Ana Sayfa 1998-2012 Her Şeyin Başı Düşünce

Her Şeyin Başı Düşünce

GEÇMİŞ ZAMAN İÇİNDE

- Reklam -

“Müspet zihniyet” diyerek veya sözümüzü “müspet ilim zihniyeti” nden söz ederek başlatmak suretiyle de konuya girebilirdik. Ama o zaman, genç okuyucular kavrama zorluğu çekerlerdi. Yıllar önce, dilimize Arapça veya Farsça’dan geçen, yüzyıllardır kullanılan bu ve benzeri kelimelerin sayısı eskiden daha çoktu ; o yaşlarda bazılarını, hatta çoğunu biz de anlayamaz ve her seferinde sözlüklere bakmaktan bıkkınlık getirirdik.

Hatırlarız, üniversite öncesi ortaokul, lise sıralarında okuduğumuz kitaplarda, dergi veya gazetelerde “şen’iyyet, hars, maşerî, musahabe, mefkûre” vb. kelimelerle karşılaşınca, ne olduklarını bilemediğimiz için, elimiz sözlüklere gider, ne anlama geldiklerini her seferinde ve tekrar tekrar anlamaya, öğrenmeye çalışırdık. Bu kelimeler arasında özellikle birini, “hars” kelimesini unutamıyoruz. Bu söz, eskiden “kültür” karşılığı olarak kullanılıyordu. Bu gün de, biliyorsunuz, birilerinin uydurduğu “ekin” karşılığını kullananlar var. Gençlik heyecanı ile elimizden düşürmediğimiz “Türkçülüğün Esasları” kitabında Ziya Gökalp ‘ın oldukça sık kullandığı bu kelimenin ne demek olduğunu, ne anlama geldiğini bilemez, hatırlayamaz, hemen her karşılaştığımızda sözlüğe bakmak zorunda kalırdık. Onun gibi “mefkûre”, “mâşerî” ve daha pek çok kelimeyi de bunlar arasında sayabiliriz.

Dilde sadeleşme hareketi, iyi kötü amacına ulaştı artık. Eski dilde sayıları biraz fazlaca olan, sık sık geçen bu tür kelimelerden, artık ne “hars” kullanılıyor, ne de sözüm ona, kendi söz dağarcığımızdan türetilse bile “ekin” kelimesi… Nedense, doğru dürüst bir karşılık arayacağımız yerde, yine başka bir yabancı dilden gelen “kültür” kelimesini seçip almış, onu kullanmayı uygun görmüşüz. Hars unutuldu, ekin ise tutulmadı, en azından yaygınlık kazanamadı.

Amacımız, sakın ola,yaptığımız bu açıklamalara bakılarak yanlış anlaşılmasın. Geçmiş zaman içinde insanlarımızı birbirine düşüren, kamplara bölen, bu gün de biraz ” yan baktıran ” bir dil tartışması başlatacak değiliz. Gelin hep birlikte, “müspet zihniyet” veya “ilim zihniyeti” nin ne anlam ifade ettiğini, gereksiz çatışma ortamı ve bu kelime kargaşası içersinde, geçen yıllar boyunca neleri göz ardı ettiğimizi veya kaybettiğimizi gözler önüne sermek suretiyle bir düşünce kapısı arayalım. ( ı ) Millet olarak bizi güçsüz kılan, bize acı veren yaralarımızdan biri de müspet zihniyet, yaşayan dildeki karşılığı ile olumlu düşünüş biçimi yokluğu ve kendi temel değerlerimize yeteri kadar sahip çıkmamış olmamızdır.

Olumlu Düşünebilmek

Hayata ve çağdaş dünyaya düşünce, davranış ve yaşayışımızla uygunluğun sağlanması ancak olumlu düşünüş biçimi, eski dildeki ifadesiyle müspet zihniyete sahip olmakla mümkündür. Millet hayatında, hemen her gün karşımıza çıkan, bizi birbirimize düşüren, gereksiz çatışmalara sebep olan ve anlaşmakta zorlandığımız pek çok mesele ve konu var. Sözün gelişi, dilde hâlâ sürdürülme eğilimi gördüğümüz Türkçe – Öztürkçe çekişmesini de bunlara ekleyebiliriz.

- Reklam -

Birimiz “ak” diyorsak bir konuda; neden, niçin böyle denildiğine hiç bakılmadan, ” olumlu düşünüş ” biçimiyle yaklaşamadığımız için hemen karşısına dikilip, rahatça “kara” diyebiliyoruz. Bu ak veya kara dediklerimiz arasında, örnek vermek gerekirse “inkılâp” kelimesini göstermemiz de mümkün.

Peki, “Devrim” kelimesini kullanmakta direnenleri anlamak mümkün mü? Bu gün artık her ikisini de kullananları kendi hâllerine bırakmak en doğrusu. Kim ne istiyorsa onu desin Anlamakta sıkıntı çektiğimiz, şu kadar yıldır tartışmaya sebep olan şu “inkılâp” kelimesi ve konusu, bunun yanı sıra çağdaşlıktan veya eski ve yeni karşılıklarıyla “çağdaşlaşma” veya “muasırlaşma” denilince bunlardan ne anladığımız, hep bu kelime kargaşası ve olumlu düşünebilme eksikliğinin, hâlâ içimizden pek çoğumuzun müspet zihniyete ulaşamamış olmasının eseri ve sonucudur.

Olumlu düşünüş biçimi temel alınsa, “yeni” ve “eski” kavgası yapılmasa, inanıyoruz ki büyük Önder’ in işaret etmiş olduğu ” muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkacağız”! O bunu derken, nelere ulaşmayı hedef aldı, bize işaret ettiği neydi ve bizi nereye götürmeyi düşünüyor, hayal ediyordu, işte bunu o zaman daha iyi anlar ve kavrardık.

