Ana Sayfa 1998-2012 HUZÛR İKLÎMİ

HUZÛR İKLÎMİ

- Reklam -

Türk’ün devlet anlayışında hükmetmek, insanı rahata kavuşturmak demektir. Bunu, keseri kendi tarafımıza yontarak söylediğimiz zannedilmesin diye, bilhassa yabancı muhîtlerde dillendirilmiş kanaatleri, tavsiyeye şâyân buluruz.

Polonya’da çok yaygın şekilde vird-i zebân olan bir hürriyet temennîsi vardır: “Türk atlıları, atlarını Vistül Nehri’nde sulamadıkça Polonya’ya hürriyet gelmez..” diye Türkçeye aktarılabilecek o Leh ideâli, Türk Cihân Hâkimiyeti’nin en özlü târifi ve de tarafsız değerlendirmesidir.

Târihî hâdiseleri zaman tayfından geçirince görülecektir ki, Polonyalıya bu tarzda bir dilek ilhâm eden tecrübe, o topraklarda yaşanmamıştır. Çok uzaktan kumandalı – o da yirmi yıl kadar – himâye döneminin dışında, Polonya’da kalıcı özellikte Türk hâkimiyetine rastlanmıyor.

- Reklam -

İşte, bu yüzden, Polonya ve Vistül’ü Türk’e hasret gösteren Leh millî yönelişi, hâkimiyet tesis ettiğimiz topraklardaki ecnebîlere âit düşüncelerden daha kıymetli görünmektedir. Zîrâ, Polonyalıya onu söyleten, Türk ve onun idâre şekli hakkında duyduklarıdır.

Türk hâkimiyetinin “hürriyet”le aynı kefeye konması, başlı başına sosyoloji kürsüsü kurduracak hacimdedir. Kasıt kıskacından ve kîne dayalı inâdından kurtulan her Dünyâlı, Polonyalıya iştirâk edecektir. Yalnız, mes’ele sâdece yabancıların akl-ı selîme çağrılmasıyla bitmiyor. Esas iş, içimizdeki bizim gibi görünen dâhilî yabancılara, Türk’ün hükmetme tarzını anlatabilmekte…

Saka Türklerinin efsânevî hükümdârı Alp Er Tunga; Dîvânü Lügâti’t-Türk dâhil pek çok mühim kaynakta Ajun Beği diye anılır. Dünyâ Hâkimi demek olan bu sıfat, Alp Er Tunga’dan sonraki asırlarda da unutulmamış, değişik Türk sultan ve beyleri için sık sık kullanılmıştır.

1055 yılında Bağdad’a, o şehrin fâtihi olarak giren Tuğrul Bey’i, devrin Abbâsî Halîfesi bizzat karşılamış ve Büyük Selçuklu Hâkânı’na: Sultânü’l-maşrık ve’l-mağrib tâbiriyle hitâb etmiştir. Doğu’nun ve Batı’nın Sultânı demek olan bu Arapça unvan, Alp Er Tunga’nın Ajun Beyliği gibi Dünyâ Hâkimi mânâsına geliyor.

- Reklam -

29 Ağustos 1516 günü, Haleb Ulu Câmii’nde, Cum’â namazı esnâsında minberdeki hatibin : Halîfe-yi Rûy-ı Zemîn tarzındaki takdîmiyle, Yavuz Sultan Selîm, Dünyâ Hâkimi bilinmiştir.

Türk târihinin fecrinde, Oğuz Kağan’ın, adıyla anılan destânda, milletine gösterdiği hedef, Güneş’in bayrak, gökyüzünün çadır olduğu bir Dünyâ Devleti’dir. Mete Hân’dan Kaanûnî Sultan Süleymân’a kadar sayması zor çoklukta Türk hükümdârı, Dünyâ Hâkimi kabûlü görmüşlerdir. Ayrıca, Osmanlı otoritesinin iyice dumûra uğradığı dağılma yıllarında bile, aynı telâkkî psikolojik olarak devâm etmiş, Türk’ün çok uzaktan gönderilen selâmı ile olmazlar oldurulmuştur.

