Ana Sayfa 1998-2012 İran krizi ve Türkiye

İran krizi ve Türkiye

Amerika Birleşik Devletleri (ABD), 21. yüzyılda Amerikan tek kutupluluğu ve yegâne güç olma amaçlı “imparatorluk projesini” gerçekleştirme gayesiyle; merkezini, Avrupa-Asya kıta bloğunun oluşturduğu coğrafyada, yeni bir askerî-politik yapılanma/konuşlanma gerçekleştirme politikasını tatbik etmeye başlamıştır. Merkez eksenleri Orta Asya, Güney Kafkasya ve Ortadoğu olan ve jeopolitik düzenlemeler de içeren bu yaklaşımın iki temel hedefi vardır: Birinci olarak Amerika, dünya sanayi sistemini ayakta tutan petrolün denetimini mutlaka kontrol altına almayı ve böylece gelecek 25-30 yıl içerisinde, petrolü ve denetimini güvence altına almanın ötesinde, muhtemel rakipleri olarak güçlenen Çin, Hindistan ve Avrupa Birliği’nin de enerji ihtiyacını denetimi altına almayı hedeflemektedir.1 İkinci hedef olarak Washington, enerji kaynaklarının yer aldığı merkezlerin yanı sıra enerji nakil hatlarının geçtiği coğrafyaların çevresinde de askerî yapılanmalar oluşturarak, bir yandan Orta Asya ve Kafkasya’da diğer yandan da Ortadoğu’da güç yansıtımı yapabileceği politik-askerî yapılanmalar oluşturmayı amaçlamaktadır.2

- Reklam -

Avrasya coğrafyası genelinde hayatî çıkarlarının farkında olan Washington yönetimince; 1998 yılındaki “Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi”nde, bölgedeki enerji rezervlerinin uluslararası pazarlara çıkartılmasında ABD’nin üstleneceği rolün önemli olduğuna ve rezervlerin aktarılışının güvenli bir ortamda gerçekleşmesi için bölgede istikrarın ve yaşam standartlarının yükseltilmesi gereğine işaret edilmiştir. Washington’a göre; istikrarlı ve müreffeh Kafkasya ve Orta Asya, Akdeniz’den Çin’e uzanan geniş bir bölgede istikrar ve güvenliğe katkı sağlayacak ve Kafkasya gaz ve petrol rezervlerinin, ABD’nin ticarî katılımıyla, dünya piyasalarına aktarılması mümkün kılınacaktır. Bunun için Washington, 1999 Temmuzunda ABD Kongresi’nden geçen “İpek Yolu Strateji Yasası”, 1999’daki “Ulusal Strateji Belgesi”, yine 1999 yılı 19 Kasım’ında İstanbul’da imzaladığı “Bakü-Tiflis-Ceyhan Boru Hattı Anlaşması” ve “Trans-Hazar Gaz Boru Hattı” gibi girişimleri gerçekleştirmiştir.3 Aynı konuların 2000 yılı “Savunma Strateji Belgesi”nin içerisinde yer almasının hemen ardından, 2001 yılı 11 Eylül olayından sonra Afganistan’ı işgaliyle Orta Asya’ya ve 2003 yılı Mart ayında Ortadoğu’ya ABD büyük bir askerî varlıkla girmiştir. Dolayısıyla artık ABD, Avrasya coğrafyasındaki ulusal çıkarlarını, bizzat kendisinin koruyacağı zemini hazırlamıştır. Bundan sonra ABD, söz konusu projelerini gerçekleştirebileceği, güvenli ve istikrarlı bir alan oluşturmak zorunluluğu içerisine girmiştir. Gerek 11 Eylül sonrası Afganistan’la başlayan, hemen sonrasında Orta Asya eksenli yerleşim gerekse de Şubat 2003 itibarıyla gerçekleştirdiği İkinci Irak işgal operasyonu, Washington’un oturtmayı amaçladığı “ABD imparatorluk projesi” amacının sâdece bir kısmını oluşturmaktadır.4 Washington plânlarında, Ortadoğu’da bu projeye tehdit teşkil edebilecek her türlü engelin etkisiz hâle getirilmesi ve imparatorluk projesini gerçekleştirmenin gereklilikleri, söz konusu plânın/projenin ana ekseni olarak ortaya çıkmaktadır.