Biz, her şeyden önce yeni bir zihniyete, sağlıklı ve doğru düşünebilmenin kapısını açacak anlayışa muhtacız. Şunu iyi bilmeliyiz, bizi amacımızdan uzaklaştıran boş tartışmalar hiç bir yere götürmez. Böyle düşünüyoruz. Bu düşünceye durup dururken varmadık. İster müspet zihniyet diyelim, isterseniz olumlu düşünüş biçimi ; bunun üzerinde durmayı, günlük hayatta sık sık karşılaştığımız, bizi bazen birbirimize düşüren, bazen tartıştığımız meselelerin çözüme ulaşmasında engel teşkil eden bir olgu olduğu için ele almak istedik. Toplu yaşamak, şunu unutmayalım ki ister millet, ister milletlerarası isterse aile veya grup olarak, ancak insanlar arasındaki mutabakat, yani karşılıklı anlayış, uyum içinde olma, bir noktada buluşmaya ve hoşgörüye, hakça doğrultuda bir inanca dayanan uzlaşma ile sağlanır ve ancak bunun sonunda mümkün olabilir. Gereken tam bir uyum ve uzlaşma sağlanmıyorsa, hangi mesele olursa olsun, anlaşmazlık konusu ne ise onu hem çözemez, hem de birbirimizi karşı cephelerde, işin daha da kötüsü ve tehlikelisi “düşman” görmeye başlarız.

Yurtta ve dünyada, geçen yüzyılın bütün insanlığı ilgilendiren belli başlı olayları, büyük savaşları ve çatışmaları şöyle veya böyle hayatın akışı içinde değişik görüş ve düşünüş biçimlerinin giderek ya benimsenmeyişi ya da mevcut olmayışı yüzünden ortaya çıktı. Her seferinde yeterli, bizi sonuca götürecek olumlu bir uzlaşmanın gerçekleşmediğini üzülerek gördük. Hem kendi ülkemizde, hem de dünyada…İnsanlığa büyük kayıplar verdiren iki büyük savaşı yaşamamızda, yalnız “hükmetme” ve “çıkar hesapları” olduğunu sananlar çok, hem de pek çok yanılıyorlar. Gelişen teknoloji, artan bilgi birikiminin yanında insanlık ideali ile millet, milliyetçilik, millî birlik fikri gereken şekilde öne çıkarılamadı, insana saygı, temel değerleri gözetme ve koruma göz ardı edildi, her şeyden önemlisi, bilimin gerçekleri dikkate alınarak fertlerin olumlu düşünüş biçimine sahip olmaları geliştirilemedi. Hem evren ve hem yurt çapında birlikte olmaları ve ortak hareket etmeleri, kendi yararlarına olan kişiler, bir çatıyı paylaşan aileler, bir bayrak altında toplanan insanlar, bilim, sanat, siyaset toplulukları, kurumlar ve partiler gösteremedi önce bu birlik ve beraberliği… Dünya gidişatında yine beraberliği ve uyumu sağlayacak,milletlerarası kuruluşları yönetenlerden çoğu, en başta ön ayak olanların bir bölümü, müspet zihniyete sahip olmadıkları ve yeri geldiğinde de bilim zihniyetiyle, hoşgörü ve uzlaşma içinde hareket etmedikleri, edemedikleri için kavga ve iç çatışmalardan, kamplara bölünme, çıkar hesabı güden ittifaklardan, gereksiz parçalanmalardan kurtulamadılar. Böyle bir durum, herhâlde “aydın” olduğunu söyleyen insanların ve bir tekâmül göstermesi gereken, ama gösteremeyen bütün “yönetici” kadroların utancı olmalıdır

- Reklam -

Yeryüzünün dört bir köşesinde ve üzülerek söyleyelim, ülkemizde de aile ortamında, dernekler, meslek birlikleri ve hatta vakıfların yanı sıra bilim, kültür, sanat ve siyaset kurumlarında, son zamanlarda sık tekrarlanan şu “sivil toplum örgütleri” nde görülen çatlamalardan, büyük dünya savaşları sonu alınan acı derslerin sonucu kurulan Birleşmiş Milletler Teşkilâtı’ na kadar hoşgörüsüz, uzlaşmadan ve gerekli temel çözümlere ulaşma düşüncesinden uzak, insanlıkla hiç bağdaşmayan bir çağ yaşadık ve bir yenisini yaşıyoruz. Akıl ve mantığa sığmayan, zaman zaman kaba kuvvet kullanılmasına, hatta zorbalığa varan bu durum , hiç şüphesiz manevî değer ve duyguların körelmesi ile daha çok müspet zihniyetten, olumlu düşünce biçimine sahiplikten yoksun olmanın eseridir.

Örnekleri mi verelim ? Önce dünya genelinde bütün insanlığın, Uzakdoğu’da başlayıp Kafkaslar’ da, sonra Balkan yarımadası, en sonuncusu da Ortadoğu coğrafyasında bir biri ardı sıra hep birlikte gördüklerimiz ve yaşadıklarımız… Son yirmi yıl ele alındığında, ülkemiz bakımından düştüğümüz durum ise, sebepleri açısından pek de farklı değil. Çoğumuz aynı düşünce özrü ile mâlûl bulunmaktayız.

“Dediğim dedik ! ” Zihniyeti

Hiç düşündünüz mü , bildiklerimizin doğruluğundan, bir meselede kesinlikle bizim haklı olduğumuzdan ne ölçüde ve ne kadar emin olabiliriz ?

Bunun tersinin de mümkün olabileceğini, bizim değil karşımızdakinin, karşı görüşü, fikri savunanın da doğru düşünebileceğini, çoğu zaman aklımıza getirmek bile istemeyiz, neden ?

Şunu itiraf edelim, düşünüş biçimi olarak, daha başında, kendimizi “kendi doğrularımız”a tutsak etmişiz !. Görünen hâl bu, başka bir şey değil ! Son derece dikkat edilecek bir durumla karşı karşıya bulunduğumuzu bilmeliyiz. “Doğru”ya ulaşmanın en az bin türlü yolu vardır. Birinin bakış açısından şuna doğru denirken, başka birinin daha değişik bir açıdan bakışı ile onun görüşü doğrultusunda sonuç daha başka olabilir.

“Doğru olan benim söylediğimdir” diyen, ne kadar inanarak söylerse söylesin, gerçekte doğru, bazen onun söylediğinin tam tersi olabilir. Kesin yargıya varmak o kadar kolay olabilir mi ? “Dediğim dedik !” demekle bir yere varılabilir mi ?. Olumlu düşünmek için her şeyden önce, kılı kırk yaran araştırıcı bir kişiliğimiz, sonra da bunda kararlılığımız söz konusu. Bu yoksa, böyle değilse, bilerek veya bilmeden kendi ellerimizle ördüğümüz bir duvar çıkar karşımıza, bu duvar ister istemez görüşümüzü kısıtlar, elimizi kolumuzu sımsıkı bağlar. Millet olarak da, bütün insanlık düzeyinde de bu böy ledir. Hâlbuki Allah, bizleri, aramızda renk, din, dil, hiçbir ayrım gözetmeden özene bezene, bütün öteki canlılardan farklı, konuşan, düşünen, gören, duyan, sezen, seven “insan” olarak yaratmış. Bunun farkında değiliz, işte acı olan, düşündüren bu !

