Ana Sayfa 1998-2012 İstiklâl Mahkemeleri tekrar kurulmalı

İstiklâl Mahkemeleri tekrar kurulmalı

YORGUN başımı ellerimin arasına alıp düşünmeye başladığım zaman, Türk milletinin topyekûn ne büyük felâketlerle, musibetlerle karşı karşıya kaldığını çok daha iyi anlayıp, adeta iliklerime kadar titriyorum. Ceddimin kanlarıyla kazandığı aziz topraklarımızın, bir mâlü-hülya veya “halisünasyon” uğuruna, dün ulu ceddimin sandukasını tekmeleyenlere, dünyayı kana bulayan “Sam Amca”nın zalim evlâtlarına, Tanrı’nın lânet ettiği İsrailoğullarına, Türk’ün dış ülkelerde bulunan temsilcilerini şehit eden Ermenilere kiralanıp satıldığını duyup gördükçe; bu aziz Türk yurdunda vatan hainlerinin bilmem me “… istan” adında devlet(!) kurmak istediklerini işittikçe, yeniden “İstiklâl Mahkemeleri”nin kurulmasını arzu ediyorum.

- Reklam -

Domuzun beslendiği yerden, Türk hukuk mektebinden mezun olup bu memleketin ekmeğini yiyen hain hukukçular sözlü ve yazılı talimat taşıdığı müddetçe; raporlarının başına “Başbakanlık” kelimesini ekleyip, tasada ve kıvançta bir bütün olarak bugünlere kadar gelmiş olan Türk milletini “azınlık hakları” safsatasıyla bölmeye çalışan ihanet şebekeleri var olduğu müddetçe; Sam Amcalarının üç-beş bin dolarına tamah eden -Filistinlilerden ibret almayan- vatansızlar var olduğu müddetçe; kafalarının içi de cübbeleri gibi kara olan Türk düşmanı papazların önüne düşüp kiliseleri imar ederek açan Türk-İslâm düşmanları var olduğu müddetçe; Ceddimin kanıyla renklenmiş ay-yıldızlı bayrağımı devletin payitahtında, devleti idare edenlerin gözleri önünde indirenleri gördükçe; Kaymakamlarımı tokatlayan dünyanın ilk ve tek sömürgeci milletinin askerleri ile haysiyet ve şerefimin varlığı olan Türk askerinin kafasına çuval geçiren kana susamış “blood count” soykırımcılar “genocide” bu topraklarda bulunduğu ve bulunmasına müdaade edenlerin bulunduğu müddetçe; Aziz hâtırası önünde kemâli hürmetle eğildiğim Atatürk’ün kapattığı dinsizler cemiyeti olan “Mason cemiyetleri”nin, gazi ve şehit kanlarıyla sulanmış bu topraklarda açık bulunduğu ve var olduğu müddetçe; Marksist ve Leninizmin, yani Komünizmin amansız düşmanı olan Atatürk’ün güzel adı altında sosyalizme ve komünizme yataklık yapıp çanak tutanlar bulunduğu müddetçe; O’nun kullandığı güzelim Türkçemizi, “sadeleştirme” yalanı ve adı altında bozanlar bulunduğu müddetçe; makam ve mevkilerinde otururken “dut yemiş bülbül gibi” susup emekli olduktan sonra koca-koca ahkâm kesen iki yüzlüler bulunduğu müddetçe; Türk vatanında Türk’ün ekmeğini yiyip, cennet vatanın havasını teneffüs etttiği hâlde “TÜRK”üm demekten imtina edenler bulunduğu müddetçe; hattâ sözde “ATATÜRKÇÜ”lüğü kimseye kaptırmak istememelerine rağmen, “Benim yaratılışımda fevkâlade olan bir şey varsa, Türk olarak dünyaya gelmemdir”, “Ne mutlu Türk’üm diyene” diyen Türklük âşığı Atatürk’ün bu sevdasını terünnüm etmeyenler var olduğu müddetçe, yeniden, tekrar İSTİKLÂL MAHKEMELERİ’nin teşekkülünü ve faaliyetlerini istiyorum. Hem de mahkeme başkanı ile azalarının “yüzdeyüz TÜRK!” olanlardan seçilmesi şartıyla!..

Lise sıralarında okuduğum 1967-68 senelerinde, Türklük şuuruna sahip Mehmet Ali ŞAN adındaki arkadaşım, memleketine davet edip beni ailesiyle tanıştırıp misafir etmek istemişti. Davete icabet edip beraberce, şimdi Karaman’a bağlı olan Ayrancı İlçesinin -yeni adıyla “Üçharman”- “KANLI CEVİZ”den bahsedip, tarihî macerasını anlatmışlardı. O günlerde hâlâ meyve veren dalları olmasına rağmen, 1968 yılının Ağustos ayı içerisinde yaptığım ziyaretimde, “Kanlı Ceviz”in tamamen kurumuş olduğunu görmüştüm. Vakıa şöyle idi:

“HELİMOĞLU” nâmında bir Sancak Beği, Mersin’in Mut Kazasından getirilerek Divle’ye tayin edilir. Bu Sancakbeği Helimoğlu, zorba mı? Gaddar mı? Yoksa adaletin tokmağı mı, bilinmez! Bilinen şu ki, kötülük yapanın yanına yaptığı kötülüğü asla kâr olarak bırakmayışıdır. Geç kalan adaletin “adalet” olmayacağını iyi bilenlerden olduğu gibi, hattâ en iyi icrâ edenlerden birisi de. Haklı olana, hakkını anında teslim eden âdeta icrâcı bir hâkim ve savcı!.. Suçluyu hemen yakalatıp, derdest ettirerek huzuruna getirtip kısaca dinler, kararını verirmiş.