ABD’nin İmparatorluk Projesi’nde

İkinci Adım İran mı Olacak?

Avrasya coğrafyasında uygulama safhasına koyduğu imparatorluk projesi için, “Küçük Şeytan” olarak tanımladığı Irak’ın enerji kaynaklarını denetimi altına alan Washington, -stratejik analizcilerin öngörülerinde 2006 yılında Suriye’ye yönelik bir işgal hareketinin varlığı dillendirilirken- tehditkâr bir söylemle ilgisini “Büyük Şeytan” olarak adlandırdığı İran’a yöneltmiştir.

Dünyanın üçüncü büyük petrol rezervlerine sâhip, OPEC’in ikinci büyük üreticisi konumuyla dünya petrol fiyatını belirleyebilen ender ülkelerden birisi olan İran5, yıllık yaklaşık 34 milyar dolarlık petrol ihracatı yapmaktadır.6 İran’ın, Ortadoğu’yu Orta Asya ile birleştiren, petrol kaynaklarının yüzde 65’ini bünyesinde bulunduran, Körfez bölgesini ve Hürmüz Boğazı’nı denetleyen jeostratejik konumu7 gerek bölgesel gerekse küresel anlamda önem taşımaktadır.

Basra Körfezi’nden Hazar Denizi’ne oradan da Umman Denizi’ne uzanan sahillerinin yanı sıra Türkiye, Ermenistan, Azerbaycan, Türkmenistan, Afganistan ve Pakistan ile uzun kara sınırlarına sâhip bulunan İran ayrıca, 812 trilyon m3’lük doğalgaz rezervleriyle, Rusya’dan sonra doğalgaz açısından da dünya ikinciliğini elinde bulundurmaktadır.8 Avrasya’da SSCB sonrası oluşan yeni jeopolitik haritada İran, kritik olarak önemli jeopolitik eksen rolü oynarken, aynı zamanda bölgede jeostratej ik olarak da etkindir.9

- Reklam -

1990’ın ilk yarısında Washington’un İran’a yönelik dış politikası, “ne yakın-ne uzak” şeklinde tanımlandırılabilir. Washington bu dönemde, Basra Körfezi’nin doğu kıyılarına egemen olan, Azerbaycan’a karşı hırslı tavrının dışında, Orta Asya’nın yeni siyasî çeşitliliğinin istikrarına destek sağladığı için ABD’ye düşmanlığına bakılmaksızın İran’ın bağımsızlığının desteklenmesi gereğine inanan bir politika izlemiştir. Aynı şekilde, Rusya’nın uzun vadede Amerika’nın Basra Körfezi bölgesindeki çıkarlarını tehdit etmesine karşı İran’ın bariyer oluşturduğunu10 düşünen Washington, İran dış politikasını, 1990’dan 1995’e kadar dengede/çatışmasız olarak sürdürmüş ancak, 1995’ten sonra İran’a yönelik dışlayıcı bir politika izlemeye başlamıştır.

Amerikan Senatosu, 1996 yılında İran ve Libya’ya yönelik bir “Yaptırım Yasası” (ILSA) kabul ederek, Amerikan şirketleri dışındaki şirketlerin İran’ın petrol ve doğalgaz sektörüne yıllık 20 milyon doların üzerinde yatırım yapmasının önüne geçmiştir. Aynı şekilde, 1995 yılında Clinton Yönetimi bir düzenlemeyle, Amerikan şirketlerinin ve yurtdışındaki kollarının İran ile iş yapmalarını ve İran’da bulunan petrol kaynaklarının geliştirilmesini finanse etmeye yönelik sözleşmeler imzalamalarını yasaklamıştır. 19 Ağustos 1997’de yine bir Başkanlık kararı ile Amerikan vatandaşlarının İran’da yatırım ve ticarî faaliyetleri yasaklanmıştır. ABD Devlet Başkanı G. W. Bush, 19 Nisan 2001 tarihinde, İran ve Libya’ya yönelik yaptırımlara son vermeyi düşünmediğini açıklamış ancak, tüm yaptırım politikalarının etkin olup olmadığının gözden geçirilmesinin önemli olduğunu ifâde etmiştir. Washington, 11 Eylül sonrası Avrasya’da kısmen kendisinin etkisiyle şekillenen haritada oluşan yeni dengelerde hem bölge ülkelerine, dolayısıyla, hem de İran’a olan politikasında değişikliğe gitmiştir.11

