Ana Sayfa 1998-2012 IRKÇILIKTAN BARBARLIĞA VE AVRUPA MERKEZCİLİĞİNE ELEŞTİREL Bİ...

IRKÇILIKTAN BARBARLIĞA VE AVRUPA MERKEZCİLİĞİNE ELEŞTİREL Bİ…

Bu gün yeryüzünde yaşanan gelişmeler, son iki yüz yıldan beri, Batı’nın elinde tutmuş olduğu dünya egemenliğini kaybetmeme mücadelesi olarak yorumlanabilir. Bilim ve akılcılığın zaferiyle veya bunun bir tür korkunç sapmasıyla sonuçlanan tarihte, Avrupa dışındaki coğrafya (Doğu), İlk çağdan beri akılcılık ve bilimden pişmanlık duyan her Batılı düşünürün, yazarın, din adamının, ressamın, şairin, gezginin, devlet ve siyaset adamının, ana motifini oluşturmuştur. Doğu, tarihin karmaşık lâbirentlerinde, Batı’ya başkaldırırken bir yandan da onu teşvik edip desteklemektedir.

- Reklam -

Her bir alt başlığı için bugüne kadar çok sayıda kitap yazılmış bulunan Avrupa merkezcilik alanlarının, tümünün ayrıntılı dökümünü yapmak kuşkusuz çok daha hacimli bir yazıyı gerektirecektir. Bu yazının böyle bir iddiası bulunmuyor. Bu yazıda mesele edilecek olan temel konu, “Avrupa Merkezcilik” düşüncesinin, Avrupa’nın her kesiminde savunulan bir düşünce olduğunu ve Batının bu söylemden asla vazgeçmediğini ve vazgeçmeyeceğini, geçmişten gelen bir geleneğe sahip olduğunu ortaya çıkarmak ve Freud’un dağıttığı insan merkezli anlayışın arka plânına inmek, Hegel’in mantığına ulaşarak, Karl Marx ve Max Weber gibi, “İnsanların ızdırapları ile meşgul!” yazarların aslında böyle bir kaygı taşımadıklarını, sadece Avrupa merkezli bir düşünceye sahip olduklarını deşifre ederek “maskelerini” düşürmektir. Batı’nın siyasal ve bilgi güç araçlarına dayanarak, Doğu üzerinde hegemonya kurmak için, Doğu’yu yeniden üretirken aslında nasıl kararttığını ortaya çıkararak, bu sömürgeci söylemi teşhir etmektir. Ve böylece “Madem Türkler barbar değildi de neden Viyana’ya kadar geldiler” sorusuna vereceğimiz cevabın, Viyana kuşatmasının; Haçlı seferlerinin İade-i ziyareti, olduğunu da buradan Avrupalılara iade etmiş olacağız.

Avrupa merkezcilik, kendini güçlü bir ideolojik bağlılık sahibi gruplarda, ister sağ ister sol kesimde olsun, Hıristiyanlar ve Marksistler arasında daha belirgin bir şekilde açığa vurur. Batı’nın, Doğu’yu sömürgeleştirmek için, onu üniversalist anlamda, imgesel ve söylem düzeyinde, yeniden ürettiği ve bunu, yönetmeyi esas alan bir tarzda yaparak, Doğu’yu, hem araştırmanın, hem de yönetmenin nesnesi kıldığını anlatmak ve bu yaklaşımı tanımlamak üzere kullanılan “Avrupa Merkezcilik” yüzlerce yıllık bir geçmişe ve birikime dayanıyor. Hegelci Batı, bugüne kadar, tarihin ve evrenselliğin merkezinde kalarak kendini insanlığa takdim ede gelmiştir. Batı-dışı toplumların sorunları ise tipik çevre ülke sorunları olarak görülmüştür. “Avrupa Merkezci” bakışın kültürel plânda kendi kaynaklarına dönme ve bu kaynaklardan modernliği yakalama vurgusu yanında; gecikmiş, az gelişmiş ikinci bir dünya efsanesi uzun zamandan beri hafızalardan silinememiştir. Bu düşüncede, Avrupa dışındaki coğrafya zamansal olarak geriye itilmiş ve mağrur üstünlük bakış açısı, kendisini tetikleyen yabancı hâ kimiyetini haklı göstermeye çalıştı. Ve Avrupa dışındaki tüm varlıklar, değer kaybına uğratıldı. Böylece, normal insan denince Antik Çağ’dan bu yana Avrupa insanı anlaşılacaktır, Freud’un dağıttığı insan merkezli anlayışın; Avrupa merkezcilik tarafından, beşerî ve sosyal bilimler ve özellikle de Avrupa dışı topluluklarla kurulan direkt ilişkiler alanında, Montesquieu’den, John Lock’a, David Hume’dan, Voltair’e, Leibniz’den, Hegel’e, Avrupa’nın en ünlü düşünürleri “bilimsel ve ilerici kıta” olarak Avrupa ve üstün nitelikleriyle Avrupalı insan imgesinin ilk kurucularıydı.

