girit” adıyla feryâdı basıyor. Yunan’ı evire çevire yendiğimiz 1897 Harbi’nin masa senaryosu, Girit Adası’nı Yunanistan’a hediye etmişti.

Devlet adamlığı, öyle herkese nasîb olan bir meziyet değil. Bu sıfatın hakkını verenlerin sayısı, parmak hesâbına dayalı. Yaradılışındaki zaaf noktalarını setr edemeyen insanoğlu, bilhassa mühim idârî mevkilere geçtiğinde, şaşılacak bahtsızlıklar ortaya koyuyor. Şımarmanın ve kendini arzın merkezine koymanın türlü nümûneleri, târih sayfalarına dükkân açmış.

Mısır Seferi’nden dönüşte Yavuz Sultan Selîm’i istikbâl için, Şehzâde Süleyman’ın himâyesinde oldukça ihtişamlı bir program hazırlanır. Gebze taraflarındayken bundan haberdâr olan Yavuz, yürüyüş hızını muazzam tarzda arttırarak Üsküdâr’a gelir; oradan da kimseye haber vermeden Saray’a ulaşır ve âlâyişli karşılama merâsimini iptâl ettirir. Tevâzuun, Osmanlı tahtında ikâmet ettiği yıllar, bize hep derûnî saadetler yaşatmıştır.

Tek başına alçak gönüllülük, mânâ okyanusunda ceviz kabuğuna döner. Onun metâneti için; akıl, bilgi ve hikmetle desteklenmesi lâzım.

Kumar ikliminin aslâ tanımadığı bu hasletler, gönlün kışlasında en güzel nizâma yönelirken, rengini bizim zevk pınarımızdan alıyordu. Ne vakit ki, zevkimize kıran girdi, işte tebeddülât-ı cesîme o ân başladı. Kendimizi tanıyamaz hâle geldik.

Talât Paşa’nın konağında çekilen fotoğraf, bahsedilen tebeddülâtın zirveye çıktığını gösteriyor. Orada durmak imkânsız olduğu gibi, düşünce sağlam kalmanın da mümkünâtı yok. “Umûmî Harb” dediğimiz Birinci Dünya Savaşı’na, böyle bir “kumar hesâbı”yla girdik ve maalesef, kaybettiklerimizi saymaya mecâlimiz kalmadı.

Sultan İkinci Abdülhamid’in cenâze namazında, onun tâbutunu taht’a lâyık görenler, vaktiyle tutuldukları “kumar mahmurluğu”ndan ne kadar geç ayılmışlardır. Dünyâ târihinin en cesâmetli devletini, kocaman kocaman hiçler uğruna kumarda sermâye yapanlar, bir de zeytinyağına atıflarda bulunup kahramanlık dosyaları hazırladılar.

Talât Paşa ve kabîne arkadaşlarına fazla haksızlık etmeyelim. Öncesi ve sonrası, onları mâsuma çıkarıyor…

Bâzı gelişmeler öyle tiz perdeden ve siren misâli gürültü çıkarır ki, ondan “Sağır Sultan” bile kulak titreşmesi hisseder. Gelgelelim. esâs duyması îcâb edenler, bu hususda kapak kaldırmazlar. Pişkinliğin ve hazım genişliğinin, devlet adamlığı parselinde pek makbûl olmadığı görülüyor.

Mısır Vâlisi meşhûr Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın nedîmlerinden biri, İstanbul’dan İskenderiye’ye gidiyormuş. Hanımı ve tahsil yılları dolayısıyla yarı Mısırlı addedilen Sadrâzam Yûsuf Kâmil Paşa’ya vedâ için makâm-ı sadârete çıkan nedîm, Mısır’dan bir isteği olup olmadığını sormuş. Telemak mütercimi Paşa:

“- Bir rahvan Mısır eşeği gönderir veya getirirsen memnûn olurum.”

demiş.

Kavalalı’nın nedîmi, bu sipârişi unutmuş ve İstanbul’a dönüşünde Paşa’yı yine ziyâret etmiş. Yûsuf Kâmil Paşa:

“- Bizim eşek ne oldu?”

deyince nedîm:

“- Vallahi efendim, unuttum. Şimdi sizi görünce aklıma geldi. İnşâllah, en kısa zamanda…”

diye mâzeret beyânına kalkışınca, sözün tamâmına katlanamayan Paşa, nedîme:

“- Sen geldin ya, artık lüzûm kalmadı…”

cevâbını vermiş.

Bir zamanlar, propaganda maksadıyla halkın arasına giren politikacı tipi, vatandaşın isteklerini elindeki sigara paketinin üstüne yazar veya yazıyormuş gibi yapardı. Ciddiyetsizliğin en meşhûr fotoğraflarından biri, bu sigara paketi yazıcılığıdır. Lâkin, ne bunu yazanlar, ne de seyredenler, vahâmet vâdisinde bulunduklarının farkında değildirler. Böylesine zayıf temeller üzerine binâ edilen idâre sisteminin adı “aliyyü’l âlâ” olsa ne çıkar? Zâten, demokrasi târihimizin mühimce kısmını isim koymakla geçirdik. Geriye dönüp baktığımızda gördüklerimiz, hiç de iç açıcı şeyler değil.