2003 yılı Martında Irak’ı işgale başlayan Washington, aynı yıl Nisan ayında Kafkasya istikrar projesini gerçekleştirme düşüncesini çeşitli siyasî manevralarla dış politik gündemine oturmakla kalmamış, Suriye ve İran’a yönelik sert çıkışlarını çeşitli aralıklarla eylem sahasına koymuştur.

Washington-Tahran ilişkilerindeki gerginliğin sebebi; İran’ın nükleer silâhlara sâhip olmaya çalıştığı ve bu yüzden Körfez için tehdit oluşturduğudur. Bundan başka İran’ın bölgeye yönelik rejim ihracı politikası güttüğü, Ortadoğu barış sürecini engellemeye çalıştığı, Lübnan’daki İslâmî Cihad ve Hizbullah gibi örgütleri desteklediği, ülke içerisinde otoriter bir yönetim sürdürdüğü ve ülke dışındaki rejim muhaliflerinin hayatları için tehdit oluşturduğu12 Washington’un iddiaları arasındadır. İran ise, kendisine yönelik ambargoların kaldırılmasını, uluslararası sistemde İran karşıtı bütün çabalara son verilmesini ve İran’a yönelik rejim değişikliğini amaçlayan çalışmaların durdurulmasını istemektedir.13

Washington’un Tahran Denklemi

- Reklam -

Washington yönetimi İran’a yönelik sert çıkışlarını, 2003 Irak işgali sırasında yeniden dillendirilmeye başlamış ve bu çıkışlar, 2004-2005 yıllarında çeşitli aralıklarla İran’ın uranyum zenginleştirme programı üzerine yoğunlaşarak devam etmiştir. Daha önce Irak’a yönelik benzer suçlamalar yönelten Washington’un bu defa aynı taktikle Tahran’ı suçlaması ve bunun üzerine politika geliştirmeye çabalaması, uluslararası kamuoyu tarafından pek inandırıcı bulunmamakla birlikte dikkatle izlenmektedir.

Hazar bölgesinde yer alan enerji kaynaklarının içerdiği zenginlikler, ABD’yi her zaman cezbetmiş ve Ortadoğu politikalarında, Hazar’ın statüsünü belirlemede, acele etmemeye çalışmıştır. Hatta Hazar ve çevresi için sâdece Ortadoğu’da sıcak operasyonlar geliştirmekle kalmamış, Kafkasya ve Orta Asya’da kendisine yakın ilişkiler ağı geliştirmiştir. Washington, Hazar Denizi üzerinde İran nüfûzunun engellenmesi ve Rusya’nın hâkimiyetinin dengelenmesi açısından Kafkasya’yı göz ardı etmeden, Orta Asya genelinde de iyi ilişkiler temelinde bölgedeki çıkarlarını koruma yoluna gitmiştir.

1995 sonrası Washington yönetiminin İran ile ilişkilerini etkileyen önemli unsurlardan birisi, son on yılda Çin’in Körfez bölgesinde giderek artan etkinliği ile birlikte gelişen Pekin-Tahran yakınlaşmasıdır.