Herodot ile filizlenen; Avrupa merkezcilik, Hegel’in, Efendi- köle, diyalektiğinde sağlam temellere oturmuş, Montesque’nin, Doğu despotizminde zirveye ulaşarak, Karl Marx ve Max Weber’in sosyolojisinde yankısını bulan bu düşünce bir Montaigne’nin göreceliğinde, bir Voltaire’in hoşgörüsünde, bir Herder’in tarihselciliğinde İdeolojik ifadesini buldu. Silvestre de Sacy’in öğretisinde, Flaubert ve Lamartine’nin seyyahlığında, Shakespeare’nın Othello’sunda vücut bularak, Rönesans ve Reform süzgecinden geçip, Aydınlanma çağını aşarak, modern döneme ulaşmış ve günümüzde emperyal devletlerin siyaset kuramcılığında ihtiyatla kendisini hissettirmiştir. Doğu’nun geri, ilkel, fundamentalist, sıradan, tembel, egzotik, şehvet düşkünü olduğu, gelişmesi için “Uygar Batı”nın yani “Beyaz Adam”ın müdahalesine, dahası “adam ediciliğine” ihtiyacı olduğu türünden, kurgusal, ideolojik ve hegemonik yargılardan hareket eden “Avrupa Merkezcilik”, bu yargılarını, Doğu’nun yönetici siyasî elitleri eliyle, Doğu’ya da kabul ettirmek, bu sömürgeci söylemini, Doğu’da içsel bir tahakküme dönüştürmeyi amaçlar. Bilgiyi bir iktidar nesnesi olarak kurmayı esas alan ve Batı’nın, Doğu üzerindeki egemenlik ilişkilerini destekleyen Avrupa, merkezcilikle ilgili olarak hem Avrupa ülkelerinde, hem de Amerika’da birçok enstitü ve kurumlarda uzunca bir süredir faaliyet göstermektedir.

Max Weber, Sosyolojisinde, rasyonellik, bilim vs. gibi gelişmelerin sadece Batı’da olduğu fikrini tartışarak devam eder. Weber, modernitenin kökenlerini Avrupa’nın gelişiminde gören ve dolayısıyla moderniteyi, Avrupalı olarak tanımlayan tek kişi değildir. Şurası açıktır ki Hegel’den Marx’a ve ötesine kadar özne hakkında bir görüş ifade eden, Avrupalı tarihçi ve arkeologların çoğu için temel kaygı, Batı ve onun dünya tarihindeki rolünün eşsizliğine bir izah bulmaktı. Turner, Hegel ve Marx, tarih açıklamalarının nasıl modernite ve Batı arasındaki ilişki etrafında organize olduğunu göstermektedir. Modern ve Batı arasındaki bu karışıklık sadece bir 19. yüzyıl fenomeni değildir. Çünkü Doğu, Yunan döneminde barbar, iken, zamanla geri, ilkel, fundamentalist, az gelişmiş, despot, üçüncü dünya, gibi siyasî boyutlara da taşınmış, bir sürü yeni imgelerle ama hep kökenindeki olumsuz, kötü ve aşağı olma niteliğini barındırarak devam etmiştir. Avrupa merkezciliğin eleştirisi de doğrudan buna dayanır. Yoksa Hegel bu kadar cesareti kendisinde bulup: Avrupalılara boyun eğmenin Asyatik imparatorlukların mutlak kaderi(John Tomlinson, Küreselleşme ve Kültür, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2004 s. 106, Çev: Arzu Eker) olduğuna inandığını belirtmezdi. Hegel’in bu hayat gücünden yoksun bir Asya meydana koymak hayâli, tabiatı itibarı ile saf Avrupaî merkezcilikten başka bir şey değildir.