Aklımızı, duygularımızın önüne katmışız. Arabanın önüne koşulmuş bir çift beygir gibi… Bu bedeni Yaradan, bize insanca hissetmenin dışında, heyecan duyan, kızan, kükreyen hallerde doğru yolda çekip götürsün diye akıl ile birlikte konuşmayı, o sâyede de düşünmeyi armağan etmiş… Her türlü ön yargıdan uzak, müspet zihniyet sahibi olabilseydik, bir olay çıktığında anlayış gösterir ve kavrayış becerisi içinde olur, mutlaka bilinçli davranır, belleğimizi kullanabilir, öyle hareket eder, doğruyu görür, ona göre karar verirdik.

Hayatın, uzlaşma ile daha güzel yaşanıp süreceğinin, çok daha güzelleşeceğinin ; kamplara bölünme, çatışma, kavga, gereksiz tartışma, hır-gür ve anlaşmazlıkların müspet zihniyetle çözülüp önleneceğinin farkında bile değiliz oysa. Yok yere birbirimize saldırıyor, bağırıp çağırıyor, dünyamızı, içinde bulunduğumuz çevreyi cehenneme çeviriyoruz. Konuşmadaki eksikliğimize, hemen bir de dinleme özrümüzü ekleyelim !

Öğrenmek dinlemekle başlar

Dinlemeyi yeteri kadar bilmiyoruz. Belki aslında dinlemek işimize gelmiyor ! Hatta bazılarımızın hâline bakıp aramızda “dinleme özürlüler” bulunduğunu da rahatça söyleyebiliriz. Bu durum karşısında, görme özürlü olana “kör”, işitme özürlüye “sağır” dediğimiz gibi, bir de bu dinleme özürlü olanlara ad koymalıyız ! Yıllarca üniversitelerde ve çeşitli kurumlarda konuşma derslerine girdiğimiz, topluluk önünde konuşmalar yaptığımız için biliyoruz, dinleme konusunda bir eksikliğimiz var. Bir insanın yüzüne baka baka, sadece söylenenleri işitmiş olmak “dinlemek” değildir. Konuşulanları düşünce, bilgi ve kültür birikimimizin süzgecinden geçirerek, ölçerek ve tartarak dinlersek anlayabiliriz. Bazılarımız dinlemiş olmak için dinliyorlar ! Doğru dinlemeyi bilmeden olumlu düşüncelere, onun sonucu olarak da olumlu düşünüş biçimine ulaşabilmemiz mümkün olabilir mi ?

Cevap arayacağımız sorulardan biri şu :”Düşünmenin doğru yolunu arıyor muyuz ?” Hayır. “İnsan nasıl doğru düşünür ? ” ; bir de bunun tam tersini düşünelim. İnsan, hangi sebepler yüzünden “niçin yanlış düşünür” de gerçeğin farkına varamaz ? Bu sorulara cevap vermek gerek. Mutlaka bir açıklığa kavuşturulmalı ki, doğru düşünmenin yolu arasın, bulunabilsin.

Araştırırsak şunu görürüz; gerçekten olumlu düşünüş biçimi, yani müspet zihniyetle ilişkisi vardır bu sorduğumuz soruların. Bir de millî kültürümüzle, çocukluktan gençliğe öz benliğimizi ve kişiliğimizi biçimlendiren değerlerimiz rol oynar. Ne yapıp yapılmalı, memleketimizin yürürlükteki millî eğitim sisteminde kişilik ve millî değerlerin oluşumuna öncelik ve yer verilmeli, dinlemesini bilen, doğru ve olumlu düşünen, müspet zihniyet sahibi bir insan kitlesi yetiştirilmeli, yaratılmalıdır. Bu arada, dikkatle, bilinçli olarak millî kültür aşınması ve yozlaşmasının da önüne geçilmelidir. Bu görüşlerimize temel olan düşünce, çok seçkin bir bilim adamı, “Kültür Değişmeleri” nin yazarı Prof. Dr. Mümtaz Turhan Hoca’ya ait. (2) Tıpkı “Hayatta en hakikî mürşit ilimdir” diyen insan, Atatürk de bu sözü Millî Mücadele sırasında veya onu takip eden yıllarda söylemiştir ve inanıyoruz ki, söylerken de olumlu ve doğru düşünmenin, memleketi, milleti bütün insanlığı ileri, ışıklı bir geleceğe yöneltmenin yolunu bilim zihniyetinin yanı sıra müspet zihniyetin varlığında görmüştür. O da, Mümtaz Turhan Hoca da, değişik açılardan aynı görüşte birleşiyorlar… Hoca’nın, yine bir hoca olan çok yakın dostu, ülkü yoldaşı Prof. Remzi Oğuz Arık ve bir eğitimci olarak aynı düşünceleri paylaşan Cahit Okurer de – daha pek çok eğitimci, bilim ve düşünce adamı da – bu konuya eğilirlerken ortak bir noktada buluşuyorlar ve birleşiyorlardı.

Üniversitede, İlâhiyat Fakültesi’nde okuduğumuz yıllarda hocamız olan Ord.Prof. Hilmi Ziya Ülken ile Prof. I.Hakkı Baltacığlu’ nu ve eserlerini de burada hatırlatmakla yetinelim. Elbette bizi düşündüren, bu satırları yazmamıza vesile olan , onların eserleri, onlardan okuduklarımız ve onlardan duyup dinlediklerimiz olmuştur. (3)

Gençliğin Yolunu Açanlar

Prof. Dr. Mümtaz Turhan “Kültür Değişmeleri” üzerinde çalışmalarını sürdürürken, yakın arkadaşı Remzi Oğuz Arık Millet ve Çığır dergilerinde aynı konulara değinen yazılar, radyo konuşmaları kaleme alıyordu. Her ikisinin de ilk kitapları, sadece birkaç yıl arayla aynı yıllarda yayınlandı.