“Bürokrasi” denen heyûlâyı, ortadan kaldıracağız diye diye, besleyip büyütüp bugünlere, hem de semirmiş bir vaziyette taşıdık. Hâlâ, en basit resmî muâmelenin paragrafı “sâbıka kaydı” ile “ikâmetgâh senedi”nden açılıyor. Hem “elektronik yazışma dönemine girdik” diyoruz; hem de devlet dâiresinin kapısında vatandaşımıza ters ve düz taklalar attırıyoruz.

İşin, mugâlâta ile geçiştirilecek tarafı kalmamıştır. Tez elden iâde-i itibâr ve haysiyet mesâîsi başlamalıdır. Yâni, devleti ulvîleştirip milleti zillete sürüklemekle geldiğimiz yer; şekle de, grafiğe de hakâret edecek bir mahalli gösteriyor. Kimsenin, bu çerçeve dışına çıkma lüksü yok. Hz. Peygamber’in Hâcerü’l-Esved’i yerine asmak için bulduğu çâre, bizim millî kurtuluş reçetemizdir. Bohçaya konan mukaddes taşı, nasıl bütün Mekkeli kabîle temsilcileri tutarak kaldırmışsa, Türk’ün ikbâline giden yol da, bu ortak gayreti bekliyor.

Rahmetli Osman Tûrân’ın, “mefkûre” adını verdiği cihân hâkimiyeti, aslında öyle çok uzaklarda değil. Şâh damarımızdaki kan gibi, mecrâsını zorluyor. Suların bulanık olması, moral bozmasın. Zîrâ, su, bulanmadan durulmuyor… Suyun durulması, biraz da dünyâya bakış açısının değişmesi demek.

Göçebe atalarımız, şehirli ahâli için “yatuk” tâbirini kullanırlarmış. Küçümseme edâsının ağır bastığı bu kelime, “tembel” mânâsına geliyor. Yörük tabiatlı Oğuzlara göre, şehirlerde oturanlar; çiftçilik, ticâret ve zanâatla meşgûldür. Kendileri ise yaylak ve kışlaklar arasında yüzlerce kilometrelik mesâfeyi, her yıl inip çıkmaktadır. Şehîr halkı, bu zahmeti göze alamadığından “yatuk”tur.

“Yatuk” kelimesinden çıkan dünyâ görüşü, Türk târihinin, medeniyetinin fevkalâde teksîf edildiği bir mânâ deposuna benziyor. Uygurlar hâriç, Malazgirt Zâferi sonrasına kadar, hemen bütün Türk toplulukları, “yatuk”luğa uzak durmuşlardır. Anadolu’nun fethine gönül gayretiyle iştirâk eden Oğuz boyları, zamanla şehirli, kasabalı ve köylü olmuşlardır ama, yerleşik hayâtın meşgalelerine katılmamışlardır.

Bilhassa ticâret ve sanâyi sâhaları, bu yüzden gayr-i müslim ve gayr-i Türk unsurların insâfına terk edilmiştir. Bu yüzden, “yatuk” diye küçümsenenler, aradan geçen asırlar içinde Türk’ü “yatuk”laştırmışlardır. Denizcilik yanımız gibi, ticârî ve sınâî fukarâlağımız da, nice minderde sırtımızı yere getirmiştir.

Türk târihi, siyâsî ve medenî gelişmelerde Türk milletinin aldığı vaziyetleri anlatırken ekonomik başlıklar altında ürkek ve çekingen görünüyor. Her ne kadar, millî coğrafyamız içinde ekonominin alt yapısına dâir yapılması gerekenleri fazlasıyla yerine getirmişsek de; maalesef satıcı ve üretici rollerini başkalarına kaptırmışız.

Meselâ, Selçuklu Dönemi’nde Anadolu’yu içten ve dıştan yol ağı ile ören; kervansaraylarla çağının en mükemmel konaklama imkânını sunan Türk idâresi, kendi soyuna bağlı unsurları, müşteri olmanın ötesine taşıyamamışlardır.

Sultan İkinci Abdülhamid’in: “Denizlerde güçlü olmayan devletlerin istikbâli parlak değildir.” teşhîsi, sâdece askerî ve sivil gemi trafiği seviyesine indirilmemelidir. Türk hükümdârının işâret ettiği, bunun bizi götürebileceği her türlü ekonomik ve sınâî meşgûliyet noktalarıdır.

Ne kadar nedâmet duysak, geçmişi tersine çevirme imkânımız yok. Öyleyse, geleceğe yönelik ciddî plânlar yapalım ki, yarınlarımız “yatuk” olmasın. Bunun en mühim kısmı, niyet faslındadır. Yâni, önce bütün azim ve gayret rezervimizi niyet kutusunun içine koymalıyız. Gerisi, tesbit edilen taşları sıralamaktan ibârettir.