Pekin’in, yükselişini sürdürebilmesi için elzem olan enerji güvenliğini garanti altına almak için Körfez bölgesine artan ilgisi ve Tahran ile imzaladığı 70 milyar dolarlık enerji satışı anlaşması ile İran’dan Çin’e boru hattı ile enerji taşınması projeleri, yine Hindistan’la İran’ın geliştirdiği ilişkiler, Washington’u derinden düşündürmektedir.14

Washington, giderek tükenme noktasında olan ve dünyanın istikrarsız bölgelerinde bulunan petrolün fiyatını ve tedarik sürecini -düşük emek maliyetiyle Batı ekonomileriyle rekabet eden, güçlü döviz rezervlerine sâhip olduğu için petrole daha yüksek fiyat biçen Çin ve yükselen fiyatlardan faydalanma yoluna giden Rusya gibi yükselen güçlerin karşısında- denetlemek istemektedir.15

Washington’un önceliklerinden birisi de enerji ulaşım hatlarının güvenliğidir. Bu bağlamda İran’ın jeopolitik konumu ve İran’ın enerji kaynaklarına sâhip olma isteği, -İran’ı kontrol altına alarak- İran üzerinden Ortadoğu ve Orta Asya ekseninde oluşturulacak gücün Washington’a sağlayacağı avantajlar16; İran konusunda Amerikalı şahinleri daha istekli kılmıştır.

ABD, ham petrolünün yüzde 51’ini, yâni günlük 19.5 milyon varil petrolü ithal etmektedir. Amerikan Enerji Enformasyon İdaresi’nin tahminlerine göre, 2020 yılında bu oran, yüzde 64’e, yâni günde 25.8 milyon varile çıkacaktır. Hazar’daki petrol rezervlerinin, Batı Sibirya ve Basra Körfezi’nin ardından, dünyanın üçüncü büyük rezervi olduğu varsayılmakta ve gelecek 15-20 yıl içinde bu bölgenin, Körfez petrolünü geride bırakabileceği hesaplanmaktadır. Bu petrol rezervlerinin varlığı ve ihracat olasılığı, ABD ve Batılı diğer sanayi güçleri için, yeni stratejik kaygıları gündeme getirmektedir. US News&World Report’a göre, Hazar bölgesinde yer alan petrol ve gaz kaynaklarının toplam değeri 4 trilyon dolar civarındadır. Petrol şirketleri, Japonya ve Batı’yı beslemek için Kafkaslar ve Orta Asya’da petrol boru hatları inşa ederken, bu stratejik kaygılar da doğal olarak imparatorluk projesini eylem sahasına koyan Washington için askerî sonuçları doğurmaktadır.17