1940’lı yıllarda çıkan “İdeal ve İdeoloji” , vakitsiz ölümünden hemen sonra “Coğrafyadan Vatana” hâlini alarak, ekler ve değişikliklerle tekrar sunuldu okuyucuya. (4) 1960’dan sonra Mümtaz Hoca da, üniversite öğrencileri olarak hepimizi heyecanlandıran “Garplılaşmanın Neresindeyiz ?” adlı kitabıyla çağdaşlaşma sorusunu yerleştirdi kafalarımıza. (5) Hepimize doğru düşünmenin yolunu açtı. Sadri M.Maksudî adını da bunlara ekleyebiliriz. (6) İlave edeceğimiz bir de seçkin eğitim adamımız var : Cahit Okurer. Yakından tanıma ve beraber olma, kendisini dinleme şansına sahip olduğumuz Okurer Hoca’nın eseri, “Milliyetçiliğimizin Temel Fikirleri” ise 1961 yılında kitaplaştırıldı. (7) Bu satırları kaleme alanın da dahil olduğu bir nesil, bu saydıklarımızın sayıca birkaç katı kalem ve fikir adamının eserlerini okumak suretiyle yollarını çizdiler, bugünlere ulaştılar. Üniversite yıllarında Hoca’ nın evinde akşam saatlerine kadar süren bir çok uzun sohbette dinlediklerimiz, bugün söylenmiş gibi aklımızda. Olumlu düşüncelere ulaşabilen pek çok genç, biz de dahil, onları tanımak, dinlemek ve eserlerini okumak suretiyle bir yol çizdik, bunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu satırların yazarı, tanıdığı bu insanlardan büyük ölçüde yararlandı ve eserlerinde ( Hisar’da yayınlanan bazı yazılarında da ) onların görüşlerine sık sık yer verme gereğini duydu. (8)

Manzara İçimizi Karartıyor

Buraya kadar belirtmeye çalıştıklarımız, bundan sonrasına temel olmayı amaç ediniyor. Ülkemizde yaşanan son yirmi yılın, daha önceki yıllara uzanan milletçe varoluş meselesinden farklı yanı, bir uçurumun kenarına gelmiş olmamızdadır. Bu duruma nasıl geldiğimizi araştıran, sorgulayanlar, yine bildikleri yol ve yöntemleri kullanarak araştırsınlar ama, biz bir tespiti yapmanın gereğine inanıyoruz. Öyle bir noktaya geldik ki artık bizi doğru ve birlikte düşünmeye yöneltecek yepyeni bir değişime, “zihniyet” inkılâbına muhtâcız. O benzeri görülmeyen Türk İnkılâbı’nı gerçekleştiren büyük insanın açtığı yolda, onları benimseyen ve yaşatan yüce milletin fertleri olarak, şimdi yeni bir atılımla gerekli olan asıl inkılâbı kendi bünyemizde, kafamızda, düşünüş biçimi, ama olumlu düşünüş biçimini yeniden arayıp bulmak, kavramak suretiyle yapmalıyız.

Ne Tanzimat’ ın ve Meşrutiyet’ in, ne de Cumhuriyet’ in ilânı, 19.yüzyıl sonunda yaşanılan faciadan ders almamızı sağlamadığı gibi, 20. yüzyılların ortalarında da devletimizi ve milletimizi içine düştüğü girdaptan kurtaramadı. İlk ikisi, gösterilen her türlü iyi niyete rağmen bin yıla varan bir hükümranlığın sona ermesini, bir cihan devletinin çöküşünü hazırladı. Cumhuriyetimiz de Atatürk ile sınırlı dönemi sona erince iç ve dış meseleler yeni baştan su yüzüne çıktı. Acıdır ama memleketin dört bir yanında bir düzensizlik baş gösterdi

Cumhuriyet’in ilk on beş, yirmi yılında aldığımız yol ne kadar görkemli olursa olsun, kazandığımız pek çok değerden uzaklaştık, hamle gücünü, aşk ve şevkimizi kaybettik. Yıl yıl yürütülen yanlış siyasetler sebebiyle ve türlü aymazlıklarla iç ve dış borçlanma tuzağına yine düştük. Bugün, Anadolu’da, kurtarabildiğimiz Trakya’daki topraklarımız ve Kıbrıs ‘ın bir bölümü, kurduğumuz Cumhuriyet rejimi dahil, Orta Asya’ya uzanan geniş bir alanda bütün Türk dünyasının etrafı bir ateş çemberiyle çevrili. Hâlbuki ayrı coğrafyalarda ve ayrı dinlerden, ayrı soylardan gelen milletler, son yüzyıla kadar hem inanç, hem millî menfaatler, millî ülküler hem de gönül birliği içinde, gerektiğinde sımsıkı sarılarak birbirleriyle kenetleniyor, birleşebiliyorlardı.

“Türk Ortak Pazarı” Kurulamaz mı?

Anadolu ve Akdeniz sularından Hazar’ ın ötesine, Orta Asya içlerine uzanan iki kıta üzerinde 200 milyonun çok üstündeki insan varlığıyla bağımsız kaç Türk devleti var ? Ama gelin görün, birlikte adım atmanın yollarını kalıcı biçimde araştırmış, bir “Türk Ortak Pazarı”, bir “Kültür Birliği” kurmuş, hızlı bir iktisadî ve kültürel alış-veriş içine girebilmiş, herkesin anlayacağı, ortak alfabe ve ortak kullanılacak dilde , sözün gelişi Türkiye Türkçesi’ inde birleşebilmiş değiliz. Hiçbir şey yapılmadı demiyoruz Bu düşünce doğrultusunda bazı devlet kuruluşları, kişiler olduğunu görüyoruz, takdir ediyoruz. Ama biz konuyu geniş bir çerçeve içinde görmekteyiz. Aynı kültür, aynı soydan gelen, dil ve dinden insan, ayrı devletler hâlinde bulunsak bile, birlikte düşünmek, projeler üretmek, dış güçlere karşı birlikte hareket etmek, ortak bir siyaset gütmek fikrinde, acı olsa bile yine de söyleyelim, buluşamamaktayız ve hâlâ bir anlaşmaya varmaktan da uzağız. Yüreğimizi acıtan bu…

Neden “dilde birlik” yok?