Yunan medeniyeti ile Roma medeniyetinin temellendirdiği, Avrupa medeniyetinin geçmiş medeniyetlerden farklı olarak gelişim çizgisini sürdürme yeteneği olan tek medeniyet olduğuna dair inanışların en tipik temsilcilerinden biri olan Hegel’in tarih anlayışı çok ilginçtir. Öyle bir dünya tarihi çizer ki karşımıza, Asya’da doğan, Asya’da çocukluğunu yaşayan ve gerçek olgunluğuna, Germenik kabilelerin ellerinde, Avrupa’da ulaşan Lineer bir tarih anlayışı çıkar. Bu öyle bir tarih anlayışıdır ki her şey gelip Avrupa’da biter. Yani Asya’da başlayan ve olgunluğuna Avrupa’da erişen bir tarih anlayışı çıkar. Felsefe alanında olduğu gibi diğer alanlarda da Avrupa merkezli, yaklaşım söz konusudur. ( Ahmet Davutoğlu, “Batıdaki İslâm Çalışmaları”, Marife Dergisi, s.43)

Diğer Avrupalı düşünürlerde olduğu gibi, Marx’da da, “Avrupa Merkezcilik” anlayışının izlerine, rastlamak mümkündür. Marksizm’in, Batı’dan Doğu’ya doğru fırlattığı oklardan, Doğu dünyası nasibini almaktan kurtulamamıştır.

- Reklam -

Bir bakıma Marx, Asya üretim tarzına ilişkin gözlem ve değerlendirmelerinden hareketle sömürgeciliği meşrulaştırmıştır. Klâsik Marksist düşüncenin sorunlara, Avrupa’dan baktığı bu yüzden de Avrupa merkezci izler taşıdığı söylenebilir. Bunlar, benzer şekilde Marx’ın sürdürücüleri Kautsky, Lenin, Troçki için de geçerlidir. Bu teorisyenlerin eserlerinde azgelişmiş ülkelerin sorunları, azgelişmişlikten çıkışla ilgili kaygılar hiç bir zaman merkezî önem taşımamışlardır. Marx’ın Avrupa merkezcilik düşüncesine sahip olduğunun en büyük kanıtı: (bu alanda, doğrusu Marx’ın savunucuları olan post cüretli yerli sosyalistlerin artık gerçekleri görmelerine ve kendilerine bir ders olması umuduyla) İngiltere 1853 yılında Hindistan’ı işgal ettiği zaman Karl Marx, İngilizlerin orda yapmaları gerekenleri şu cümleleri ile açıklıyordu. “ İngiltere’nin Hindistan’da yerine getirecek iki görevi vardır. Biri yıkıcı diğeri yapıcı… Yaşlı Asya toplumunu ortadan kaldırmak ve onun yerine Avrupa toplumunun temel kurallarını getirmek.” ( Edward Said, Sömürgeciliğin Keşif Kolu, Pınar Yayınları, s. 269 Çev: Nezih Uzel) Marx’ın bu alandaki düşünceleri çoğaltılabilir.

