Ana Sayfa 1998-2012 KAZÂ VE KADER

KAZÂ VE KADER

- Reklam -

Yahyâ Kemâl’in, o pek nefîs Itrî şiirinde geçen:

Kıskanıp gizlemiş kazâ ve kader

Belki binden ziyâde bestesini

- Reklam -

mısrâları, kazâ ile kaderi Itrî’yi kıskanma makâmına çıkarır. Itrî’nin bestelerini kıskanan kazâ, ne kadar bediîdir ve kazâ olmakta ne kadar isâbet etmiştir.

Kazâ, alın yazısı mânâsına kullanıldığında, kaderin yanına yol arkadaşı oluyor. Âmentü’de geçen kader, insan ömrünün meçhûl geleceğini anlatıyor. Bu gelecekteki ağaran ve kararan tarafları da hayır ve şer temsîl ediyor.

Hakkı arama, bulma ve ikâme etme sistemine, Dünyâ’nın her tarafında hukuk deniyor. İslâm âlemindeki kadîm hukûkun adı, kazâ. Kazâyı kuvveden fiile çıkaran fâile de kâdı ismi verilmiş. Zamanla kâdının ilk hecesi de kısalmış. Istanbul’un Anadolu yakasındaki büyük yerleşim yerlerinden biri, adını bu kelimeden alıyor. Kadıköy, bugünlere uzanan canlı bir kadılı mekân.

Kadı tâyin olunan beldelere kazâ diyorduk. Kadılık demek olan kazâ, daha sonraları ilçeye dönüştü, idârecisine de kaymakam (kâim-makâm) denildi.

- Reklam -

Vaktinde edâ edilmeyen bir kısım ibâdetin, daha sonra yerine getirilmesi de kazâ tâbiriyle karşılanıyor. Kazâya bırakılan namazla orucun, İslâm indinde kabûl edilebilir mâzeretlerinin bulunması lâzım. Kazâsı olmayan namazlar da var tabiî ki. Cum’â, terâvih, cenâze, vitir namazları, bu kategoriye giriyor.

Hayâtımızda kazâen meydâna gelen bir sürü iş ve gelişme var. Olmaması gereken ama, isteğimiz dışında oluveren yanlışlık, hatâ; hep böyle kazâen tecellî ediyor. Sehven yapılan işlerin, biraz daha ağır netice doğuranına kazâen sıfatı konuyor.

İhmâl, bilgisizlik, vurdumduymazlık ve en kötüsü kasıt ile ulaşılan aksi durumlara da kazâ diyoruz. Ölümler, hasarlar, yaralanmalar, hayat boyu izi kaybolmayan darbeler, hep böylesi kazâların eseri sayılıyor.

Devletlerin, ülkelerin, milletlerin hayâtında da bu şekil kazâlar oluyor. Türk milleti, târihî yolculuğunda, blânçosu çok ağır trafik kazâları geçirmiştir. Bedelini, üstüne bindirilen fâizleriyle birlikte ödeye ödeye bugünlere geldiğimiz bu kazâların, hem de öncekilere benzer şekilde yeniden yaşanması, ibret ve ders alınmadığını gösteriyor.

Dünyâ târihinde ve milletlerarası arenada meydâna gelen kazâlar; otomobil yarışlarındaki kazâlar gibi, tahrîbâtı çok, zâyiâtı ağır kazâlar oluyor.

Bugünlerde, Türkiye’ye yeni siyâsî kazâlar yaşatmak isteyenler, harıl harıl çalışıyorlar. Kıbrıs’dan Kuzey Irak’a, oradan Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya, Batı Trakya’ya uzanan Türkiye coğrafyasında, kazâ mahâlleri keşfetmeye gayret ediyorlar. Bu muhtemel kazâları önlemenin tek yolu var. O da, millî irâdeyi bileyerek en keskin hâline getirmek. Bir de, en sağlam ve en muteber sigorta şirketine mürâcaat etmek lâzım: “Kefâ billâhi vekilâ’..”

Ne var ki; bu şaşmaz, yanılmaz, aslâ hatâ yapmaz vekâlet makâmından bî-haber bir siyâsî ekip; büyük Türk milletini, şanlı Türk târihini yok sayıp, idâre ettiklerini sandıkları insanları “Neseb-i gayr-ı sahîh” muâmelesine tâbi tutuyorlar.

Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun kuruluşuna tekaddüm eden yıllarda, Karahanlı ve Gazneli devletleri, kendi soylarından Kınık Boyu için, çok incitici bir siyâset tâkib ediyorlardı. Gazneli Mahmud ile Karahanlı Kadır Hân, Kınık Boyu’nu tesirsiz hâle getirmek için bir araya gelip, ne yapılacağını kararlaştırmışlardı. Hattâ, işin içine – Türk’e aslâ yakışmayacak – hîle ve desîseyi de karıştırarak Kınık lideri Arslan Yabgu’yu pusuya düşürerek yakalamışlardı.

Kınık Boyu’na revâ görülen bütün bu hareketler, hep dostluk adı altına yapılıyordu. Süleymâniye’deki Türk askerleri de, aynı dost çuvalı içine alınmamışlar mıydı?

Gazneli-Karahanlı kıskacını, ancak kendi irâde ve azimleriyle kırabileceklerine îmân eden Kınık Boyu, Dandanakân Zaferi’yle nihâyete eren mücâdeleyi kazanmışlar ve Dünyâ târihinin en mühim imparatorluklarından birini kurmuşlardı.

Peki, 2000’li yıllardaki Türkiye Cumhûriyeti’nin, 1025’deki Kınık Boyu ’ndan ne eksiği var? Önce azim, sonra kendine güven, daha sonra da târihî büyüklüğümüzü fark etme… Bu üç eksik tamamlandığında, kefere karşısında el ovuşturmanın adına vizyon deme pişkinliğinden kurtulacağız.

Târihte, Ergenekon’dan çıkış destânını yazmış bir milletin, böylesi küçültücü durumlara düşmesi, millî vicdânda aslâ ve kat’a mâkes bulamaz. Türk milleti, başkalarının himmet ve iânesiyle hayâtını sürdürecek bir millet değildir. Vizyon madrabazlıklarıyla varılacak yer; kulluk, kölelik, haysiyetsizlik mahâllidir.

Bilge Kağan’ın o nefîs hitâbını, bugün milletimize yeniden ezberletmek lâzımdır: «Üze Tengri basmasar, altta yer telinmeser, senin ilingin, törüngün kim artaçı utaçı ertir?» Zillet filmini, tez elden vizyondan kaldırmalıyız.

İzzet-i nefsine hakâret ettirenler, bir müddet sonra bünyelerinde, arasalar da izzet-i nefis bulamazlar. Haysiyetini kaybetmiş bir milletin, sayısı ve gücü ne olursa olsun, başa çıkabileceği bir müşkilât yoktur.

Emredemeyen âmir olamaz. Âmir olamayan da mâmûr olamaz. Bu işin tek çıkar yolu; haysiyetimizi, vakarımızı, değerimizi bilmektir. “ Girit’i, aldığımız fiata satarız!” diyen merdâne duruştan çuval giydirilen pandomima soytarılığına nasıl getirildiğimizi düşünelim… Bayramsız ve bayraksız kalanlara bakarak, gönül dinçliği temin etmeliyiz.

Bayram deyince, Hacı Bayrâm-ı Velî’yi hatırlamamak mümkün mü? Hem adıyla, hem de fikri ve zikri ile bayramlık olan bu büyük insanın, 15. yüzyıl Ankarasına sığdırdığı hikmetleri, bizim 21. asır idrâkimiz anlamakta zorlanıyor.

Avgustus Mâbedi’nin taş artıklarıyla, muazzez toprak arasındaki ilâhî imtizâcı; ilim, kültür ve en çok irfân huzmeleriyle söz tesbîhine dizen ve:

Nâgehân ol şâra vardım,

Ol şârı yapılır gördüm,

Ben dahî bile yapıldım,

Taş u toprağ arasında

diyen o değil mi? Bu mısrâlar, sehl-i mümtenî san’atının, hikmet deryâsına dâhil edilişidir. İlk bakışta pek sâde ve de kuru gibi görünen; ama, okudukça, üzerinde düşündükçe hayâl iklîmine yeni kapılar aralayan bu sözlerde; anâsır-ı erbaadan insân-ı kâmile kadar bütün tasavvufî titreyişleri görebilirsiniz. Buradaki yapılış fiili, önce şehirde, sonra da insanda denenirken; ilâhî kudret önünde eşyâ ile âdemoğlunun aczini romanlaştırıyor. Taşın soğukluğu, toprağın mûnis ve koruyucu kucağında fırınlanıyor.