Türk Cihân Hâkimiyeti, bir Dünyâ klâsiği hâline gelmiş, bundan rahatsızlık duyanlar, başta Türk âilesi olmak üzere, en hassas yerlerimize, infilâk gücü yüksek bombalar yerleştirmişlerdir…

Mefkûresi, geleceğe âit düşünce hamûlesi olan cemiyetler millet statüsüne yükseliyor. Sokakta, çarşıda-pazarda gündelik işiyle meşgûl kalabalık, ancak halk veyâ ahâli sıfatını kazanabilir.

Halk seviyesini millete çıkarmanın ilk adımı âilede atılır. Âilesi yara alan ve epeyi zamandır bacasından duman çıkmayan cemiyetimiz; düşmanı sevindiren, dostu yerindiren gelişmelere kucak açar hâle geldi.

Âilede kazanılacak nice millet bilgisi arasında, bayrak mefhûmu da vardı. Maalesef, bugün bayrağa karşı hissettiklerimiz fizikî, maddî çerçeveyi aşamıyor. Ona, – çok acı ama – bir bez parçası nazarıyla bakıyoruz. Hâlbuki, bayrağın esas değeri, mânevî ölçüler içinde ele alınacak yönlerindedir.

Türk Cihân Hâkimiyeti’nin maddî- mânevî dekor u, “bayrak”la tamamlanırdı:

Râyete meyl ederiz kâmet-i dil-cû yerine

diyen bir millet idik. Şimdi, Ermenistan’la yapılan futbol müsâbakasına, Âzerbaycan Bayrağı ile girmeyi, o stadyumda Âzerî kardeşlerimizin bayrakla temsîlini yasaklayan ham-ervâhlık noktasına geldik.

Ermenistan’ı gücendirmemek uğruna, öz kardeşimizin bayrağına yasak getiriyoruz. Bunun, aslâ ve kat’â bir haklı gerekçesi olamaz, tevili de mümkün değildir.

Doğu Türkistan’dan Âzerbaycan’a kadar, Dünyâ’da ne kadar tescîl edilmiş Türk bayrağı varsa, hepsi bizim öz bayrağımızdır. Bunları Ermeni’ye karşı sallamaktan daha tabiî ne olabilir?…

Mukaddes değerler, hemen her millet ve kavmin hayat bahçesinde bulunur. Türk milletinin mukaddesâtı da, târih içinde iyice yerleşerek teşekkül etmiş; milletimizin saygı ve sevgisine muhâtap olmuştur.

Başka toplulukları bilemeyiz ama, Türk’ün alnına yapıştırdığı cümle mukaddes tâbirler, onun hiçbir şekilde terk edemeyeceği prensiplerin adıdır. Ne var ki, bunların da kendi aralarında bir hiyerarşi vardır. Rastgele birini, diğerinin önüne geçiremezsiniz. Olur da, geçirmeye çalışırsanız, büyü bozulur. Muvâzeneyi temin eden şirâze çıkıverir.

Meselâ, hürriyet ve vatan Türk’ün en mâruf mukaddes değerlerindendir. “Hangisi öndedir?” derseniz, elbette vatan deriz.

Tanzîmât Fermânı’nın 1839’da ilân edilmesiyle başlayan yeni hürriyet arayışları, çok geçmeden öyle bir noktaya geldi ki, elimizin altındaki vatan toprakları, birer birer başkalarının oldu. Türk’ün indinde hürriyet de, vatan da mukaddes değer hükmündedir. Lâkin, vatanın olmadığı yerde, hangi hürriyeti bulup da tadına bakacaksın?

Tanzîmât, Meşrûtiyet dönemlerine damga vuran hürriyet neşîdeciliği, bize çok pahalıya patlamış, vatansız kalma tehlikesini bir hayli yakınımıza getirmiştir. Hürriyet için vatana ihtiyaç duyulduğunu, kaybettiğimiz topraklara uzaktan baktığımızda fark ettik. Türk Cihân Hâkimiyeti’nin ilk şartı, azîz vatan sathıdır…

Hâkimiyet sözündeki hükmetme fiiline hizmet aroma ve boyasını katan tek millet, Türk adını taşıyor. Aynı mantıkla, hâkim yerine hâdım olmayı tercih eden bir gelenekten geliyoruz.

