Ana Sayfa 1998-2012 Kelimelere Dair Bir Çift Kelâm

Kelimelere Dair Bir Çift Kelâm

Gelin gülle başlayalım atalara uyarak

- Reklam -

Baharı kollayarak girelim kelimeler ülkesine

Kelimeler, kıymetin yükünü omuzlayan ve yorulmak nedir bilmeden asırlarca taşıyan, yükü ağır taşıyıcılar. Her şeye kıymet onlarla verilmektedir. Rab’bın yüceliği -yine onlardan birini kullandık- kelimelerle dile gelmekte, insanlar yine kelimelerle büyütülmekte, diğer canlılar ve maddeler onlarla kıymet bulmaktadır.

Her şeyin zıddıyla kaim olması kelimeler için de geçerlidir. Her yüceltici, kıymet izafe edici kelimenin karşısında bir de bunun zıddı durum söz konusudur. “Yüce”, “aşağı”nın karşısında, temiz pisin, güzel çirkinin.

Kelimeler vardır aklı zalimden çıkar, karabasanlar gibi zihne çöker. Akıllıyı divane eder. Her biri çatal dillidir. Bir hançerdir o, ucu sivridir, doğruluk bulmak zordur, kendisi eğridir.

Kelimeler vardır ki aklı selimden çıkar, bulutların üzerinden sıcak damlalar hâlinde düşer, bereket kaynağı olur. Akılda bulut, gönülde damla olur. Fırtınalar onunla diner, sinelere sevgiler siner.

Kelimeler vardır ki kardır, her bir taneciği yârdır. Gönüle düşer, erir, eritir, erdirir. Temizliği akındadır, en karayı bile örter, aklaştırır, insanları birbirine yaklaştırır.

- Reklam -

Sözden çıkan kelimeler, gözden çıkan kelimeler. Sözden çıkan kelimeler, dil ile damak arasında imâl edilir, sözdedir. Lâkin, kelimeler bazen gözde ışık saçan yıldızdır. Gözden çıkar, gözden düşmez, göze düşer, gözdedir. İşte bu, Atsız’ın gözde kelimelerinde şöyle dile gelir:

Bakışların o ne meydir

Bu sendeki nice huydur

Gönlüm nişan, kaşın yaydır

Kirpiğinle ok atarsın

- Reklam -

Kelimeler ki, her biri bir lâledir. Güzeller güzeli sevdası, göz kamaştıran hilâlledir. Şarkı şarkı kalplerden çağlayan berrak şelâledir. Ararım bulunmaz kimbilir nerededir, meğer ki o, Arif Nihat Asya’nın kalemindedir:

Kokunuz nerde ve siz nerdesiniz

Ey hakikatlı vatan lâleleri;

Hani yer cenneti Sa’dâbâd’ın

Ünü bir yurdu tutan lâleleri;

Ben ararken gurbet gurbet,

Açtı mermerde Sinan lâleleri!

Şakı ey kuş, vatanındır dallar…

Andırır dalda yuvan, lâleleri…

Ki uyandırdı sesin, yıllardır

Uyuyan lâleleri:

Açtı billûrda Baki ve Nedim,

Açtı mermerde Sinan lâleleri!…

…………..

Kelimeler, bütün varlıkların, insanların, cemiyetin aynası. Âyinesi kelimelerdir kişinin, iş ve davranışlar onlarla yapılmaktadır. Lâkin, yine kelimeler sayesinde aldatma yoluna gidilmez mi? “Âyinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz” derken bu anlatılmıştır. Ancak, ferdin işinin âyinedeki yansıması kelimelerle olmamakta mıdır?

Kelimeler zalim, kelimeler merhametli. Seven de onlar, nefret eden de.

Şairlerin sevgilisi, yazarların sermayesi, âşıkların nağmeleri kelimeler.

Yükü olan mânâyı kaldırdığımızda, posası kalmakta olan kelimeler. Ruhu çekildikten sonra cesedi kalan insan gibi, ruhsuz kelimeler. Ve ölü lisanı konuşan bir nesil. Kendisiyle birlikte kelimeleri de öldürdü. Ne yazık ki, ardından yas tutacak kelimeler de bırakmadı. Yasını tutamayan nesil!