Askerî zaferlerimizle iftihar etmenin, elbette millî duruşumuza kazandırdığı haysiyet ve itibar önemlidir. Bu vasfımızdan da, bunu övünme vesîlesi yapmaktan da zarar gelmez. Lâkin, kâseyi taşıyan, kırılmaması için âzamî dikkati gösteren hizmetçi ve bekçi hüviyetini değiştirelim. Taşıdığımız, muhâfaza ettiğimiz kâsenin kendini ve içindekini imâl etme işlerini de becerdiğimiz gün, yine “yatuk” bir dünyâya keyifle bakacağız.

Selâmını her dâim içimize doldurduğumuz ay-yıldızlı bayrak da, bu hamarat insan nefesini bekliyor… Beklenen nefes, ancak “bürokrasi”nin ıslâhı ile duyulabilir. Aksi takdirde, bekleme vaziyeti çok uzun sürer.

Ahmed Vefik Paşa, Bursa Vâlisi iken, Mudanya Kaymakamı’na, Mudanya-Bursa yolunun belli bir yerine kadar iki sıralı ağaç dikilmesini emretmiş.

Kaymakam’ın tedârik ettiği ağaç fidanları fazla gelmiş, ağaç dikimi de Vâli’nin tâyin ettiği noktayı geçmiş. Vefik Paşa, ikinci bir emirle fidanların fazlasını söktürmüş. Niye böyle yaptığını soranlara da şu cevâbı vermiş.

“- Kaymakam, bu sefer verdiğim emri fazlasıyla yaptı. Yarın da eksik yapabilir. Tamâmını yapmaya alışmalıdır…”

Bu emir eri mantığını, maalesef hâlâ aşabilmiş değiliz. Yerine ve zamânına göre vaziyet almayı da, karar vermeyi de hazmettiğimiz gün, etrâfımızın daha pürüzsüz ve yaşanası olduğunu göreceğiz.

Peygamber’imizin oğlu Hz. İbrâhim vefât ettiğinde, cenâze namazına ve defin merâsimine katılanlar; Allah Resûlü’nün, önündeki toprak tümseğini işâret ederek, onun da mezâr üzerine konmasını istemesinde ilâhî bir mesaj sezmişlerdi. Mezarlık çıkışında; sahâbenin, tümsek hakkında vahiy gelip gelmediğini sormasına, Muhammedî cevap şu şekilde verilmişti:

“- Nereden çıkarıyorsunuz? Sâdece gözüme çirkin göründüğü için, o tümseğin de mezâra konmasını istedim.”

Nebevî duruştan beşerî bakışa böylesine rahat ve hoşgörü içinde geçen bir gelenekten, Vefik Paşa’nın katı prensipçiliğine nasıl ulaşılmıştır? Bunun, çok iyi incelenmesi ve tahlîl edilmesi lâzım.

İslâmî hayâtın en önde gelen vazîfe sâhası “farz”da bile, “farz-ı kifâye” serbestliği bulunuyor. Moliére Mütercimi’nin, vâli emrini “fermân”la eş tutmak gibi bir mübâlâğa içine düştüğü görülüyor. Kaldı ki, ortada bir emre itaatsizlik hâdisesi de bulunmamaktadır. Dikilen fidanı söktürmenin “abes”e yönelişi, Paşa’nın hânesine ayrıca ters gölgeler gönderiyor.

İnsan eli ve mantığı ile konan ölçüleri, “lâ-yüs’el” mevkie çıkarmak, Türkiye’nin bürokrasi yapısının özeti hükmündedir. Bilhassa teftiş mekanizması, bu ölçü hassasiyetini milimetrik inceliklere bağlamıştır. “Ahsen-i takvîm” üzre yaratılan insana tanınacak, “güzel göründüğü için” iş yapma serbestîsi, ilerlemenin motor gücüdür.

Bahsedilen irâde opsiyonu verilmediği için, yıllardan beri “resmî” sıfatlı fiiller, hep buzdolabı soğukluğuna bürünmüştür. Aslâ azı ve çoğuna müsaade edilmeyen o ölçüler yüzünden, nöbet sırası gelen her resmî görevli, yasak savma tarzına geçmektedir. Çünkü, makbûl olan, resmî ölçüye ulaşmak ve orada durabilmektir.

Şahsî teşebbüsün katledildiği yerde, yarınlara âit hangi düşünce fidanından bahsedeceksiniz? Bir vakitler Timur’un ordusundaki fillerin saklandığı gümrah Güneydoğu Anadolu ormanlarının yerinde, bugün hangi yelin estiğini merâk edenlere, kısa cevâbı verebiliriz: Bürokrasi yeli…

 

Orkun'dan Seçmeler

Orkun’a Gelenler

Nazım Hikmet

- Reklam -