Hüküm yürüttüğümüz bütün iklîmler için, hep hizmet prensibini öne çıkardık ama, Mekke ve Medîne’yi daha bir başımızın üstünde taşıdık. Sultan Selîm-i Evvel’in Yavuz nigâhı, Haremeynü’ş-Şerefeyn’e yöneldiğinde, güvercini mahcûb edecek bir tevâzuun sembolü oldu. Ondan başlayarak, Mescid-i Haram’dan Ravzâ-i Mutahhara’ya uzanan arâzi, Türk’ün hademelik yaptığı hizmet bölgesi oldu.

Her sene gönderilen surre kervanları; hem yola çıkarken, hem de yolculuk esnâsında uğradığı güzergâh duraklarında, dâimâ bir ibâdet karşılama ve uğurlamasına şâhit oldu. Mal varlığı hiç mesâbesindekiler bile, ganî gönül hazîneleriyle, bu surre alaylarına duâlarıyla mukâbelede bulundular.

Türk Cihân Hâkimiyeti, gurk tavuğun kanatları altına aldığı civcivleri koruyup büyütmesi gibi, sınırlarına dâhil ettiği her karış coğrafyayı, üstündeki insanlarla berâber, aslına halel getirmeyecek bir emânetçi hassâsiyetiyle, zaman tünelinden geçirmiştir.

Bugün Türk’den, değişik ses tonlarıyla hesap sormaya yeltenen haddini bilmez bütün klânımsılardan, aslında bizim sormamız gereken, çok uzun metrajlı hesap ekstreleri bulunmaktadır…

Türk Cihân Hâkimiyeti, Türk’ün diğer tekmil takdîre değer insânî hasletlerinin iki-üç gömlek üstünde müşfik bir hüviyette durmaktadır.

Milletimizin gösterdiği bu şefkat, aslâ insâf, merhamet, acıma ifâdesi değildir. Ecdâdın ortaya koyduğu Dârü’ş-Şafaka medeniyeti; merkezinde, göbeğinde insana saygı duyan bir fıskıyeden beşerî lüleler akıtmaktadır. Aslında, kullanılan beşerî lâfzı da merâmı anlatmaya yetmiyor. Çünkü, o fıskıyeden akanlar, insanla birlikte cümle yaradılmışlara kucak açmaktadır. Nebâtât ve hayvanât âlemleri de, Türk’ün bahçesinde rahata kavuşmuşlardır.

6 Nisan 1326 günü, Bursa’nın fetih gülleri açarken, Geyikli Baba’nın sırtladığı çınar fidanı, Dünyâ ile birlikte Kâinât’ı kendine şâhit tutuyordu. O gün dikilen çınarlardan, hâlâ ayakta olan ve Tanpınar’ın şiirli ifâdesiyle zamânı eleyen âbide ağaçlar, bize güngörmüş olgunluğu ile yaprak sallıyor.

Türk Cihân Hâkimiyeti’nin özüne ulaşmak için, biraz da kırda-bayırda dolaşmak lâzım. Çünkü, bizim tesis ettiğimiz medeniyet, pek çok özelliği yanında, hakikî bir bozkır medeniyetidir. Konya’nın, dünden bugüne yürüyen tâlihinde, bozkır şehri olmasının çok mühim payı bulunmaktadır.

Bozkır Kültürü tâbirinin mûcidi, rahmetli İbrâhim Kafesoğlu idi. Onun, bu ismi taşıyan ders notları, nice telif eserin sırtını yere çalacak bir pehlivan edâsı taşıyordu. Zâten Hoca’nın o dersi anlatırken içinde bulunduğu hâlet-i rûhîye, tamâmen bozkır kükremesi idi.

Bozkır deyip geçmeyin. Orada, insan haysiyetine yaraşan her çeşit liyâkat makâmını bulabilirsiniz…

Türk’ün Cihân’a bakışı, hep fânî çerçevededir. O, kendisi gibi, etrâfını saran maddî muhîtin de geçici, gidici olduğunu bilir; bunu her hareketine, tavrına, icraatına yansıtır.