Neden hâlâ Kazak, Özbek, Kırgız, Tatar, Azerbaycan veya Türkiye Türkü, aynı masanın çevresine oturup bir konuyu tartışırken bir kavram, birinin dilinde kullanılmayan bir veya bir kaç kelime, değişik terimler ortaya atılınca, söyleyiş veya anlam farklılıkları yüzünden, bazen anlaşamıyorlar. Bu acı vermiyor mu, neden tek alfabede ve Türkiye Türkçesi’ nde birleşemiyoruz ? Neden Azerbaycan Türkü ile Tatar, Kazak, Kırgız veya Özbek Türkü, anlaşabilmek için ortak dil olarak Rusça’yı kullanmak durumunda kalıyorlar? Niçin, Türkçe değil de Rusça? Diyelim, en gelişmiş olanını öğrenip, meselâ Türkiye Türkçesini kullanmaları mümkün. Doğru olanı da bu. Azerbaycan ve Kıbrıs Türklerinin konuşmaları Türkiye Türkçesine daha yakın, bu yüzden onların anlaşabilmeleri daha kolay. Sebebi kullanılan kelimeler birbirine yakın. Ama gönül istiyor, akıl emrediyor ki, bu kolaylık bütün Türk toplulukları arasında sağlanmalıdır…

Kültür Bağı

Kültür ilişkilerimiz, aynı özden kaynaklanan kültürlerimiz arasındaki bağ, gönüllü vakıflar, dernek veya kuruluşların yanı sıra, sadece onların himmetine bırakılmadan, mutlaka devletler arası düzeyde de ele alınmalıdır. Her yıl planlı ve düzenli bir şekilde edebiyat, sanat, bilim adamları bir araya gelmeli, çeşitli sanat, fikir toplantıları, kurultayları düzenlenmeli, ortak kültür meseleleri tartışılmalı, dilimizle ilgili görüşler ortaya atılmalı, sergiler açılmalı, iktisadî ve siyasî konular masaya yatırılmalı, bunlar radyo ve televizyon yayınlarıyla bütün Türk dünyasına duyurulmalıdır. Elbette iktisadî ve siyasî alanda yapılacak işler, işbirliği gerektirir. Peki söyler misiniz, nedir engel olan ?

Uydularla beslenen bir iletişim ağıyla dört yönden kuşatılan ve hızla küreselleşen dünyada, aynı soydan gelen insanlar olarak, birlik ve beraberlik anlayışımız, ortak hareket tarzımız, hepsinden öte geleceğe bakışımız bu mu olmalıydı ? Anlaşmak için başka bir dille, hem de yüzyıllar boyunca Türklüğü bölmek için çaba gösteren yabancı bir milletin diliyle konuşmak mı olmalıydı ? Din gibi dil de, insanlar arasındaki gönül bağının, birlik olmanın çimentosudur ve kim ne derse ve düşünürse düşünsün biz, oynanan bu oyundan ve bu gerçekten habersiz olamayız !

Bugün, her zamankinden fazla Akçuralı Yusuf’ lara ihtiyacımız var…

Uçurumun Kenarındayız

Ekonomiden eğitime, aileden bilim kurumlarına, güdülen millî siyasette, millî hayat anlayış ve görüşlerinde, az veya çok her Türk cumhuriyetinde süratle çözüm bekleyen sorunlar, içine düşülen çıkmazlar söz konusu. Siyasî hayat çalkantılı, sosyal temeller, manevî değerler sarsıntı geçirmekte. Türk kültürü, ayaklarımızın altından kayıp gidiyor. Geçen her yıl üniversitelerimizden “diplomalı” binlerce gencimizi hayata salıverir, çoğunu işsizlikle karşı karşıya bırakır, bir kısmını da yabancı ülkelere yolcu eder ve bir “beyin göçü” ne seyirci kalırken, neden böyle olduğunu düşünmemiz, bu duruma bakıp “çâre tükenmez mi, yoksa tükenir mi ?”, bütün bunları iyi bilmemiz gerekiyor.

Yetmiş milyon nüfusa oranla Türkiye Cumhuriyeti’nde kaç üniversiteye sahip olmamız gerektiğini hesaplarken, ” yüksek okullar düzeyinde fakültelerden kurulu üniversite ” olmayacağını da bilmemiz gerekir. Üniversite, bilim adamlarıyla üniversite olur. Hizmet verdiği dalda ehil olmayan, aldığı akademik sıfatları hak etmeyen, araştırma inceleme üniteleri eksik, bilim zihniyetini ilke edinememiş insanları bir araya toplayan, altında barındıran çatıların kapısına “Üniversite” yazmakla, üniversite kurulmaz…Yeterli sayıda ve nitelikte profesörü yoksa, istediğiniz kadar fakülte açtık deyin, sonuç alamazsınız.

Çağdaş dünyayla yarışmak için birinci sınıf bilim ve meslek adamı, aydın insan sayısı, nüfusa oranla ne kadar olmalı ? Bunu DPT, Milli Eğitim Bakanlığı’nın kurumları, bu amaçla hizmet veren kuruluşlar araştırdı, tespit etti ve neticeyi ortaya koydular mı, ona bakın. Hangi dal ve alanlarda, yılda veya on yıllık, elli yıllık dönemler dikkate alınarak kaç bilim adamına, ne kadar laboratuvara, atölyeye ihtiyaç var, bunu hesapladınız da mı üniversite kuruyorsunuz ?

İnsan ve Millet hayatı

Siz de bilirsiniz ve her hâlde kabul edersiniz, insan hayatı ile milletlerin hayatı arasında bir benzerlik ve paralellik vardır. İnsan, olumlu ve ölçülü düşünebiliyor, gününü ve geleceğini müspet temeller üzerine oturtarak, iş ve eylemini sağlam gerekçeleri bulunan düşünceler üzerine dayandırıyorsa, bir parçası olduğu milletini de yükseltme, yüceltme imkânı o kadar var ve çok demektir. Bu nasıl olur, derseniz, akla gelebilecek her şeyden önce, bilgi ve birikim yanında müspet bir zihniyete, olumlu düşünüş biçimine sahip olmak suretiyle mümkündür deriz.