Yine Hacı Bayrâm-ı Velî’nin:

Bayram’ım imdi, Bayram’ım imdi,

Yâr ile bayram iderler şimdi.

mısrâları, tam bir bayram âyinidir. Elbette, âyîn-i şerîf formundaki mûsıkî vâdisinden söz ediyoruz. Erganun âhengini değil, neye meftûn bir kâinâtı kastediyoruz. Hacı Bayrâm’ın hem kendisi bayramdır, hem de mâlik oldukları… Eliyle diliyle, rûhuyla sarıp sarmaladığı her şey bayramdır. Yâr ile bayram etmek, iki zıt kutbu birleştiren ve bu birleşmeden hâsıl olan vâridâtı gözler önüne seren bir söz güzelidir. Bu ifâdede, ayrılıkla vuslat; hüzünle neş’e; hicrânla vicâhî muhabbet bir araya getirilmiş, aynîleştirilmiştir.

Yârin uzağında geçirilen bayram burukluğu ile, onun dizi dibinde ulaşılan bayram zevki, farkında olmadan Hallâc-ı Mansûr’u bizimle aynı asra taşıyor. Hani, yüzülen derisini omzuna alan yarım düzine Hallâc aynı anda Bağdad’ın ayrı kapılarından hurûc etmişti ya… Hacı Bayrâm-ı Velî’nin hesâbındaki kapı yönelişleri de öyle.

Bir de, yaşadığımız günlerin süflî tablosunu düşünün. Mukâyeseye de, muhâsebeye de mecâliniz kalmayacak. Yalanla, dolanla, hîle ve desîse ile tamamladığımız günler katarına ömür deyip; âhlarla, vâhlarla havanda su dövüyoruz. Bizden önce bu vatan coğrafyasında yaşayan ve bize bu toprağı mîrâs bırakan insanların lûgatında doğruyu geçersiz kılacak kelime, terkib ve terimler yoktu. Kurdukları muhteşem medeniyetin harcında, hep insanı yücelten değerler, fazîletler vardı.

Ecdâdımızı, sâdece insana yönelik bir medeniyet tesis etmiş gibi kısır değerlendirmelerden tenzîh etmek lâzım. Çünkü, onun medeniyet şemsiyesinin altında, canlı-cansız ayırımı yapmaksızın bütün mevcûdât vardı.

Dünyâ’nın hiçbir mîmârîsinde kuş evi ismini taşıyan motif yoktur. Sâdece Türk-İslâm yapı tarzında, kuşların – tâbir yerinde ise – sarayları bulunuyor. Yalnız selâtin câmilerine değil, en ücrâ sokakta yer alan mütevâzı bir mescide, hamama, kümbete bakın , hepsinde kuşlara hasredilmiş mekânlar göreceksiniz.

Türk vakıflarına ve onların vakıfnâmelerine yapılacak bir araştırma seyâhati, karşımıza ne renkli ve nâdîde sahneler çıkarır, tahmîn edemezsiniz… Öksüz ve yetimleri evlendirme vakıflarından bacağı kırılan leyleklerin tedâvisine mâtuf binlerce şefkat pınarı, bu vakıf senedlerinin satır başlarında gürül gürül akmaktadır. Bir de jurnalciliği karakter boyası yapıp aynaya bakanlar var.

Âsaf Tugay’ın İbret isimli eseri, Sultan II. Abdülhamîd’e verilmiş jurnalleri anlatıyor. Hakîkaten adına yaraşan bir eser. Hem jurnallerin muhtevâsı, hem de jurnalcilerin hüviyetleri tam ibretlik…

Meselâ, Londra Büyükeçiliği’nde müsteşar olan Abdülhak Hâmid’in – mevcud vazîfe ve maaşına ilâve – 5.000 kuruş karşılığında Manchester Şehbenderliği’ni isteyen jurnali, böyle ibret-nümâ sahîfelerden. Londra’dan ayrılmadan ve günümüzün moda tâbiriyle, fahrî konsolos gibi davranarak, hâl-i hazırdaki maaşına 5.000 kuruş ilâve istemesi, Şâir-i Âzâm’lık şiârından mı sayılmalıdır? Hâmid’in, bu talebine gerekçe olarak gösterdiği ise, Manchester’deki Ermeni teşkilâtlanması. Oradaki Ermeniler, Türk Devleti aleyhine teşkilâtlanıyorlarmış. Londra Sefâreti, İngiltere’deki bütün Türk temsilciliklerinin en büyük makâmıdır ve Manchester Şehbenderliği de buraya bağlıdır. Şimdi, Hâmid, Londra Sefâreti Müsteşârı sıfatıyla, Manchester’deki hangi Ermeni teşkilâtlanmasına engel olamamıştır da, şehrin şehbenderliğine tâlib oluyor ve bu tehlikeyi önlemeye niyet ediyor? Alacağı para dışında hiçbir maksadı ve açıklaması bulunmayan bu hareket, Hâmid’in san’at albümünde leke izi bırakır mı? Cevâbı umûmun vicdânında saklı…