Devlet ve millet düşmanlarına, hainlere ve namussuzlara karşı, Helimoğlu’nun kararı, behemahal“idam”dır. Sehpası da bir meyve ağacıdır. Yani mücrim anında “Kanlı Ceviz”de asılarak idam edilirmiş. Şayet Kanlı Ceviz’e asıp idam edeceği bir suçlu bulamaz ise, o gün muhakkak bir “eşek” asar, “ibret-i âlem için” gösterirmiş.

Kanlı Cevizin hikâyesi bu kadar, amma ve lâkin şimdi kurumuş olan o ceviz ağacının dalları ve kökleri dile gelse, kim bilir bize neler neler anlatırlardı?

Anadolu topraklarını Türk’e ebedî yurt olarak armağan eden ceddim Alp Arslan ve oğlu Melikşah’a vezirlik yapan Nizâmü’l-Mülk’ün “Siyâset-nâme” nâmındaki eserinde zikredilen, bilinen ve fevkalâde hoşuma giden ibret verici bir hikâye vardır:

- Reklam -

Padişah Behram Gûr’un Rast u Rûşen adındaki veziri zamanında rüşvet başını alıp yürümüş, kötülükler ve mücrimler artmış; haysiyet ve şeref sahibi zenginler fakir düşüp aksine hortumcular zengin olmuşlar; Hazine bom-boş, tam-takır olmuş; bu arada Behram’ın bir düşmanı peydah olmuş. Padişah kime sorduysa, vezirin korkusuyla bir türlü doğru cevap alamıyor; veya, doğruyu bilip söyleyecek olanları bulamıyordu. Behram Gûr, bir gün atına binip çöllere doğru at koşturur. Hem gider, hem de düşünürmüş:

“Behram 70-80 fersah gitmişti. Çok düşünmekten, hiç kendinde değildi. Güneşin sıcaklığı arttı, açlık ve susuzluk bastırdı. Bir içimlik suya ihtiyaç duydu. Ovaya baktı, bir yerden çıkan duman gördü. (Kendi kendine) “mutlaka orada insan vardır” dedi ve o dumana doğru yola koyuldu. Yaklaşınca orada uyumakta olan bir koyun sürüsü; kurulmuş bir çadır; asılmış bir köpek gördü. Hayret etti. Çadırın yanına kadar gitti. Çadırdan bir adam çıktı; ona selâm verdi. Behram’ı atından indirdi; hazırda neyi varsa, O’nun (Behram’ın) önüne koydu. (Adam), Behram’ı tanımadı. Behram “yemek yemeden önce, bu köpeğin durumundan beni haberdar et ki, bileyim” dedi.

Genç: “Bu, benim emniyet ettiğim (bir köpek) idi; Onu bu koyun sürüsünü gütmeye memur etmiştim. Mahareti ile on adamla başa çıktığını, hiçbir kurdun onun korkusundan bu koyunların etrafında (dolaşmaya) cesaret edemediğini anlamıştım. Çok zaman ben bir iş için şehre giderdim. Döndüğümün ertesi günü bu köpeğin koyunları otlatmaya götürmüş, salimen geri getirmiş olduğunu görürdüm. Böylece bir zaman geçti. Bir gün koyunları saydım; bir miktar koyun eksik çıktı. Buraya hırsız asla gelmez. Bu koyunlarımın her gün ne sebeple, niçin azalmakta olduğunu asla bilemiyordum. Nihayet sadakalar âmili gelip de, benden âdet üzere her yıl sadakalar isteyince, benim geri kalan koyunlarımı sadaka yerine (elimden) aldı. Şimdi bu âmilin çobanlığını yapıyorum. Meğer, bu köpek, bir dişi kurt ile lezzât için dostluğa girişmiş ve onun eşi (çifti) olmuş. Ben ise onun yaptığı işten gafil ve habersizim. Kazara, bir gün odun toplamak için ovaya gittim. Döndüğüm zaman, bir yüksekçe yere çıktım. Koyun sürüsünün otlamakta olduğunu, sürüye doğru yönelmiş bir dişi kurdun gelmekte bulunduğunu gördüm. Ben bir diken arkasına gizlendim. Görünmeden bakıyordum. Köpek kurdu görünce, onun yanına gitti ve kuyruğunu sallamaya başladı. Dişi kurt sessiz durdu. Köpek onun sırtına çıktı, ona kapandı. O zaman (köpek) bir köşeye gitti ve uyudu. Kurt (ise), sürüye daldı; bir koyunu yakaladı; parçaladı ve yedi. Köpek ona hiçbirşey yapmadı. Ben, köpeğin kurt ile münasebetini görünce, anladım ve bildim ki, benim işimin batmasının sebebi, köpeğin yolsuzluğundandır. Köpeği yakaladım; ihanetinden dolayı astım” dedi.

Bu hikâye Padişah Behram’ın hoşuna gitti ve icap edeni derhal yerine getirip icra etti…

Naklettiğimiz bu iki hikâye veya hâtıra, kürsülerden lâiklik, demokrasi, cumhuriyet, insan hakları, adalet, eşitlik edebiyatı yaparken, iş Türk oğlu Türk’ün hak ve hukukunu savunmaya gelince, kafalarını kaplumbağa misâli omuzlarının içine çeken bizimkilerin hoşuna gider mi ki? Ya icrası? İşte onun içindir ki, yeniden İstiklâl Mahkemeleri’nin kurulmasını istiyorum. “Çünkü bu dünyada, âlemin fazlalığı var!”

- Reklam -

 

Orkun'dan Seçmeler

- Reklam -