Sahip olduğumuz düşünüş biçimi bir ağacın kökleri durumundadır. Toprağın üzerinde yükselen ağacı biz, yemyeşil dalları, yaprakları ve renk renk meyveleri ile görür ve seyrederiz. Tıpkı dış görünüşü ile insanı gördüğümüz, seyrettiğimiz gibi. İnsanın iç dünyasında, yani kafasında yer alan o sahip olduğu müspet zihniyet, hareket ve davranışlarını şekillendiren kişilik, bağlandığı manevî değerleri, ahlâk ve inancı da, ağacın kökleriyle aynı görevi yerine getirir. Konuşan insanı, “eşref-i mahlûkat / yaratılmışların en şereflisi” yapan nedir ? Bu sorunun düşünebilmesi bizi, aynı zamanda müspet düşünüşe götürüyor. Çünkü, doğru düşünmenin temelinde onun rol oynadığını görmekteyiz. Eğitim ve öğretim, çok küçük yaştan itibaren evde, okulda, çocuğun ve gencin hayatını sürdürdüğü çevre ve ortamda kişiyi olumlu düşünce biçimine, müspet zihniyete ve aynı zaman da da Türk olma, en azından Türk vatandaşı olma idrakine ulaştırmalı, onu öyle ele almalı ve öyle işlemeli.

Kısır Bir Döngü İçindeyiz

Gelin ve görün ki, kısır bir döngü içindeyiz. Müspet bir zihniyete, böyle bir zihniyeti esas alacak düşünceye, ülke ve milletin önünü açma yolunda belli hedeflere ulaşabilmek için, her şeyden önce yeterli düşünce ortamının hazırlanması gereğine inanmalıyız ki, bu kısır döngüden kurtulabilelim. Duruma bu açıdan baktığımız zaman, ilk tespit edeceğimiz hususlardan biri, iki yüzyıla yakın bir zaman dilimi içinde ilerleme, kalkınma, “çağdaşlama” yolunda yaptıklarımızı, gösterdiğimiz çabaları değerlendirmek olmalıdır. Geçmişteki yenileşme, Tanzimat, Meşrutiyet atılımlarında nasıl bir yol alabildik, ne kazandık ve ne kaybettik, bunun değerlendirmesi iyi ve doğu yapılmalı. Çünkü, geride kalan yüz yıl; Millî Mücadele ve Cumhuriyet’in ilânını takip eden yıllarda kâğıda düşmüş teklifler ve çözümler, hatta ileri hamlelerden sonra, tam kırk elli yıl boyunca yaşadıklarımız da dikkate alındığında görülüyor ki, memleketin temel meseleleri bu gün de çözümsüzlüğünü katlanarak koruyor ve sürdürüyor.

Olumlu düşünce biçimini yaratacak ortam ve şartlar oluşturulmadan hiçbir yere varamayacağımızı bilmemiz gerekirdi. Millet olarak içinde bulunduğumuz durumu kısa, açık ve doğru biçimde ortaya koyan bilim adamlarımızdan biri, daha önce de sözünü ettiğimiz Prof. Dr. Mümtaz Turhan hocadır. O sağken, daha o yıllarda diyordu ki :

“Siyasî hayatımızda yenemediğimiz bir huzursuzluk ve gerginlik hüküm sümektedir. İktisadî vaziyet iç açıcı değil, yakında düzeleceğine dair de ufukta hiçbir emare görünmüyor. Fikir hayatı tam bir keşmekeş içinde, muayyen zümreler arasında hüküm süren seviyesiz bir didişme, mânasız ithamlar fikir hareketleri olarak kabul ediliyor. Sayısız vurguncu ve menfaat gruplarının yanında fikir, kanaat ve inançlarıyla birbirinden ayrılmış bir çok topluluklar var. Bunlar arasında korkunç bir mücadeleye yol açacak bir gerginlik hüküm sürüyor.” (9)

Yıllar önce yazılmış, yapılmış bu tespitten, şimdi gelin birlikte hareket edip birlikte düşünelim : Bugün değişen ne var, söyleyebilir misiniz ? Müspet zihniyetin yaratılacağı ortam, dün yaratılmamış ise, dün olduğu gibi bu gün de devam ettiğini üzülerek gördüğümüz siyasî huzursuzluk, çekişme, fikir hayatındaki keşmekeş, iç ve dış borç sarmalıyla tıkanmış iktisadî hayat aşılabilir, paramızın değer kaybetmesine çözüm yolu, kanaat ve inançlarıyla birbirinden iyice kopmuş, hatta çatışır duruma gelmiş bu insanlarla bulunabilir mi ?

2002 seçimlerinde, ülke yönetimine tâlip olan, daha önce kaolisyon hükümetleriyle görev üstlenmiş Türk siyasî partilerinin tamamı, milletin önüne konulan sandıkta % 10 barajını neden aşamadı ve niçin genel başkanları dahil tek bir milletvekili çıkaramadılar ? Siyaset adamlarımız bu sonuçtan ders alabildi mi ? İktidara gelenler acaba bunun hesabını yapabilecek, bozulan siyaset mekanizmasını düzeltecek tedbirleri, düzenlemeleri gerçekleştirecek, kanunları çıkarabilecekler mi ? Seçim sabahı ekranlarda seyrettiğimiz, eski partilerin kazandıkları milletvekili sayısının (0) olduğunu gösteren tablo, yeni meclisi oluşturanlar için bir anlam ifade edecek mi dersiniz ? Muhalefet görevine seçilen parti, daha önceki seçimlerde aynı sonucu aldığını unutmuş mudur ? Yoksa Bu son seçim, onun için de bir uyarı anlamı taşıyor mu ? 2002 seçimlerinin anlamı şu : ” Efendiler, siyasete yön verin artık, ilgili kanun değişikliklerini zaman geçirmeden yapın ! ”

Bu sorunun cevabını da yine zaman verecek…

Sonuç

Ülkemiz, öncelikler dikkate alındığında bugün ne siyasî, ne iktisadî meseleler yüzünden bir açmazla karşı karşıyadır. Prof. Remzi Oğuz Arık Hoca ‘nın Türkiye Köylü Partisi’ni kurduğunu hatırlayalım ve Prof.Mümtaz Turhan Hoca’ya bir kere daha kulak verelim :

“Millet dediğimiz içtimaî varlığın meydana gelmesini temin etmek üzere bir nevî harç vazifesi görecek millî kültürün ve unsurlarının gelişmesi, kuvvetlenmesi gelir.”