Yeri geldiğinde, Sultan Hamîd’e – küfür dâhil – her türlü seviyesiz lâfları gönderenler, vaktiyle bu jurnalcilik mesleğini icrâ etmişler ise, ortaya çıkan perhiz ve turşu vaziyetini nasıl îzâh edersiniz?

San’at târihi ve arkeoloji çalışmalarının öncü isimlerinden Celâl Esat (Arseven)’ın adını jurnal yazıcıları arasında görmek, doğrusu şaşırtıcı oluyor. Lâkin, bu hususda ibret zirvesi yapan biri var ki, bu milletin târihi ve tâlihi adına esef rüzgârı estiriyor. Bu jurnalci, Emanuel Karasu adını taşıyor. Yıllar sonra, Sultan Hamîd’i hal’ eden karârı Hâkân’a bildirme vazîfesini alan hey’et içindeki Yahûdî Karasu, meğer sicilli jurnalcilerdenmiş. Onun, Sultan Abdülhamîd’e arz-ı ubûdiyet bildiren cümleleri, insan nesli adına, okuyanın yüzünü kızartacak, bir dalkavukluk, şahsiyetsizlik nümûnesi.

İbret’i okuyunca, jurnal edebiyâtı yapanların, hakîkatte pek koyu birer jurnalci olduğunu görüyorsunuz. Siyâsî, edebî ve akademik çevrelerin nice sivrilmiş ismini, jurnalciler listesinde görünce, ne kadar isâbetsiz bir maârif sistemimiz olduğunu bir def’â daha anlıyorsunuz.

Acaba, Sultan İkinci Abdülhamîd, bu jurnal âdetini, insanların karakterlerini mihekk taşına vurmak için mi îcâd etti?

Sağda, solda, ötede, beride Sultan Hamîd ve jurnal müessesesi aleyhinde en olmadık sözleri sarf edenlerin ezici çoğunluğu, saf kan jurnalci arslanlarımızdandır. Aksini iddiâ etmeden, İbret’i okuyunuz. Ama, gönül gözünüzü kapatmadan. Normal şartlarda göremediğimiz nice teferruâtı, gönül gözümüz sezer ve keşfeder…

Yavuz Sultan Selîm’in sekiz yıllık kısa hükümdarlık dönemi, çok bereketli meyveleriyle değerlendirildiğinde, hep “ az zamanda çok iş ” yapıldığı dile getirilir. Doğrudur, Sultan Selîm-i Evvel’in saltanat yılları, pek kısa olmasına rağmen, emsâliyle kıyaslanamayacak şekilde gümrâhdır. Bu cihetden, cennet-mekân Pâdişâh’ımızı ne kadar medh ü senâ etsek, az gelir.

Yavuz Selîm’in siyâsî ve askerî dehâsı, zamânı yerlere sererek mağlûb etmiş ve sekiz yıla seksen senelik zafer hâsılâtını sığdırmıştır. Yavuz nâm cihângîri, kendi ölçüleri, kıstasları içinde ele alınca, zâten sekiz yıl sözünün tamâmen bize göre olduğunu görürüz. Yavuz’a göre sekiz yıl, çok başka bir zamân dilimidir.

Fakat biz, yine bize göre olan, bizim anladığımız sekiz yıl üzerinden düşünmeye devâm edelim. O zamân, bu imrenilecek, kıskanılacak muvaffakiyetin, sâdece hükümdarlıkta geçen senelere hasredilemeyeceğini görmemiz lâzım. Şehzâde Selîm’in, Trabzon’dan Kefe’ye, oradan Köstendil’e uzanan staj dönemi, hükümdarlığından ayrı düşünülmemelidir.