Bugün gençlerimiz kelimeleri sadece gargara yapmak için kullanıyor: Lâf-ı güzaf. Mânâyı kalbe ve dimağa götürecek nadide zarfları, gönülhanesine dökmeden, ağzından dışarı boşaltıyor. Fikriyatta mânâlar sloganlaşıyor, sevdada ve aşkta ezberleniyor. Binlerce kez tekrarlanan “Seni seviyorum” lakırdısı, kalbe ulaşmadan ağızdan atılıyor. Allah’ın ekberliği, gönülde ve akılda yer etmeden çılgınca feryatlarda dile geliyor. Güzel için kullanılması gereken kelimeler çirkinliğe izafe ediliyor. Böylece, bazen kelimeleri hüzünlere boğup, ağlattığımız da oluyor. Çirkinliğe yakıştırdığımız her “güzel” nitelendirmesinde, “güzel” feryada kalkıyor. Güzel için kullanılan çirkin kelimesi de harflerini kızgınlıkla çatıyor.

Geçmiş neslin abide şahsiyetleri, akılda üretip, gönülde demlediler harfleri tek tek. Muhabbet süzgecinden geçirip, nota nota sıraya dizdiler. Musikiyle izdivaç eyleyip, gök kubbeye hediye eylediler. Birbiri ardınca güzel söz söylediler. Edebi atmadan, edebiyata daldılar. Gönüllerinde pişirdiklerinin sadece dışarıya taşanını saldılar.

Gönül berraklığı, nahoş olanları ifade ederken bile, süzgecinden geçirip aklaştırmış: Kelâm-ı kibar. Zaten güzel olanlar ise nura garkolmuş. Şimdi, “sinede yük olan paslı yürekler”den geçen, güzelliğe dair olanlar bile, dışarıya paslı olarak dökülmektedir.

Bir yanda davul gümbürtüsü ile konuşanlar, diğer yanda ney gibi, hayâ perdesini yırtmadan, sırları inletenler.

Söylenmedik sözün kalmadığı gök kubbede, söylenmişleri bulmak oldukça güç. Şimdi gök kubbe küskün. Hasretle bakî kalacak hoş sadâları bekliyor. Gök kubbeye içimden şöyle seslenmek geliyor:

Ey dünya başının tacı

Gök kubbe

Yuttun bütün hoş sadâları

Yuttun.

Geri vermemek için

Nefesini tuttun.

Sadâların hoşları kaçtı

Birer birer

Kara yer yüzünden

Havalandı aniden

Duyulmadı kanat sesleri.

Sakladın gök kubbe

Sakladın

Yıldırımlarla sûretini

Gürültünle sesini

Çıkardın kuşağını

Saldın üzerimize bir duman

Efendim aman.

Şairin dediği gibi “gül nerde bülbül nerde, gülün yaprağı yerde”. Cemiyet, yaprağı yerden kaldıracak nesli bekliyor.

Kelimelerin, düşüncenin dışa yansıyarak yeni fikirlere kapı aralamak gibi bir fonksiyonu da vardır. Bu sayede, düşüncenin gelişmesine yardımcı olur. Ancak bir de bunun tersi durum söz konusudur. Yani kelimeler, düşünceyi engellemekte ya da gizlemekte kullanılır. Bu bakımda bazı kelimeler âdeta düşünceye set çekmektedir. Hakikate yaklaşabilmek için, önce kelimeleri aşmak gerekir. Bu istikamette ise sadece bir kelimeyi aşmak için yüzlerce kelime kullanmak gerekir. Kelimelerden oluşmuş bulunan set çok sert ise, yine o seti yıkmak için kelimelerle hücuma geçilir ve çarpışan kelimelerdir. Kazananı olmayan kıyasıya bir kıyım. Esasında her iki cephede bulunan kelimeler, henüz çarpışmaya başlamadan önce kendilerini öldürüp, hayâletler savaşına girişirler. Sonuna “izm” getirilenler bunların en dehşetlisidir. Zombi gibidirler. Ölüdürler, ama diri gibi aramızda dolaşırlar. İşte kelimeler mânâdan soyulunca geriye “put” kalıyor. Putlaştırılan, ruhsuz cesetler fikri, aşkı ve nihayet insanı katlediyor. Ne zor şey bunları silivermek. Sezai Karakoç’un dediği gibi:

“Kardeşim İbrahim mermer putları

Bir bir nasıl devireceğimi öğretmişti bana

Gün geçmez ki birini patlatmıyayım.