Peki, o zaman, şöhreti bir hayli yayılmış Devlet-i Ebed- Müddet tâbiri; niçin, hangi maksatla kullanılmıştır? Bu târif, Türk Devleti’nin madalya almış hâlini gösteriyor. Cihân’ın, Yaradan’ın “ol!” demesiyle yaradılışından kıyâmet ânına kadar uzanacak ömrü, Türk mefkûresinde fânî ölçülerdeki ebediyet olarak ifâde edilmiştir. Bir başka deyişle, Yüce Yaratıcı’nın izniyle alınabilen en uzun devlet hayâtı, Devlet-i Ebed- Müddet’in tâlip olduğudur.

Takdîre, kadere, ve fânî duruşa rağmen serdedilecek bir ebediyeti Türk’ün iz’ân ile irfânı daha ilk nefeste reddeder.

“Devlet”’in, Türk idrâkinde mukaddes mefhûmlar arasına girmesinde en büyük pay, insana yaklaşımındadır. Anılan kudsiyetin içinde, şahıslara âit hiçbir hisse ve iz yoktur. “Gün akşamlıdır Devletlûm! Dün doğduk, bugün ölürüz. Lâkin Devlet’imiz ilâ-kıyâmet pâyidâr olacaktır.” diyerek, devlet uğruna fedâ-yı cân eden ecdâdın o asîl duruşu, Cihân târihinde tektir.

Ölümü güzelleştirip, ona misilsiz lezzetler yükleyen de, yine devletin Türk zihnindeki tedâî ediliş tarzıdır.

“İçeriz düşmen-i dinin kanını sû yerine.”

diyen Kırım Hânı, din sözünü bir inanç sistemi olmanın çok ötelerine taşıyıp, insan coğrafyasının bütün ovalarına huzûr adıyla ekiyordu. Buna Cihân Hâkimiyeti tohumu da denebilir….

Zaman zaman, ayrı kulvarların isimlerini birbirlerine rakîb gösterme, onları yarıştırma merâkı peydahlanır. Yûnus ile Mevlânâ’nın, Bâkî ile Fuzûlî’nin, Fâtih’le Attilâ’nın piste çıkarılması gibi, Selçuklu ile Osmanlı’yı da, değişik başlıklar altında bir rekâbetin kahramânı yapmaya çalışıyorlar.

Hâlbuki, bu iki büyük Türk hânedânının, târih içinde karşı karşıya gelme imkânları olmamıştır. Kronolojik bakımdan muhâl görünen bu karşılaşmayı, faraziye üzerinden yürütmenin mantığını, aklı başında kimse açıklayamaz.

Selçuklu bakiyesi bir kısım beyliklerle, en fazla da Karamanoğulları ile yaşanan Osmanlı serencâmı, özde Selçuklu’dan çok uzaklaşmıştır.

Zâten Osmanlı, Selçuklu’nun bizâtihi halefidir. Halefle selefin mukâyesesi, ancak ilerlemeyi, yenileşmeyi îzâha yardım ediyorsa işe yarar. Fuad Köprülü merhûm dâhil olmak üzere –ki, ucu Ziyâ Gökalp’a kadar çıkar – pek çok ilim ve kalem erbâbı, Osmanlı’da Bizans tesiri keşfine çıkarken, aynı vâdideki Selçuklu mayası, fazla müşteri çekememiştir.

Oysa, Osmanlı müesseselerine Selçuklu’nun tesiri, Bizans’la karşılaştırılamayacak ölçüde büyüktür. Tabiî ki, reddedilen ve tekrarlanmayan Selçuklu tatbikâtı vardır. Olması da eşyânın tabiatındandır. Ama, devâm ettirileni de hakkıyla ele almak lâzımdır.

Osmanlı’nın Selçuklu etiketi taşıyan târihî mîrâs ile hiçbir problemi olmamıştır. Kavmî asabiyeti, mümkün mertebede geniş hazım kriterlerine taşıyan Kayı alp-erenlerini, Oğuz Kağan’ın meşhûr vasiyetini dinlerken hayâl etmek, örfî realiteye uygun düşüyor…

Çin’den, Moğol’dan, Hind’den başlayarak Nil vâdisine, Kızıldeniz sâhillerine, Büyük Sahrâ’nın vâhalarına; Fırat-Dicle kıstaklarından Balkanlar’a, Doğu ve Orta Avrupa’ya, Baltık körfezlerine kadar muazzam bir coğrafyada Türk’ün târihi teşekkül ederken; bu geniş sâhanın diğer sâkinleri ile milletimiz arasında hemen her konuda bir alış-veriş trafiği yaşanmıştır.