İran’a ABD’den Nükleer Teknoloji Desteği

Washington, 1953’ten sonra, Moskova’nın İran’da etkin olması endişesi taşıdığından, İran’daki askerî kapasitesini artırmaya gitmiştir. 1957 yılında İran’daki ilk nükleer çalışma programlarını da desteklemeye başlayan Washington, İran’a sunduğu nükleer teknolojinin sâdece barışçıl amaçlar için olduğunu belirtmiştir. Nükleer teknoloji çalışmalarına başlayan İran, 1958’de Uluslararası Nükleer Enerji Ajansı (IAEA) üyesi olmuştur. ABD tarafından 1968 yılında beş megavatlık bir araştırma reaktörünün kurulmasından sonra, Muhammed Rıza Pehlevî, bölgenin en büyük askerî gücü olmak için, ABD’den aldığı destek ile, 1974’te 20 bin megavat gücünde 20 adet nükleer reaktör inşa etmek istediğini kamuoyuna açıklamıştır. 1973 Dünya petrol krizi, İran’a nükleer güç olmak için imkân sağlamış ve aynı dönemlerde altı nükleer reaktör kurulmuştur. İran’daki nükleer enerji programlarının gelişmesinde sâdece Washington değil, aynı zamanda Avrupa ülkelerinin de büyük desteği olmuştur. Örneğin; 1974’te İran, Almanya ile İran’ın Buşehr kentinde 1200 megavatlık bir santralin kurulması üzerinde anlaşmış ve Buşehr’deki nükleer santral yapımını bir Alman şirketi olan Kraftwerk Union (KWU) üstlenmiştir. Yine aynı yıl Fransa ile yapılan bir antlaşma ile 900 megavatlık bir nükleer santralin Benderabbas’ta kurulması kararlaştırılmıştır. Aynı dönemde, Belçikalılar tarafından Karj’da nükleer tıp merkezi kurulmuştur. 1979-86 yılları arasında kesintiye uğrayan nükleer çalışmalar, 1986’dan sonra yeniden başlatılmıştır. Almanlar tarafından yapımı başlatılan Buşehr nükleer santralinin yeniden inşası 1995’te Rusya’ya verilmiştir. İran nükleer reaktör çalışmalarını hızlandırmak için Almanya, Fransa, Rusya, Arjantin, İspanya, Çin, Kuzey Kore ve Belçika ile işbirliğine girmiş, bu işbirliği sonucunda İran, 20’den fazla nükleer tesise sâhip olmuştur. Bugün için sorun teşkil eden ve dış desteklerle kurulan İsfahan, Natanz, Arak ve Buşehr’deki tesisler, İran’ın en önemli nükleer tesisleridir. Yâni tesislerin kuruluşu, kullanılan teknik malzemeler ve uzman elemanların büyük çoğunluğu, Batı Avrupa’nın desteği sayesinde olmuştur. İran, aynı zamanda nükleer reaktör inşa çalışmalarıyla sınırlı kalmayarak, ABD ve Avrupa’daki uranyum zenginleştirme firmalarıyla da sıkı ilişkiler geliştirmiştir. Örneğin; İran, Fransa’nın dünyadaki en büyük Uranyum zenginleştirme şirketi olan Eurodiff ile yüzde 10 ortaklık yapmıştır. Bir taraftan ABD ve Avrupa ile nükleer teknoloji üzerine yakın ilişkiler içerisinde olan İran, diğer taraftan da ABD’yi Ortadoğu, Kafkasya ve Orta Asya’da sınırlamaya çalışan ülkelerle 1990’dan beri çok sıkı ilişkiler içerisine girerek, başta nükleer reaktör programları olmak üzere siyasal-askerî ve ekonomik yardımlar almıştır. İran’ın bu tavrı Washington yönetimini rahatsız etmiştir. 2001 sonrası ABD’nin kuzeyde Afganistan, güneyde Irak’a yaptığı askerî müdâhaleler, Tahran’ın siyasal açılımlarını sınırlayarak, yalnızlaştırılmasına yol açmışsa da, İran’ın Almanya, Rusya, Çin ve Japonya ile olan ilişkilerindeki gelişmeyi engelleyememiştir. Buna karşılık, Hazar Denizi petrollerini ele geçirmek isteyen Washington; Asya’da Rusya, Çin, Japonya ve İran’ı, Avrupa’da ise Almanya ve Fransa’yı çok rahatsız etmiştir. Mevcut durum, AB’ye bir düzen vermeye çalışan Almanya’yı; Ortadoğu, Kafkasya ve Orta Asya’da Washington’a karşı, askerî-siyasî nüfûzunu artırma/genişletme tutumu içerisine yönlendirmiştir.18 Ancak, ABD’nin Irak’ta petrol kontrolünü eline alma başarısını gözlemleyen Almanya, 2006 yılında Bush yönetiminin İran’a yönelik geliştirdiği saldırgan politikada, -bu defa- ABD’nin yanında yer alma politikasını tercih etmiştir.19

• Devamı sonraki sayıda

DİPNOTLARI

1- Ümit Özdağ; “Türkiye’nin Irak Politikasının Belirleyicileri”, ASAM Stratejik İnceleme Raporu, www.avsam.org

2- Ü. Özdağ; a.g.m.

3- Çağrı Erhan; “ABD’nin Orta Asya Politikası ve 11 Eylül Sonrası Yeni Açılımları”, http://www.stradigma.com/index.php?sayfa=vizyon, indirme tarihi: 24 Şubat 2004.

4- Ü. Özdağ; a.g.m. “Amerikan yapılanmasının Ortadoğu’da da Irak ile sınırlı kalmayacağı anlaşılmaktadır. ABD Başkanı Bush’un Haziran 2002’de West Point Askerî Akademisi’nde İran’ı hedef alan konuşması, Savunma Bakanlığı Danışma Kurulu Başkanı Richard Perle’ün Suriye’yi uyaran açıklaması, Washington’un amaçları doğrultusunda ipucu vermektedir. Bugün kimse üzerinde durmasa da Irak savaşını takiben Washington’un ilk yöneleceği Ortadoğu sorununun Arap-İsrail ihtilâfı olacağı düşünülmektedir” (Ü. Özdağ; a.g.m.)