O senelere mahsûs isimleriyle Lâzistan ve Şavşadistan topraklarını, şehzâdelik imkânlarını kullanarak, ama, en çok şahsî kâbiliyeti sâyesinde fetheden; tebdîl-i kıyâfet ile Safevî sınırından çok içerilere girip Şâh İsmâil’le satranç oynayacak yüksek cesâreti gösteren ve bu destansı hikâyeleri sâyesinde halk arasında adı Selîm Şâh’a çıkan müstakbel Yavuz, adım adım Taht-ı Osmânî’ye yaklaşırken, zihninde her türlü duruma uygun düşecek A,B,C, hattâ D plânları hazırdı.

Yâni, Yavuz’u kısa zamânda hedeflerin ötesine taşıyan hümâ uçuşunda, çok titiz çalışmalara hasredilmiş şehzâdelik dönemi, büyük bir motor gücü meydâna getirmiştir. Çaldıran, Turnadağı, Merc–i Dâbık, Hân-Yûnus, Ridâniye; zafer sayfalarının, biz sıradan insanlara görünen yüzüdür. Bir de Yavuz Sultan Selîm Hân’a mâlûm olan ledünnî sayfalar var ki, onları görebilmek için, ya Hasan Can, ya da Pîrî Mehmed kâbında gönül gözüne ihtiyaç var…

Öncelikle Türk milleti, daha sonra da bizi ilgilendirdiği kadarıyla insanlık, ne çektiyse gönül gözü kapalı olanlardan çekti. Tevâzû ile tevekkülün sırra kadem bastığı yerde, küçük dağların sâhibi geçinenler çoğalıyor.

Yaratmak fiilini insana mâl etmek, ona ulûhiyet izâfe etmek olmuyor mu? İnsan eliyle, zihniyle, zekâsıyla meydâna getirilen hiçbir şey – hâşâ – yaratılmış olmaz. Zîrâ, halk etmek, Hâlık’a mahsûsdur.

Îcâd etmek de aynı şekilde bir açıklamaya muhtaç. Îcâd, farkına varmaktır; fark edilenin, bir sisteme dâhil olmasıdır. Yoksa, mûcidlerin kendi kudretleriyle halk ettiği bir toplu iğne başı bile yoktur.

Anâsır-ı erbaa denilen hava, su, ateş ve toprak; kâinat gemisine insanın herhangi bir dahli olmadan binmişlerdir. Dolayısıyla, bu unsurların insandan beklediği himmet olabilir mi?

Haddeden geçerek haddini bilmiş kullar, aslâ yaratmaya heveslenmezler. Onlar bilirler ki, Yaradan birdir, eşi ve ortağı yoktur. İnsân-ı kâmil olmanın pek çok şartı arasında ilk akla geleni, Yaradan’dan ötürü yaradılanı sevmektir. Burada telâffuz edilen sevme işinin içine, sevginin değişik renk ve tonları olarak, îcâd etme, farkına varma tefekkürleri de girer. Evet, bütün bunlar birer tefekkür çeşididir.

Şânı yüce Yaratıcı’nın azametini anlamak için, öyle cesâmeti, hacmi, ağırlığı insan aklını, havsalasını alt-üst edecek hususlara bakmamak, aksine miniğin miniği zerre ölçüsünde küçük parçalarda da aynı kudret ummânına dalmak lâzımdır. Bulutların hareketinden tûfâna, kasırgaya; dalgaların kıt’â büyüklüğündeki kulaçlarına bakarak ilâhî gücü idrâk edebileceğimiz gibi, bir mercimek tânesinin içine yerleştirilen veyâ bir karpuz çekirdeğine yüklenen mûcizevî programlara bakarak da, en büyük programcının hem san’at, hem de mühendislik hârikalarına şâhit olabiliriz.

Aynı toprakta, aynı evlekte, aynı el büyüklüğü kadar çukurda, aynı su ve havayı alarak yetişen fesleğenle maydanoz, niçin farklı görünüş, koku ve tattadır? Bu farklılığa, insan mantığı ve zekâsıyla, mâkûl bir açıklama getirebiliyor ve bunu insanın da becerebileceğine kanaatiniz varsa; bırakın tevâzuu, siz de yaratmaya başlayın, yaratabilirseniz…

***

(İbret, Abdülhamîd’e Verilen Jurnaller ve Jurnalciler, Jurnalcilerin Tam Listesi-Âsaf Tugay, Okat Yayınevi, İstanbul, 1962(?)/ İbret –cilt 2, Âsaf Tugay, Yörük Matbaası ve Yayınevi, İstanbul,1962)

 

- Reklam -

Son Yayınlananlar

- Reklam -