Daha önce belirttik, bir kere daha ifade etmekte yarar var: Manevî temel değerlerimiz, ya yozlaştırılmış ya da birer birer çökertilmiş, millî kültürümüzün pek çok birikimi yok olmuş ( veya kasıtlı olarak yok edilmiş ) olduğu gibi yaşadığımız bu zaman dilimi içinde de ayaklarımızın altından hızla kayıp gitmektedir. Bu gerçeği bilen, seyreden, ama vurdumduymazlık, âcizlik içinde gününü gün edenler, koltuklarına, köşelerine veya köşklerine, yalı veya yatlarına kurulup ahkâm kesenler, tafra satanlar, “göbek atan” ve ” ense büyütenler ” görsün ve düşünsün!

Bu arada memleketini seven, her halü kârda dürüstlükle milletine hizmet etmeyi hayatları boyunca ibadet bilen aydınlarına ” hâl nicedir ? ” sorusunu sormayı hâlâ düşünmeyen, düşünemeyen o sözde “sorumlular” devletin orasına burasına çöreklenmiş iseler, bizim diyecek ne sözümüz olabilir ?

Yaşadığımız buhran, siyasî ve iktisadî yönü, her iki alanda yıllardır yaşadığımız krizler ne kadar ağır basmış olsa da, siyaset ve maddiyatı aşan boyutuyla son derece düşündürücü bir kültür aşınmasının sonucudur. On beş yıl kadar önce İstanbul’da katıldığımız bir toplantıda söz alan rahmetli Cemil Meriç ‘in “kültür” üstüne yapmış olduğu konuşmanın girişini hiç unutmuyoruz. Demişti ki : “Kültür kelimesi ile ilgili bin sayfa kadar yazı okudum, pek çok târife rastladım”. Bunu niçin söylediğini de, o gün hepimizin ağzını açık bırakan konuşması doğrulamıştı. Geniş anlamı ile düşünürsek kültür, bir milletin temelidir. Atatürk’ün “Cumhuriyet’ in temeli kültürdür” sözünde de aynı yaklaşımı buluyoruz.

Kültür, Kültür, Kültür !

Neden kültür diyor, üzerinde bu kadar ısrarla duruyoruz? Bu soruya cevabımızı, Türkçe Sözlük’ te yer alan karşılığını aktarmakla verelim, bununla yetinelim:

” Kültür isim.Fr. culture : 1. Tarihî, toplumsal gelişme süreci içinde yaratılan bütün maddî ve manevî değerler ile bunları yaratmada, sonraki nesillere iletmede kullanılan, insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların bütünü, hars, ekin.”

2. Bir topluma veya halk topluluğuna özgü düşünce ve sanat eserlerinin bütünü.

3. Muhakeme, zevk ve eleştirme yeteneklerinin öğrenim ve yaşantılar yoluyla geliştirilmiş olan biçimi.

4. Bireyin kazandığı bilgi.

5. Uygun biyolojik şartlarda bir mikrop üretme.

6. Tarım.” (ıo)

Bu karşılığı, olduğu gibi buraya boş yere almadık. Cumhuriyet ilân edildikten çok kısa süre sonra girişilen inkılâplarla birlikte ” eğitim seferberliği ” örneği başta olmak üzere bir takım seferberlik hareketlerine şahit olduğumuzu hatırlatalım. Sözgelimi, daha savaştayken yapılan “millî Eğitim kongresi” den tutun da, “nüfus” seferberliği, yazı değişikliği, eğitimin birleştirilmesi, “Millet Mektepleri”, “Tutum haftası” kampanyalarına kadar nelere parmak basıldı, unutmadık. Daha bir çoğunu saymak mümkün. İzmir’deki ” İktisat Kongresi ” sözün gelişi, şu anda aklımıza gelenler. Bugün Türk dünyasının birer ferdi olarak bizim, gerçek anlamda tam bir “kültür” ve “ahlâk” seferberliğine ihtiyacımız var ! İnsanımızın olumlu düşünüş biçimine, eski deyişiyle müspet zihniyete ulaşabilmesi ancak millî kültüre değer veren, Türklük idrakine erişmiş, törelere saygı duyan, ahlâklı insanlar yetiştirmemizle mümkün olacaktır. Millî kültür, din ve ahlâk hâkim kılınmadan ne millî hayat yaşanılır, ne ülke ve millet yararına siyaset yapılabilir, ne ileri teknolojilere ulaşılıp bilim çalışmaları gerçekleştirilebilir. Müspet zihniyete sahip olmanın yolu, öncelikle bilim zihniyetine ulaşmaktan geçer…

Biz, “millî kültür mü, ne demek efendim, millî kültür siyaseti mi olurmuş ? ” diye soru soran, sözde aydın ve bilim adamlarının bulunduğu bir garip ülkede yaşıyoruz ! Hatırlamak da, hatırlatmak da acı ama, geçmiş yıllarda bu soruyu soran kültür müsteşarı olmuş profesörler gördük. (Burada adını söylemekten hicap ederiz.!) Bu zat, bir tarihte, eski partilerden biri, başka siyasî partilerden birinin desteğiyle iktidar olunca Kültür Bakanı ve müsteşarlık makamına da kendi anlayışlarına uygun birer üniversite hocası tayin etti. Bakan olan doçent değerli bir insandı, daha sonra, genç yaşta anarşinin kurbanı oldu. Rahmetle anıyoruz. Tarih profesörü olan müsteşar profesörün ilk işi, Kültür Bakanlığı’ nın yıllarca yayınlamış olduğu “Millî Kültür” dergisinin yayınına son vermek oldu. ! İkimiz de Türk Dil Kurumu üyesiydik ve o tarihte toplanan Dil Kurultayı’nda karşılaştığımız zaman sorduk :

– Millî Kültür dergisinin yayınını neden durdurdunuz hocam ?

Cevabı ne oldu bilir misiniz, söyleyelim : “Millî kültür de neymiş ? Biz adındaki “milli” sözcüğünü beğenmedik.” Dergi, yeniden yayın hayatına girdiğinde ne olmuş bilir misiniz ? ” Ulusal Kültür “…

İşte size “müspet zihniyet” ten yoksun bir kafa ! Bu kafayı taşıyanlar başka ne beklenebilirdi ki ? “Millî” kelimesi atılıp yerine “ulusal” konulunca değişen neydi acaba ?

Dil Kurultayında yaşadığımız bu tuhaflıktan söz edince, bir hâtıramızdan daha bahsetme gereğini duyduk. Yine “millî” kelimesiyle ilgili… Türk Dil Kurumu’ nun girişinde taş üstüne yazılı Atatürk’ ün özdeyişi olduğunu bilirsiniz. Bu özdeyiş, 1930 yılında Sadri Maksudî Beyin yazdığı “Türk Dili İçin” adlı beşyüz sayfalık kitabının başında yer alır. Aslı şöyledir :

“Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî, zengin olması millî hissin inkişâfında başlıca müessirdir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir ; yeter ki bu dil, şuurla işlensin.

Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.”

Bu sözler, Kurultay’da yapılan bir teklifle binamızın önüne bir taş üstüne yazılsın istendi ve konu tartışmaya açıldı. Olumlu düşünüş biçiminden yoksun bazı üyeler, özdeyişin tamamının alınmasına karşı çıktılar. Sözün sadece son cümlesinin alınması gerekirmiş !. Çünkü, başlangıcında Atatürk “millî” histen, dille arasındaki bağdan, “millî” hissin inkişâfından söz ediyor… Bunları söyleyen o da olsa, his, inkişâf, müessir, şuur kelimeleriyle özdeyişin tamamını yazmak yanlış olur ! Bunun için yalnız son cümlesi alınsın, o kullanılsın…

Biz karşı görüşü savunanlar arasındaydık ; tamamı yazılsın diyorduk. Rahmetli Ismayıl Hakkı Baltacıoğlu da aynı görüşü paylaşıyor, konuşmasıyla bizi destekliyordu. O yaşını başını almış Türklük sevdâlısı bilim adamının sözlerine aldıran olmadı ve oylamada ağır bastılar, özdeyiş kırpılarak taşa bugün üzülerek gördüğünüz şekliyle yazdırıldı. ( Bugünkü Dil Kurumu Başkanı, bir konuşmamızda özdeyişin aslının olduğu gibi yazılmak suretiyle taşın yenileneceği müjdesini verdi ; bunu da bu vesile ile burada hatırlatalım istedik.)

Olumlu düşünemeyen kafalar, kurumlara yeni şekil verilmesini istismar etme yoluna dahi gittiler, biliyorsunuz.

Olumlu her gidişe gösterdikleri tepkiyi bu konuda da gösterdiler. Bir araya gelerek, Türk Dil Kurumu’nun yanı başında “Dil Derneği” adıyla ayrı bir dernek kurdular, yayın organlarının adına “Yeni Türk Dili” dergisi diyerek iki ayrı kurumun ortaya çıkmasına sebep oldular. Onlar için mesele bu kadar basitti çünkü…

Prof. Ismayıl Hakkı Baltacıoğlu, Sadri Maksudî Arsal ile birlikte isimlerinden ve eserlerinden söz ettiğimiz, her biri Allah’ ın rahmetine kavuşmuş daha pek çok hocamızı, müsteşarlık görevini üstlenen o tarih profesöründen, Atatürk’ ün özdeyişini bile ikiye bölebilen o üyelerden ayıran tek şey vardı : olumlu düşünüş biçimi ve bilim zihniyetine sahip kişilikten uzak insanlar olmaları. İşte bu düşünce ve görüşlerden hareket ederek dilin, dilde birliğin ve millî kültürün, milletlerin hayatında oynadığı rolü, dilimizin döndüğü kadar anlatmaya çaba harcıyoruz. Görelim ve harekete geçelim artık: İleri dünyanın, insanlığın hedef olarak gördüğü ve ulaştığı noktada şahit olunan tek gerçek var o da bugün modern silâhlardan önce savaşlar kültür ihracı yolu ile yapılıyor. İnsanımızın müspet zihniyete, sade dille “olumlu düşünüş biçimi” ne ulaşması da kültürümüzden nasibini alacak.

DİPNOTLAR

(ı) “Müspet” kelimesi yerine bugün, daha çok fizikte ve matematikte dilimize sonradan girip yerleşen “Pozitif” sözünü kullanıyoruz. Aslı “olgulara, deneylere dayalı olarak bazı nitelikleri belli olan” anlamında. Sözlüklerimizde müspet ilmin karşılığı olarak “pozitif bilimler” denilmekle yetinilmekte. Zihniyet, ” düşünüş biçimi” demek. Aslı, Arapça “zihn”, bizim dildeki kullanış şekliyle “zihin” kelimesinden gelmekte. Bugün Türkçemizde hâfıza, bellek, anlayış, kavrayış, bilinç, dimağ vb. kelimelerin yerinde de kullanılmakta. Daha başka örnekler de sıralanabilir : Zihin berraklığı, zihin hesabı, zihin açıklığı, zihin bulanıklığı, zihin yorgunluğu gibi…

(2) Kültür Değişmeleri : Prof.Dr. M. Turhan, 1. bas. 1951.

(3) Türke Doğru : I.Hakkı Batacıoğlu, 1.bas. 1942

(4) “İdeal ve İdeoloji”, 1947. İstanbul, Kutulmuş Matbaası “Türk İnkılâbı ve Milliyetçiliğimiz” (Remzi Oğuz Arık), Ankara Radyosu’nda dizi konuşmalar ; sonradan kitap halinde yayınlanışı, Ankara 1958. “Coğrafyadan Vatana”, 1.bas.1956. (Millî Eğitim ve Kültür Bakanlığı tekrar ve değişik biçimlerde daha sonraki yıllarda da yayınladı.)

(5) Garplılaşmanın Neresindeyiz ? : Mümtaz Turhan, 1958.

(6) “Türk Dili İçin”,(1930) – “Milliyet Duygusunun Sosyolojik

Temelleri” (1955) : Sadri Maksudî Arsal.

(7) Milliyetçiliğimizin Temel Fikirleri: Cahit Okurer, 1962

(8) Önceki yıllarda “Hisar” dergisinde çıkan bazı yazılarımızın başlıklarını vermekle yetinelim: 1) Hareket Adamına Muhtacız: VIII / 253, Ekim 1978 – Millî Şuur Eksikliği: VIII / 254 , Kasım 1978 – Remzi Oğuz Arık (Başyazı) VIX / 258 – Nisan 1979, Temeldeki Yanlış : XIX / 264 – Kasım 1979, Mümtaz Turhan ‘ı Anarken : XX / 266 – Ocak 1980.

(9) Atatürk İlkeleri ve Kalkınma – Sosyal Psikoloji Bakımından Bir Tetkik:

Prof. Dr. Mümtaz Turhan, İst. 1965

Türkçe Sözlük : TDK, 9. Baskı 1998.

 

Orkun'dan Seçmeler

- Reklam -