5- Ergin Yıldızoğlu; “İran Büyük Tehdit! Ama Kime?”, http://sendika.org/yazi.php?yazi_no=4560, İndirme tarihi: 29 Ocak 2006.

6- http://www.opec.org/aboutus/member%20countries/iran.htm , İndirme tarihi: 8 Şubat 2006.

7- Nejat Eslen, “Asıl Sorun Nükleer Program Değil”, http://www.millethaber.com/index.php?option=com_content&task=view&id=8707&Itemid=41, İndirme tarihi: 29 Ocak 2006.

8- İran Ülke Raporu, Tahran Ticaret Müşavirliği, 2003.

9- Zbigniew Brzezinski; Büyük Satranç Tahtası, İstanbul, 2005, s.65.

10- Z. Brzezinski; a.g.e., s.73.

11- İran Ülke Raporu, Tahran Ticaret Müşavirliği, 2003.

12- Tayyar Arı; “İran: Eski Dost Yeni Düşman”, 2023 Dergisi, Sayı: 47, 15 Mart 2005, s.5.

13- Arif Keskin; “Kolay Çözülmeyen Düğüm: ABD-İran İlişkisi”, http://turksam.org/tr/yazilar.asp?kat=19&yazi=162 , İndirme tarihi: 8 Şubat 2006.

14- N. Eslen; a.g.m. Brzezinski, “Büyük Satranç Tahtası” adlı eserinde SSCB sonrası oluşan yeni jeopolitik haritada Çin için: “…Çin’in de temel bir oyuncu olduğunu tartışmaya gerek yoktur. Çin hâlihazırda önemli bölgesel bir güçtür. Tarihinden aldığı büyük güçle ve Çin devletini dünyanın merkezi gören bakış açısıyla daha büyük iddialarda bulunması muhtemeldir. Çin’in yaptığı seçimler Asya’daki gücün jeopolitik dağılımını etkilemeye zaten başlamıştır. Ekonomik momentumu hem daha fazla fiziksel güç kazanmasına hem de artan hırslarına destek olacaktır…” diyerek Çin’le ilgili endişelerini dile getirmiştir Z. Brzezinski; Büyük Satranç Tahtası, s.69.

15- E. Yıldızoğlu; a.g.m.

16- Nejat Eslen, “ABD’nin İran Hamleleri”, Radikal, 09.03.2005

17- Diplomatik Gözlem, “Nükleer Poker Kıyamete Gidiyor”, http://www.diplomatikgozlem.com/haber_oku.asp?id=2593 , İndirme tarihi: 04 Şubat 2006.

18- Ali Haydar Koç; “ABD-İran ve Kürtler”, http://www.demanu.com.tr/arsiv/29_12_2005_134sy/niv_14_alihaydar.htm, İndirme tarihi: 27 Ocak 2006.

19- Merkel- Bush görüşmesinde (Ocak 2006) Merkel’in İran krizi ile ilgili konuşması: “İran, nükleer çalışmalarına yeniden başlayarak kırmızı çizgiyi geçti. ABD ve Avrupa, İranlıları yola getirmeye yönelik ortak çabalarını sürdürmeli… İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad’ın İsrail’in varlığını veya Yahudi soykırımını sorgulayan sözleri Almanya için kabul edilemez… İran, nükleer kapasite elde etme gayretinde!.. Bu konuda çalışan AB’nin üç ülkesi olarak, ABD ile ortak zeminde olmanın hayatî olduğunu düşünüyoruz. Aktif olmalıyız ve diğer ülkeleri de bize katılmaya çağırmalıyız. İran’ın bizim gözümüzü korkutmasına izin vermeyeceğiz… ABD ile birlikte çalışmak, Almanya’nın çıkarına!” (Hasan Karakaya; ‘Millî katili bırak… ‘Milletlerarası katile bak! Vakit, 14.01.2006)

 

Orkun'dan Seçmeler

- Reklam -