Ama siz kelimelerdekini, sözcüklerdekini ve cümlelerdekini

Nasıl sileceğimi öğretmediniz.”

Nesil, eline silgi tutuşturacak aydınlar bekliyor.

Kelimelerin mefhumlara dönüşerek, zenginleştikleri de oluyor. Bu hâlleriyle birçok şeyi anlamada ve anlatmada en büyük vasıta olarak ortaya çıkıyor. Buna karşılık bazen de mevhumlaşıyorlar. Bu hâlleriyle, gerçekte olmadığı hâlde, var diye bizi sürüklüyorlar. Yine onlar ki, bir virüsün bilgisayarı kullanılamaz hâle getirmesi gibi, zihni tahrip ediyorlar. Mevhumlarla dolu olan zihinler, vehmederek yaşamaya çalışıyor. Bilgisayarı virüsten temizlemek kolay, lâkin zihinleri mevhumlardan temizlemek oldukça güç görünüyor.

Hayatı kelimeler aydınlatıyor. Bu bakımdan kültürümüz, kelimelerin aydınlattığı yolda, gördüklerimizin çeşnisi. İşte bu sebepledir ki, bir kültüre müdahale etmenin, onu soysuzlaştırmanın yolu kelimeleri değiştirmekten geçer. Bu değişime bağlı olarak âdeta hayat değişir. İnanç bu yolla sarsılır, medeniyet bu şekilde tahrip edilir. Ya madalyonun diğer yüzü! Dil, belirli bir kültürel zemin üzerinde yeşerir. Muhtevası, bu geniş mânâ zeminidir. Alttaki bu zemini kaydırdığımızda geriye sadece ses kalır ki bu zamanla gürültüye dönüşür.

Kelimeler asılların elbisesi. Asıl dururken elbiseye itibar büyük hata. Lâkin idrakin başlangıcı zahir. Bir mânâda zahir, özün zırhı. Bu sebeple özü tahrip etmek isteyenler önce zırhı delmeye çalışıyorlar. Yani kelimeleri.

Hâtıralar kelimelerde gizli. Her kaybolan kelime, hafızada bir dizi kayba yol açıyor. Köksüz ağaçların ilk rüzgârda devrilmesi gibi, genç nesiller birbiri ardınca devriliyor. Asırlık çınarların nasıl ayakta kaldığına aklı yetmeyenler, görmemek için gözlerini kapatmayı tercih ediyor. Yahya Kemal’in Gökalp’a cevaben söylediği “kökü mâzide olan âtiyim” sözü mânâsınca, genç nesil mazide kalamadığı gibi, âtiyi de göremiyor. Fuzulî’nin bir beyitinde ifade ettiği gibi:

Kime izhâr eyleyem bilmem bu pinhân derdi ki

Var yüz min derd-i pinhan kudret-i izhâr yoh

Bugünü maziye bağlayan köprülerdi kelimeler. Bu köprüleri berhava ettik. Kinimiz de sevgimiz de kurbağa vaklamalarına emanet. Elmaların kızılını yitirdik.

Bizi millet yapan o değerlerle tanışmanın zamanıdır artık.

Ecdadımız kelimeleri muhabbet için kullanıyordu, biz kavga için. Gönüllere dolmuş bulunan muhabbetin taşmasından çıkan nağmelerdi kelimeler. Şimdi kalpleri karartan kinin dile gelmesi. Kalpler nağme üretmiyor. Kalpleri saracak ecdat nağmeleri, konuşması çoktan unutturulmuş neslin dudaklarında dile gelemiyor. Dudaklar soğuk ve solgun; kalpleri gibi.