Kemiyeti en küçük etnik gruplar bile; dilden folklora uzanan bir yelpâzede, Türk’den mutlakâ yeni unsurlar almıştır. Aynı şekilde, çok uzun listelerle sayılacak o kavimlerden de Türk diline, kültürüne yığınla yeni tâbir, âdet ve görüş girmiştir.

Bütün bunlar, dinamizmin ifâdesidir. Türk târihini, en basit zâviyeden görenler dahî, bu canlılığın, diriliğin farkındadır. Pek tabiî ki, kültür zenginliği de bu yolla kazanılmaktadır.

Bâzen, eski devirlere dönüp de, o ihtişâmın ve çeşitliliğin günümüzde bulunmamasına hayıflanıyoruz. Mimâr Sinan, Barbaros, Fuzûlî, Nevâî, Karahisârî, Bâkî ve daha nice gönül ferahlatan ismin aşılamadığını görüp; kendimizde kabahat, eksiklik arıyoruz. Doğrudur ama, onların muhîtini tekrarlama imkânı yoktur. Onlar, semâmızın yıldızları, ummânımızın balinalarıdır. Ortada ummân mikyâsı kalmayınca; göl hacmindeki sularda balina aramak, esefe sebep oluyor.

Türk Cihân Hâkimiyeti, dâimâ en büyüğe, en iyiye, en yükseğe tâlip olmanın; daha da ötesi, insan rûhunda ve gönlünde, dinmeyecek bir “huzûr iklîmi”nin adıdır.

Düşmanında, rakîbinde kabahat arayanın, duruşunda isâbet yoktur. Niğbolu Zaferi’nden sonra, Yıldırım Bâyezîd’e esir düşen Avrupa zâdegânı, bir daha Türk Devleti’ne silâh kaldırmayacakları yolunda nedâmet cümleleri kurduklarında; Dünyâ târihinin kaydettiği ender kahramanlardan olan Türk Hâkânı:

“-Hayır! Hayır! Bilâkis, siz bana karşı daha güçlü ordular çıkarın ki, ben daha büyük zaferler kazanayım!”

diye mukâbelede bulunmuştu.

Kendisine güvenini kaybetmiş cemiyetlerin millet olması da zor, hesap defterlerinde adının geçmesi de. Yıldırım’ın sözlerini, aslâ bir savaş bağımlılığı tezâhürü diye takdîm etmemek lâzım. Onun, ne kadar barıştan yana düşüncelerle dolu olduğunu anlamak için, XV. asrın başına rastlayan Dünyâ gelişmelerini merceğe koymak kâfidir. Düşmanın, rakîbin merhametine binâen yapılan plânlar, programlar hüsrâna uğramaya mahkûmdur.

Güç ve kudretini dimdik ayakta tutan devlet modelleri arandığında, târih sayfalarında sayılamayacak miktarda Türk temsilciye rastlanır.

Türk’le tek başına mücâdele edemeyeceğini anlayan yığınla düşman; bir alışkanlık hâlinde, birleşip birleşip üstümüze gelmişlerdir. Adı, ister Haçlı olsun; ister Müttefik, savaş koalisyonu fikri, hep Türk’ün çetin ceviz mizâcının eseridir. İnsanlık albümünün en vahşî ve dramatik fotoğrafları, hep bu Türk’e karşı kurulan devletler birliği mârifetiyle çekilmiştir.

Cihân’a hâkim olma fikri, öyle basit düşüncelerden değildir. Cihân büyüklüğünde, çok ağır ve derin husûsiyetleri bulunan, aynı derecede mes’ûliyet isteyen, muazzez bir ideâldir. Bunu en iyi ifâde eden kelime ise, “mefkûre”…

 

- Reklam -

Son Yayınlananlar

- Reklam -