Machiavelli’den Montesquieu’ya kadar Avrupalı düşünürler, despotizmi, Doğu’ya mâl ederek, medeniyete düşman olduğunu yazıp durdular! Özellikle, Montesquieu, Kanunların Ruhu Üzerine isimli kitabı daha yayınlanışından itibaren tartışılmış ve yetersizliklerine karşın nesnel olarak nitelenmişti. Montesquieu eserinde, yönetim şekillerini tanımlarken, Doğu’yu despotizm tanımının içine yerleştirir ve herhangi bir kaygı taşımadan kendinden emin konuşur. “ Despotizmin ilkesi korkudur. Şu hâlde, korkak, bilgisiz, boynu bükük insanlar için fazla kanuna gerek yoktur. Her şey orada iki, üç fikir üzerine dayanmalı ve olup bitmeli; şu hâlde yeni yeni fikirlere de gerek yok demektir. Bir hayvanı eğitmeye kalktınız mı, eğiten insanı, eğitim şeklini ve tarzını değiştirmeye gerek görmezsiniz. İki, üç defa kafasına vurursunuz, olur biter.”( Montesquieu, Kanunların Ruhu Üzerine I, Toplumsal Dönüşüm yayınları, İstanbul, 1998, Çeviren: Fefmi Baldaş) Avrupa merkezli, etnosantrizmi en üst seviyede kullanan Montesquieu, açık bir şekilde “… Asya’nın zayıf, Avrupa’nın kuvvetli, Avrupa’nın özgür, Asya’nın köle olmasının en büyük nedeni budur… Asya’da yaşayanların varlığından bir an olsun ayrılmayan bir köle ruhu vardır; bu kıtanın tarihinde, özgürlüğüne düşkün bir milletin izine rastlamak bile olanaksızdır. Kölelere mahsus kahramanlıktan başka bir şey göremeyiz orada… Tatarlar, Yunan İmparatorluğunu yıktıkları zaman, istila ettikleri ülkelere kölelikle istibdadı da beraber götürdüler; Roma İmparatorluğunu istila eden Gotlar ise, gittikleri her yere saltanat iradesiyle özgürlük kafasını götürdüler…”( Montesquieu, Kanunların Ruhu Üzerine I) işin ilginç yanı ise, Doğu dünyasına despotizmi mal eden Montesque’nun hayatında hiç Avrupa dışına çıkmamasıydı. Hayatında Avrupa dışına çıkmayan bir insanın hiç görmediği bir bölge hakkında kendinden bu kadar emin konuşması ve ciddî iddialar ileri sürmesi ve en önemlisi taraf bulması bu sistemin paradigmatik yapısını ortaya koyduğu gibi Batı’nın siyasal ve bilgi güç araçlarına dayanarak bir bölgeyi nasıl kararttığını ve kendi kafasıyla nasıl oluşturduğunu ortaya koyan en ileri siyasal belgedir.

Batı dünyası, bizi “öteki” olarak değerlendirmenin sebebini düşünüyor mu hiç? Aslında, onlar kendilerini ötekileştiriyorlar. Kendilerini yabancılaştırıyorlar.“İlk Doğu-Batı ayrımı, Batı’nın kendisinden gelmiştir. ‘Öteki’ni kendi aynasından üretme ihtiyacı bu farklılığı doğurmuştur. Ötekilik süreci, kendi bilincinin keşfedilmesiyle başlar. Başkasına bakarken kendimizi gözlemliyoruz. Batı’nın Doğu’ya bakışında da Batı’nın bilinçaltını keşfediyoruz. Kuşkusuz yanlış anlamalar-anlaşılmalar zamanla törpülenecektir…

Buradan da şu sonuç çıkıyor ister adına Avrupa merkezcilik deyin ister etnosantrisizm deyin, bu imgeler Avrupa aydınlanmasıyla yok olmuş değildir; daha da önemlisi Avrupa, kültürel üstünlük mitini sürdürülebilmesi için kültürel öteki’nin daha çok farkına varıp ona daha bağımlı bir hâle gelmiştir. Bu düşünce I. Dünya Savaşı’ndan sonra sömürgelerin başkaldırışı sonucu farklı bir boyuta ulaşacak ve soğuk savaş sonrasında ise belli bir coğrafyada çatışma alanı olarak siyaset kuramlarında kendisine zemin oluşturacaktır.

 

Orkun'dan Seçmeler

- Reklam -