Ruhunu ihmâl etmiş neslin kelimeleri, gülmekten ve ağlamaktan bihaber. Ruhsuz, hissiyatsız sade bir kalıp, sert ve keskin.

Ecdat hakikati buldu ve kelimelerin içine sakladı. Zira, güzellik suretin kendisi değil, onun içinde gizli olandır. Suret bu gizli olanın aşikârlığa taşmasıdır. İşte bu sebepledir ki, gizli olan aşikârdan daha güzeldir. Güzeli gizlide aramak gerekiyor. Bunun için ip ucunu ise suret takdim ediyor. Yeni nesil bunu aramak ya da oynamakla meşgul. Lâkin eskide değil yenide aranıyor. Hakikati, donmuş kalıpların içinde bulmak ne mümkün! Olmayan iç güzellik nasıl aşikâr olur? Güle kavurucu al rengini veren içindeki yangın. Bülbülü figana getirip, nağmeler dizdiren yine o. Son günlerde esen belâ yeli, gülleri yer ile yeksan etti. Elbet tohumlar yerinde duruyor. Onları yeşertecek sevda yeli bekleniyor.

Bu hususta ümitvar olmak gerekiyor. Zira, Yahya Kemal şöyle sesleniyor:

Eslaf kapıldıkça güzelden güzele

Fer vermiş o neşveyle gazelden gazele

Sönmez seher-i haşre kadar şi’ir-i kadim

Bir meş’aledir devredilir elden ele.

Yine, Arif Nihat Asya’nın dediği gibi:“Dilimiz bir devamdır…. kopmaz: Dili millet yapar, kurum yapmaz!”

Ancak bunun için hakikate müptelâ bir nesil bekleniyor. Öyle ki, Neşatî’nin bir beyitindeki gibi:

“Bed nâm-ı aşk oldum ölürsem belâ budur

Mahşerde dahi diyeler ol müptelâ budur”

denilecek bir nesil.

Kelimeler vardır ki bizi çileden çıkarır. Hakikati inkâr eder. Bununla da kalmayıp zihinlerden silmek için beyinlere iner, kalplere siner. Yine mukaddesatın peçesini yırtmak için uçları silâh, uzun tırnaklarını insafsızca sallar. Gücü yetmezse ki, ol kalbin maskeli cellâdı, kemendini gırtlağa takar.

Kelimeler vardır ki bizi çileye salar. Her ulaştığında göz pınarları dolar ve taşar, kalbi en ulaşılmaz yerinden sallar. Kendisinden gayrisine itibarı sarsar. Akıl şaşar, inkâr topallayarak kaçar. Teslimiyet vardır o anda ki nâçar.

Kalemlerin gerçek mürekkebi kelimeler. Hafıza kaybına uğramış kelimeler suskun. Onu tutan eller felç olmuş. Orhan Veli “Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel/Kelimelerin kifayetsiz olduğunu” derken, kaybedilmiş kelimeleri arıyordu. Lâkin merhum Z.F. Fındıkoğlu’nun dediği gibi kelimeler çoktan “Sallara bindirilip, sellere gönderilmişti” bile.

En nihayet kaleme şöyle seslenmek geliyor içimden:

Çilem sensin ey kalem

Kara gözlerinle bakıp

Ne yazarsın?

Bilemem!

Ney olsan da inlesen

Satır satır seni dinlesem

Ağlatır mısın çilemi?

Bilemem!

Gözyaşını salıverip

Kâğıda mürekkep

Boğazdaki düğümleri söküp

Irmak ırmak çözer misin?

Bilemem!

•••

Yapraklarda bitip dal budak

Aydınlıktan uzak

Karanlık odalara dalarsın

Duygularımın kesmez

Kör bıçağısın.

Düşüncelerimi çizersin dev yumak

Damar damar

Hafıza kazar,

Seni tutan felç elleri;

Kıvrım kıvrım

Sonsuz çilelere salarsın

Ey bilinenin yalancısı

Bilinmeyenin inkârcısı

Bu ses sessizliğin sancısı.

Nesil, eline kalem tutuşturacak aydınları bekliyor.
 

Orkun'dan Seçmeler

- Reklam -